Hayatı hangisi daha iyi verir bize; esrime hali mi, yoksa
esrik olmaktan bütünüyle sıyrılmış akıl özgürlüğü mü? Bu tartışma bilim
alanında bitti, sanat alanında adı konulmadan devam ediyor. Adı niçin
konulamıyor? Pozitivizm’den ve pozitivizm’i bir türlü aşamayan aydınlanmacı
yaklaşımdan sonra eski dünyanın terimlerine başvurmak kolay değil. Eski
dünyada “sekr” üzerinden ve “sahv” üzerinden akımlar ortaya çıkmıştır.
Bizim 19. yüzyıldaki süreçlerimiz bu kavramları uzağa attı. Onlara ilişkin
alan’ın şiirin dünyasından büsbütün çıktığını söyleyemeyiz.
Milli Mücadele döneminde Ahmet Haşim, Yahya Kemal ile birlikte çıkaracakları
dergiye “Haşhaş” adının konulmasını istemiştir. Bize bu bilgiyi veren
Tanpınar şaşırmış görünüyor; “Haşhaş”ın dergi adı olması isteğini şairin
fantazisine bağlıyor. Tanpınar, “Sun’i Cennet”i, “de Quincey”i henüz tanımadıklarını,
sembolizm akımı içinde rüya ile şiir arasında kurulan bağlantıyı bilecek
durumda olmadıklarını belirtmek inceliği göstererek, Haşim’in ad önerisindeki
anlamı yeterince değerlendiremediklerini de söylemiş olmaktadır.
Elbette, modern şiirin kurucuları Rimbaud ile Baudelaire’in hayatı ve
poetikasıyla ilgili bir düşünceden yola çıkıyor, Ahmet Haşim. Pozitivizm’e
kendisini kaptırmamış olmasının ve eski şiirin dünyasına yabancı kalmayışının,
yaklaşım tarzını doğallaştırdığını düşünmek mümkün. Modern dönemin iki
şairi, uyuşturucuya ilişkin bazı deneylerini, şiir aracılığıyla açıklamıştır.
Şiirsel ifadenin sağlığı açısından bakıldığında, bu durumdan olumlu biçimde
söz ettiklerini söyleyecek değiliz. Rimbaud “Cehennem Gecesi”nde, uyuşturucunun
bir yalan olduğunu açıklıyor. Buradan yola çıkarak dünyanın da aslında
bir yalan olduğunu söylemiştir, diyebilir miyiz? Durum, yoruma açıktır,
spekülasyona da elverişlidir. İkisinden de uzak kalarak, sadece insanî
durum açısından ortaya çıkan sonuçlara bakmak bir fikir verebilecektir.
Uyuşturucu, Rimbaud’nun sevmediği bir deneyimdir. Sarhoşluk Sabahı’nın
zehiri, haşhaştır. Rimbaud’da temel istek, görünüşlerin egemenliğinin
yıkılmasıdır; bu durumun “cin” ile bağlantılı olduğunu da göz önüne alarak,
beş duyu’nun aşılmasının istendiğini kolayca söyleyebiliriz. O, duyumda
saf doğa olanı ve doğa ile birleşeni talep ettiğini söylüyor. Şiirinin
kaynağı, dünyaya sarhoşça bakışı olabilir ama bu, deneyimlerini ilk elden
aktardığı uyuşturucu etkisinden büsbütün başkadır.
Baudelaire ise haşhaş’ın etkisini anlatırken “bir çeşit tiksinti ve kısa
mide bulantıları” diyor. Şair olmak için “hep sarhoş olmaya, şarapla,
şiirle, ya da keyfinize göre; erdemle sarhoş olmaya” gerek duyuyor. Şaraba
gönderdiği doğru, ama demek ki; sarhoşluk ile kastettiği, şiirle ve erdemle
bile elde edilebilecek bir esrime halidir.
Sarhoşluk verici nesnenin insan üzerindeki etkileri hakkında az yazılmış
değildir. Aktarılan deneyler’in pek çok açıdan yapılmış yorumları var.
Eski şiirimizde, şarap, sarhoşluk ve buna ilişkin terminoloji, bir felsefi
bütünlük oluşturacak genişliktedir. Gerek eski şiirin dünyası hakkında,
gerekse modern dönemin şairlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalarda,
sarhoşluk veren nesnenin etkisi ile şiirsel esrimenin benzeştiği ama ayrı
temellerden geldiği vurgulanmıştır.
Huxley ile Michaux’nun anlattıkları deneyimlerini yorumlayan Octavio Paz,
alkol’ün etkisi ile sanrılara yol açan uyuşturucu etkisinin birbirine
zıt olduğunu söylüyor. Yorumu, Fuzuli’nin Bengü Bâde’sinde şarap ile afyon’un
rollerini anımsatan bir tarzda gelişiyor; ki bu ilginç geldi bize. Paz,
kendi yorumlarının sonunda Baudelaire’den bir alıntıya yer veriyor: “Şarap
arzuları abartır; uyuşturucu tahrip eder. Şarap tensel uyarıcıdır; uyuşturucu
suikast silahı, şarap olgunlaştırır ve sosyalleştirir bizi; uyuşturucu
izole eder.”
Fuzûlî’nin Beng ü Bâde adlı alegorik ve sembolik mesnevisi şarap, afyon
ve her ikisinin yandaşları arasında geçen bir savaş üzerine kuruludur.
Savaşın içinde ve sonunda, bâde hep açık ve dışarıda, dışa dönük ve başkalarıyla
birlikte görünür; afyon ise gizlice ve korka korka dolaşır. İzole edilmeye
yatkın bir mizacın sahibidir.
Eski şairlerin yönelimi çerçevesinde, rind’lik başlıbaşına ele alınabilecek
bir niteliktir. Esrime hali ile çıkar gözetmeyen ve kendi aleyhine bile
olsa ikiyüzlülük etmeyen tavırlar arasında pek çok açılımı vardır. Tanzimattan
başlayarak şiirde şaraba verilen yer, rindâne yaşayışa övgü olabilecek
biçimde görünmüştür. Eğlence gruplarını akla getirmesini bir yana bırakırsak;
çağdaş şiirde alkole, adım adım bireysel varoluşu hatırlama öğesi olarak
yaklaşıldığını söyleyebiliriz. Cemal Süreya başta olmak üzere pek çok
şairden mısralar, bu bağlamda örnek verilebilir. Son zamanlarda, Haydar
Ergülen doğrudan doğruya şarabı konu edindiği iki yazı vardı. Dostane
ilişkilere ve yalnızlığa derin göndermeler vardı o yazılarda. Eski şiirin
dünyasından uzaklaşma mesafesi arttıkça, çağdaş şairlerin elinde alkol
sadece alkol olmaya evrilmiş, etkisi ile ilgili yaklaşım “insanlık halleri”nin
yansıması olmuştur. Eski dünyadan gelen çağrışımlarından sıyrılmıştır.
Şunu da belirtmemiz gerekir ki; çağdaş şiirimizde sarhoşluk ve esrime
ile eski dünyanın kavramları yanyana geldiğinde ise alkolu uzakta bıraktığını
hiç değilse imâ eden bir yaklaşım varolmuştur.
Salt şiir söz konusu olduğunda diyebiliriz ki, konunun özü, hakikatın
aranması ve tanınmasıdır. Dünya, “sekr” halinde mi iyi görünür, “sahv”
halinde mi? Gerçek, hangi durumda ele girer?
Dünya ile gerçek ile yüzyüze geleceğiz; bunu yaparken “ben”i nereye koyacağız?
Şiirin, kapılarını açtığı bilgi ile bütünleşmek için ona teslim olmak,
teslim oluşu zayıflatmaya kalkışan “ben”i unutmak gerek. Bütünleşme olmadan
erişilmesi imkânsız bir bilgidir bu. “Ben” tam gerektiği yerde bir kenara
konulabilmelidir. Ama bilgiyi emmesi için “ben”in merkezde yaşaması gerekiyor.
Bilginin içkinleşeceği varlık, var olmaya devam etmeli; içine alacağı
bilgiye kendisini teslim edebilmelidir. Burada gözümüzün önüne bir zıtlık
geliyor; zıtlık görünüştedir. Teslim olan ve bilgiyle bütünleşmesi yüzünden
yok hükmünde sanılan “ben”, bu deneyden bilgi artışıyla, yani güçlenmiş
olarak çıkacaktır. Elbette, başkalarına karşı kullanılacak “sen değil
ben” iddiasıyla ortalarda dolaşmayacak bir güçlülük durumudur bu.
Bilim, bize tanıtmak amacıyla dünyayı düzene koyuyor, nesneleri sıraya
sokuyor. Herkese göre olan bilginin istediği bir düzen ve sıradır bu.
Muhayyilesinin doğrudan algısını yeğ gören modern dönemin şairi, bilimsel
bilgiyle didişirken, dünyayı olduğu gibi yansıtacak bir sarhoşluğa, “ben”ini
teslim ediyor. Uç örnekleri, geçen yüzyılın başlarında tanıma kavuşmuştur.
Bilginin ve erdemin ateşleyeceği nitelikteki bu sarhoşluk ve esrimenin
bir yerinde, Kaside-i Hamriyye’de Anılan ezelî sarhoşluğa çıkacak bir
kapı olmalıdır.
İllâ şarabın nesnesi denilirse; Mütenebbi’nin söylediği söz biricikliğini
korumaktadır: İnsanlara değil şaraba acıyorum ben; yasaklanırsa yetenekleri
çıkamayacak ortaya, niteliği gizli kalacak!..
|