Eşekarısı zehirli iğnesini uzun zamandır kimseye ya da hiçbir şeye batırmadı.
Bu nedenle içinde çok zehir biriktiğini tahmin edebilirsiniz. Bu kez işe
giriştiğinde çevreye, bu arada size de biraz zehir sıçrarsa, bunun nedenini
biliyorsunuz. Ayrıca dil, öykünme, yineleme, hızlı düşünme, kayma, sürçme,
dolaşma gibi nedenlerle kaçak yaptığından, hepimize –bir katre de olsa–
zehir düşmesi kaçınılmaz görünüyor. Ama biliyoruz, birazcık zehir bazen
pan-zehir de olabilir. Haydi bakalım, şimdi zehir başına!
Söz konusu muz olunca, bu maymunlar kendilerini tutamıyorlar...
Biliyorsunuz, muzlar sık sık söze konu olurlar. Belgesellerde de, maymunların
beslenmeleri açısından muzlardan söz etmek kaçınılmaz gibidir. İşte söz
konusu muzlardan biri olunca –olgunlaşınca diye anlayınız, sözdizimsel
olarak başka türlü anlamanıza izin verilemez– maymunlar kendilerini tutamıyorlar.
Yani, maymunların denetim düzeneği, söz konu muz olgunlaşınca işlemez
oluyor, değil mi? Belki de değil. Anlatılmak istenen, muz söz konusu olunca
– muzu düşünecek olursak/muzu göz önüne ya da ağız önüne aldığımız zaman
– maymunlar kendilerini tutamıyorlar. Eh, biz de dilimizi tutamıyoruz...
Maymundan geldiğimiz çok belli değil mi?
....ekonomimiz olsun, .... dış ülkelerle ilişkilerimiz olsun .... hamdolsun
.... çok iyi durumda...
Konuşmacı birşeyleri fena halde oluşturmaya çalışıyor. . . Oluşturduğunu
sanarak ya da buna inanarak arada bir de birilerine hamdediyor. Ama iyi
duruma getirdiği şeylerin bir listesini yapıyorsa, “Hamdi olsun”u ulamayla
söylüyor da olamaz mı? Hangisi olursa olsun, bu bağlamda fark etmiyor
artık, hamdolsun!
....gerek.... olsun, gerek.... olsun...
Neden gerek olsun? Gerek gerekiyorsa olsun olmasın! Ben bile zehirli iğnemi
batırırken ekonomi ilkesini gözetiyorum. Yoksa bu kadar gereğin ortaya
çıktığı bir durumda nasıl yeterli zehir olsun? Ya gerek .... gerek....ya
da....olsun .... olsun olsun, neyimize yetmiyor? Dil kalıplarını bile
bol keseden harcıyoruz, sonra gerek olduğunda elimizde bir şey olmuyor!
Konuşmak için mi konuşuyoruz? Sözcükleri, kalıpları, dilbilgisi çatılarını
boşa harcamak için mi? Böylece elimizde dilsel araç olmasın! Eşekarısı
da gelsin bizi soksun! Eh, bu da bir seçim! Belki bu zehire tiryaki ya
da şerbetlenmiş olanlar vardır! Olsun! Böylece eşekarısının zehirine de
biraz gerek olsun.
Türkiye’de hiç değişmeyen bir yara var.
(bir haber bülteni)
Türkiye’de bir yaranız mutlaka olacak, bu yara da zaman zaman değişecek.
Yaralar bir yana, değişmeyen yaralar ne kadar da can sıkıcıdır! Hatta,
yaranızdan canınızın sıkılmaması için, üstüne çeşitli maddeler uygulayıp
o yarayı zaman zaman kaşımalı, değiştirmeli, geliştirmeli, azdırmalı,
yaşatmalısınız. Ne de olsa Türk insanı yarasından sorumludur! Ama bir
yara var ki o sürekli değişiyor, kılıktan kılığa giriyor. Hangi çareyi
uygularsanız uygulayın, iyileşmiyor, büyüyor, azıyor, denetlenemez duruma
geliyor! Eşekarısı zehiri uyguluyorsunuz, gene değişmiyor, iyileşmiyor,
kapanmıyor, daha da beter oluyor? Ne yarası mı? Bildiniz! Elbette dil
yarası ya da dil (gönül) yâresi bu onmaz yara!
.... aracı firmalar aracılığıyla...
Arada birşeyler eksik kalmamış mı sizce, Tanrı aşkına? Aracı firmalar
aracılığıyla aramak, araya bir şey sokmak, arayı bulmak, arayı yapmak,
arayı bozmak falan filan felan fişmekân gibi? Bir şeyin bunca kez yinelendiğini
işitmek, gene de bir eksiklik ya da tam olarak anlatılamış bir anlamla
karşı karşıya kalmışlık duygusu yaşamak insanı kendi dil ya da anlama
yetilerinden kuşku duymaya sürüklüyor. Ne hakları var bizi bunca eksiklik,
yetersizlik, anlayışsızlık duygusuna sürüklemeye? Oldu olacak, insan araya
bir şey daha sokar da, art arda dizdiği sözcükler arasındaki anlam bağlantısını
tam kurar, dinleyene –belki anlatanın kendisine de– hayırlı bir yardımda
bulunmuş olur!
....birlikte paylaşalım...
Bunu ancak mafya üyeleri yapabilir ya da yapmalı... Vurdukları voleyi
–tele-vole, uzaktan vurulmuş vole de olabilir bu– birlikte, herkes oradayken
paylaşmazlarsa, üyelerden biri kaçak yapabilir, onun için sıkı denetlemek
gerekir böyle paylaşmaları. Yani iş paylaşma olmaz da, payla-ma’ya dönüşebilir.
Mafyanın paylama’dan çok, hatta paylaşmadan çok yararlandığını biliyoruz.
Birinde biri birini paylıyor, öbüründe birşeyler payla-ş-ılıyor. Buradaki
–ş–, işteşliği göstermeye yetmiyor mu, Eşekarıları’nın Tanrısı aşkına?
O zaman birlikte paylaşmak, örneğin eğlenceyi, öğrenci, işçi vb. Birlik’inde
paylaşmak gibi anlamlara gelmeli de, lafımız yerini bulmalı! Buradaki
fazlalıktan gelen yanlışı benimle birlikte paylaşabildiniz mi acaba?
....felsefik/coğrafik ...fik ...fik ...fik...
(sizin için fık, fuk, fük de olabilir)
Bu türden fik-fik-lemeler fena halde can yakıyor... Bir kere çok sivri
uçları var... Sonra garip bir “sıfatlık” biçimleri var... Felsefî/coğrafî
olsalar, Arapça sıfat olacaklar... Ekonomik/politik olsalar Fransızca
sıfat olacaklar. Ama sonlarına bir –k taktıkları için yalnızca batıcı,
fena halde acı verici, can ve beyin yakıcı oluyorlar. Benim iğnemin ucu
da keşke bu kadar batıcık, incitik, zehirleyicik olabilse... Çok zorlarsam
olabilir belki?
Ortaya.... bir şey yapmak...
Ortaya koymak... olabilir. Ortaya sermek... olabilir... Ortaya dökmek
de... olabilir. Baklava tepsisini ortaya getirmek de olabilir ve çok iyi
olabilir. Ama ortaya göstermek... ortaya sergilemek... nasıl olabilir?
Bunu ortaya göstermedikleri için, ben de tam ortada bulunduğum için, gösterilen
şeyi neden bir türlü göremediğimi hep merak ediyorum. “Salt çeşitleme
üretmek adına ortalarda böyle başıboş dolaşılmaz,” demek geliyor içimden.
Pek çok sektör sekte yedi.
(TV programı)
S-s uyumuna dikkat edin, yalvarırım. Ben sektör değilim, ama hiç sekte
yemedim. Sektör olmadığım için mi hiç tadamadım şu sekte denen şeyi? Nemene
bir tadı var acaba? Pek çok şeyin sekteye uğradığı ülkemizde, insanlar,
firmalar, sektörler, Sekte’ye uğrayıp arada bir sekte yiyecek zaman da
bulabiliyorlar demek ki? Eh, afiyet olsun, ya da olmasın. Her şey sizin
iyi niyetinize ya da dil duygunuzun esnekliğine bağlı artık!
Bu yıl vergiden 5 katrilyon gelir...
(gazete başlığı)
Gelir mi, gelmez mi? Birisi hesabını yapmış, tahminde bulunuyor, gel-mek
fiilini geniş zamanda çekerek bu tahminini bize iletmeye çaışıyor. “Gider”
de deseydi aynı dilbilgisel açıklamaya ve anlama varacaktık. Evet, gazete
başlıkları kısa ve özlü olmalı, ama anlatmak istediğini kısa yoldan ve
eksiksiz anlatmalı. Haberin altını okuyorsunuz: Aaa, meğer bu “gelir”,
geniş zamanda çekilmiş fiil değilmiş de, admış. Yani bu yıl vergiden 5
katrilyon “gelir” sağlanacakmış. Bu sağlamayı okurun yapması bekleniyor;
gazete demek istediğini tam anlatamıyor. Ben de o gazeteyi, doğrusu, ilk
elden doğru haber almak için değil de, kedilerime tuvalet kâğıdı yapmak
için kullanıyorum. Bu durumda, kendi iğnemle kendimi sokmam gerekiyor
ama ben bu zehirlenmeye dünden razıyım. Birilerinin bunun cezasını ödemesi
gerekiyor çünkü!
... ‘nın olmalı mı, olmamalı mı? Ya da ne zaman olmalı, ne zaman olmamalı?
“Çocuk ve annelerin...” Böyle deyişleri okuyunca ya da duyunca, başlıyorum
dört işlemden toplamayı uygulamaya. Neden mi? Hiç bilemiyorum ki kaç çocuk
olduğunu! “Çocuğun ve annelerin mi?” “Çocukların ve annelerin mi?” “Ne
fark eder?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama inanın bana bazen tek
çocuk ya da çok çocuk olması çok fark ediyor! “Çocuk”un düşürülmeyeceği
zaman var, “çocukların” düşürülmeyeceği zaman var, “çocuklarının” düşürülmeyeceği
zaman var! Aynı mantıkla “nın”ın düşürüleceği zamanlar var, düşürülemeyeceği
zamanlar var. “Delirdin mi?” diyebilirsiniz. Başkasının yapması gereken
hesapları ben yapmak zorunda kaldığım ve hesabı doğrultamadığım zamanlarda,
delirmenin eşiğine geliyorum ve iğneme hâkim olamıyorum!
|