Beldeler Kitabı ya da Bir Çöl Issızlığında İki Sesli Konuşma

Samih Rifat


Yazın ürünleri üstüne yazma alışkanlığım yoktur. Sanırım biraz da çekinirim bundan. Bilmediğim, iyi tanımadığım bir alana, sanki kutsal bir alana girmek gibidir benim için. Yıllardır yazılar yazar, şiirler, düzyazılar, öyküler, romanlar çeviririm ama, nedense biraz ‘yabancı’ bir alan gibi görürüm yazı alanını. Öte yandan herhangi bir yaratı ürünü üstüne bir şeyler söylemeye kalkışan biri, o ‘araziyi’ çok iyi tanımak zorundadır diye düşünürüm; girdisiyle çıktısıyla, avucunun içi gibi bilmek zorundadır. Bense bu alandaki donanımımı hep eksik bulurum; bu yüzden de yazınla ilgili birşeyler söylemekten her zaman çekinirim. Ne var ki bugün üstünde durmak istediğim kitap, Faruk Ulay’ın Beldeler Kitabı, yalnızca bir yazın yapıtı değil: ‘Fotoğraflı’ bir kitap (işte kendimi biraz daha bilgili, deneyimli gördüğüm bir alan; ötekinden daha dar, benim için daha ‘güvenli’ bir alan). İlk elime aldığımda, önce fotoğraflarıyla ilgilendim Beldeler Kitabı’nın. Faruk Ulay’ın bir kalem ustası olduğunu bilirim ama, yine de önce fotoğraflarına baktım keyifle, dahası hafifçe kıskanarak (bundan önce de kıskandığım olmuştur kimi dostlarımın işlerini). Sonra da okudum. Başlangıçta biraz zorlanarak, oldukça kapalı bir metnin düğümlerini, sırlarını çözmeye çalışarak, sonra gittikçe artan bir heyecanla. Ve bu yetmiş seksen sayfalık kitabın, son yıllarda bana neredeyse hiç heyecan vermeyen Türkçe yazın alanında, şaşırtıcı bir pırıltı, benzersiz bir çıkış olduğunu düşündüm. Bunu da yazmak istedim. Yazabilir miydim? Evet. Çünkü kitap ‘fotoğraflı’ bir kitaptı. En azından bir yanıyla benim alanıma giriyordu. Öte yanıysa… Ne yapalım, çok sardı beni. Kalemimi tutamadım!
Önce fotoğraflara bakalım biz yine. Faruk Ulay son zamanlarda panoramik ‘fotoğraflar’ üretiyor. Artık epeyce ünlenen internet ‘mekânı’ locusnovus’ta sık sık görüyoruz bunları, Aries’te bir Kitaplık dizisi yayınlandı; zaman zaman başka yerlerde, başka örneklerini görme olanağını buldum. Sonunda bir gün, bu ‘format’la ilişkisini, kullandığı kamerayı filan sordum e-posta aracılığıyla; fotoğraflarını çok sevdiğimi söyledim. Heyecanlı bir yanıt verdi bana; Hasselblad’ın bir süre önce piyasaya sürdüğü 35 mm. panoramik kamerayla çalıştığını söyledi; kameranın kullanımıyla ilgili kimi ayrıntıları aktardı; perspektif deformasyonunu engellemenin zorluğundan, geniş açılı objektifin ışık dağılımındaki dengesizlikten ve kendisinin bu ‘kusur’dan nasıl yararlandığından söz etti. Bütün bunlar, olsa olsa bir fotoğrafçıyı teknik açıdan ilgilendirecek konulardı. Bu özel çerçevenin, onun elinde, fotoğraf etkisi açısından, plastik anlatım açısından nasıl ‘işlediğini’ görmek içinse bu kitaptaki gibi bir dizinin önüne oturup uzun uzun bakmak, bu dar uzun dikdörtgenlerin içinde neler olup bittiğini duyumsamaya çalışmak gerekiyordu.
Panoramik format, fotoğrafın erken yıllarında ortaya çıkmış, dönem dönem kimi fotoğrafçılar tarafından kullanılmış, her seferinde ilginç sonuçlar vermiş, sonra da dönem dönem ortadan kaybolmuş, biraz ‘marjinal’ bir formattır. Büyük olasılıkla bu boyutlarda fotoğraf çeken kameraların zaman zaman üretilmiş, sonra da ortadan kalkmış olmasına bağlıdır bu seyreklik. 70’li yıllarda ünlü bir reklam fotoğrafçısı –adını anımsamıyorum şimdi– bir Louis Vuitton kampanyasının fotoğraflarını bu formatta çekmiş ve kendisiyle yapılan bir söyleşide, kamerasının panoramik olmadığını, bu etkiyi 6x6 kareyi alttan üsten keserek elde ettiğini söylemişti; günümüzün yaygın ‘panoramikleri’ o sıralar piyasada yoktu besbelli. Oysa ondan altmış yetmiş yıl önce Kodak’ın bir süre ürettiği ‘körüklü’ bir panoramik kamera, Lartigue ya da Sudek gibi önemli bir iki ustanın çok ilginç ‘panoramik’ işler üretmesine önayak olmuştu. Son yıllarda üretilen büyük (6x18) panoramiklerden biri Josef Koudelka’nın eline geçmeseydi, o görkemli Chaos kitabı çıkabilir miydi ortaya? Buna karşılık Ara Güler’in her zaman bir panoramik kamerası (bir Panon’u) oldu elinin altında; çok ilginç birkaç denemesini de bilirim. Ama sanırım hiçbir önemli fotoğrafını onunla çekmemiştir; 35 mm.nin 2x3 lük dikdörtgenini her zaman yeğlemiştir.
Öte yandan sinema da zaman zaman dar uzun, ‘sinemaskop’ formatlarla ilgilenmiş, sonra yeniden daha derlitoplu çerçevelere dönmüştür. Fotoğrafta ya da sinemada imgenin boyut oranları, bu alanın ilginç estetik sorunsallarından biri olacaktır her zaman. Bir fotoğrafçının, hangi çerçeveyi, hangi nedenle ve nasıl kullandığı, onun bakışını sorgulamak için ilk bakılması gereken şeylerden biridir belki de. Fotoğrafçı her şeyden önce, bakışının önüne bir çerçeve koyan kişidir. Çerçeve, fotoğrafçının ilk ve en önemli anlatım aracıdır belki de. Onun içindir ki iyi fotoğraf kesilmez; çerçevesi korunarak basılır. Cartier-Bresson, “Bir fotoğrafı keserseniz, ‘görü’nün bütünlüğünü tahrip edersiniz” der. “Fotoğrafçının namusudur” derdi rahmetli fotoğrafçı dostum Turgut Taşöz; kendi sözü müydü, birinden mi duymuş ya da okumuştu bilmem. Ama doğrudur: ‘etika’ya ilişkin bir yanı vardır çerçeveyi kullanmanın.
Faruk Ulay’ın kullandığı çerçeve, 1x3 oranında bir çerçeve. Doğrusunu isterseniz, ilk aşamada bir kolaylığı, bir avantajı da var bu çerçevenin: Alışılmamışlığı. Son zamanlarda 35 mm. fotoğrafın 2x3 oranına iyice koşullanan gözlerimiz için görece ‘yeni’ bir çerçeve. Ve kendiliğinden yeni bir bakış açısı sağlıyor sanki bize. Bu çerçeveyi nereye çevirirseniz çevirin, yeni bir fotoğraf buluyorsunuz orada. Ama işte o kadar! Bu alışılmadığın daha ötesinde birşeyler yakalamak ya da söylemek istiyorsanız, ‘fotoğrafçı’ olmanız gerekiyor yine. Bu alışılmadığa da kolay alışılıyor çünkü. Dahası bir kez alıştınız mı ve geride bir boşluk varsa, daha çok rahatsız ediyor insanı.
Faruk Ulay, panoramiği dikkatle ve ustaca kullanan bir fotoğrafçı. Sanırım bir grafik tasarımcısı olmasının da büyük payı var bu ustalıkta. Fotoğraflarında istif kaygısı, her zaman egemen – kimi zaman kendini duyumsatmayacak kadar geride de kalsa. Bunun da ötesinde –istif herşey değildir çünkü– bir fotoğrafçının başlıca amacı olan şeyi, bir ruh halini yakalamak, daha doğrusu, “izleyicide bir ruh halini doğuracak biçimleri, hareketleri, ışıkları, gölgeleri, dokuları, imgeleri yakalayıp fotoğraf kağıdına aktarmak” biçiminde tanımlanabilecek şeyi ustaca yapıyor. Üstelik birbirini izleyen bir sürü fotoğrafta yapıyor bunu. Örneğin Beldeler Kitabı’nda çölde yapıyor. Sanırım iyi yakalıyor, veriyor, duyuruyor bize çölü. Ne var ki, fotoğrafları biraz küçük bir boyutta yerleştirmiş kitabına. Bunu da fotoğrafların bütün içindeki yerini, metinlere göre ağırlığını gözeterek yaptığını düşünüyorum. Okumaya başladığınızda görüyorsunuz: Metnin etkisi, fotoğrafların etkisini hem bütünlüyor, hem de aşıyor.
Buraları çöl değil diyor her sayfa başında Faruk Ulay. Öyle dese de biliyoruz, çölü anlatıyor. Çölü biliyor, iyi tanıyor besbelli (Mehmet Ulusel, Amerika’ya, Faruk Ulay’ı ziyarete gittiğinde, Faruk’un onu çöle, ‘gezmeye’ götürdüğünü anlatmıştı). Çölü görmüş, dinlemiş, fotoğraflamış, düşlemiş, okumuş… (80’lerin ortalarıydı sanırım, Türkçenin yazarlarını, ozanlarını, bir ‘çöl’ merakı sardıydı. Şiirlerde, öykülerde, anlatılarda çölden geçilmiyordu; çöl sözcüğü en çok kullanılan sözcüklerden biri olmuştu ve ne tuhaftır ki o dönemde çölü dillerinden düşürmeyenlerin büyük olasılıkla hiçbiri, yaşamında bir kez olsun çöl görmemişti).
Buraları çöl değil, deyip sürdürürken sözünü, sanki bir başkası söz alıyor karşı sayfada, sağ sayfada, Faruk’un uzun, etkileyici ‘panoramik’ fotoğraflarının, önce üstünde yer alan tek bir tümceyle, sonra altında, hep altında (ve yatık harflerle dizilmiş; kitabın iç tasarımının Faruk Ulay tarafından yapıldığını, bu tür seçimlerin yayınevinin seçimleri olmadığını söyleyelim) konuşuyor, bir ata, bir bey, bir yalvaç edasıyla. Çöl konuşuyor burada sanki. O tek tümce, basbayağı bir çağrı: Ölümünü şimdilik yalnız bırak da buraya, yanıma gel. Sana diyeceklerim var. Tanımadığın kavramların sana oyun arkadaşlığı etmesine izin verme. Ben varım burada. Yanıma gel ve beni dinle.
Dinlemiş besbelli Faruk Ulay, sonra da yazmış. Bir o söz almış, bir çöl – ya da bir tanrı, bir yalvaç belki. Yoksa yalnızca içinde, derinlerde bir yerde duran ‘kendisi’ mi? İki ağızdan birden konuşmuş ve yazmış. Neyi? Bunu söylemek kolay değil. Çünkü, okumaya başlar başlar bunu kavrıyorsunuz – bir şiir var karşınızda. Düzyazı biçiminde de olsa, uzun, soluklu, etkileyici, iki sesli bir şiir. Ve bütün şiirler gibi, kendisinden başka bir konusu ya da anlamı yok. Ne diyorsa, nasıl diyorsa o! Önemli olan siz bu kanatlı sözün sırtına binip gider misiniz? Bunun için yeterince sabırlı mısınız, yürekli misiniz, heyecanlı mısınız? Açık mısınız? Hazır mısınız?
Buraları çöl değil diyor Faruk Ulay. Değilse ne peki? Tek tek –birer sayfalık metinlerde– sayıyor ve açıyor: Burası Son Nesneler Beldesi’dir, Suç İşlemeye İten Nesneler Beldesi’dir, Belirsiz Nesneler Beldesi’dir, Çalıntı Nesneler Beldesi’dir, Yıkılmış Uygarlıklardan Arta Kalmış Nesneler Beldesi’dir, Parlak Nesneler Beldesi’dir, Tanrısız Nesneler Beldesi’dir, Sevilen Nesneler Beldesi’dir, Gölgesiz Nesneler Beldesi’dir, Çok Basit Nesneler Beldesi’dir… Ve daha niceleri. Öyle ki çölden mi söz ediyor yalnızca, yoksa bizim buralardan mı, kentlerden mi, dünyadan mı, yaşamlarımızdan mı?.. Seçilmiyor. (‘Sayma’ ve sayımdan, frenkçe deyimiyle énumération’dan şiir çıkartma, şiir sızdırma, çok eski bir yöntem olsa gerek. Söz kadar, şiir kadar eski. Homeros, Troya savaşına katılan ulusları sayar bir bir, uzun listeler açar İliada’da. Yeri gelir gemilerin ‘katalogunu’ çıkarır; yeri gelir bir çatışmada ölenleri, soyları sopları, seyisleri, silahları sayar. Sayar, lezzetle, görkemle, heyecanla sayar. Kutsal Kitap, uzun, binyıllar aşan soyağaçları, kavim dizileri sıralar. Sei Şhonagon, yaşamı güzel, hüzünlü, acı ya da heyecan verici kılan binbir şeyi sayar Yastık Kitabı’nda. Saint-John Perse, rüzgârları, meslekleri, aygıtları sayar, ‘ayet’ biçimli uzun dizelerinde. Ozan, epeyce erken farketmiştir: Saymak, gizeme ulaşan yolların en gariplerinden, en şaşırtıcılarından biridir.) Buraları çöl değil…Ve Faruk Ulay sürdürüyor saymayı: … Burası Kullanılmayan Nesneler Beldesi’dir, Işık Geçiren Nesneler Beldesi, Adlandırılmayı Bekleyen Nesneler Beldesi, Taşınamayan Nesneler Beldesi, Gereksiz Nesneler Beldesi, Kutsanmış Nesneler Beldesi… Ve daha niceleri… Bu olağanüstü lezzetli “tadâd”, bir yoklamada takılıp kalmıyor öte yandan. Her başlık bir uzun şiire, bir uzun okumaya açılıyor. Sol sayfa, yaşamı, insanları, nesneleri, yargıları, gözlemleri, eylemleri döküyor kâğıda; sağ sayfa yollardan, izleklerden, kurallardan, geçmişten, gelecekten, anılardan, anlamlardan söz ediyor.
Okumanın bir mutluluk olduğu anlar vardır (bakmanın, görmenin olduğu gibi). Ve bu mutluluğu yalnızca ‘iyi’ metinler tattırabilir insana. İyi şiirler, iyi romanlar, iyi öyküler, iyi denemeler (kimi zaman iyi fotoğraflar da!..) İyi ne demek! Bir ‘büyüsü’ olan demek; insanı saran, alıp götüren, kimi zaman tüylerini ürperten, kimi zaman kanını hızlı akıtan, yüreğini hızlı çarptıran, kimi zaman şaşırtan, kimi zaman hüzünlendiren demek!.. İşin tuhaf yanı, bu deneyimi başkasına “anlatmanın”, neyin ne olduğunu, neyin nasıl iyi, neyin nasıl kötü olduğunu söylemenin bir yolu da yoktur. Sanırım sanat işlerinde eleştirinin takılıp kaldığı, ötesine geçemediği yer de burasıdır. Söz yetersiz kalır. Deneyim, okuma (bakma, görme) anında yaşanır. Ve sonra, bir tad kalır ağzınızda, belleğinizde, usunuzda. İyi yazının (iyi fotoğrafın) tadıdır bu.
Bana bu yazıyı yazdıran da Beldeler Kitabı’ndan derlediğim bu hiçbir şeye benzemez tad oldu işte!