| Cehennemin
Ortasında Ne Var
|
| |
|
Calvino’nun kitapları gerçekten birer roman mıdır yoksa
coşumsal yanı ağır basan, saf şiirin peşinde koşan, ironik bir yaklaşımla
kurgulanmış lirik-felsefi metinler midir? Calvino’nun yazdıklarının özünde,
insan yalnızlığının bilincine varmış, gerçeğe bu gözlerle bakan ve beyhude
yere çıkış yolunu aramayan kişinin melankolisi açıkça görülür. İnsanın
kendini hep daha yalnız ve yitik hissedeceğinin farkındadır; ama bu durum
onu labirentte hem de kaybolmadan tehlikenin üstüne gitmekten alıkoymaz.
Hatta kimi zaman bu labirent cehenneme dönüşse bile. Cehennemin ortasında
cehennem olmayan ne varsa onu aramak ve bulmak, bulduğunda tanımayı bilmek
ve onu yaşatmak, ona fırsat vermek gerekirliğinden söz eder Görünmez Kentler’in
sonunda.
Calvino’ya göre kitle iletişim çağında artık bütün sözcükler anlamını
yitirmiş, basmakalıp araçlara dönüşmüştür. Ve edebiyatın ifade ettiği
de bütün bu kayıp anlamların izinde olmaktır; asla bilgi vermeyen “enformasyon”
akışı içinde bir sessizlik bölgesi yaratmaktır. Güzellik, iyilik, erdem,
doğruluk gibi kurtarılması gereken değerler dünyasına çağrıda bulunmak;
“şey”leri yeni gözlerle görmenin ve söylemenin evrenini yaratmaktır. Bu
anlamda sevgi, ötekiyle kurduğumuz ilişkide iletişim kazalarını engelleyecek
biricik olumlu öğedir.
“Kentler ve Ölüler 2” bölümünde yazdığı gibi, karşılaştıkları onu yaşayanlar
dünyasıyla bir mukayeseye götürür: “Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın
insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını,
başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere
eski izlerin damgasını vurup her birine en uygun maskeyi buluyor.”
Calvino’nun gözlerini tümüyle dış dünyaya çevirdiği Palomar’da ise çok
bildik, ortalama bir tip olan Bay Palomar’ın evreni okuma anahtarını bulma
çabası üstünden, herkesin nasıl da dünyayı kendi özel bakış açısından
gözlemlediği saptanmış olur. Bu bakış açısı biricik ve tekrarlanamazdır.
Palomar’ın hikâyesinde bilgeliğe ulaşmanın nasıl adım adım gerçekleştiğini
izleriz.
Babası tarım bilim uzmanı, annesi Pavia Üniversitesi’nde botanik konusunda
araştırmacı, amcaları ve onların eşleri kimyager, erkek kardeşi Cenova
Üniversitesi’nde jeolog olan Calvino, ironiyle “Ben ailenin kara koyunuyum,
ailedeki tek edebiyatçı,” der. Ama o da bütün çalışmalarında ve hikâye
kurgusunda bilimsel bir araştırma yaparcasına yöntembilimsel bir yapı
izler.
Palomar’ı okuduktan sonra, metnin altındaki felsefi yapıyı açıkça görürüz:
“Ben”in karşısındaki nesnenin varoluşuna ilişkin inancın, algının zamanda
kalıcılığı-sürerliğine ve kişisel algının doğruluğuna duyulan güven üstüne
kurulduğunu söyleyebiliriz. Özetle: Gerçek bir dünya olduğunu düşünürüm
çünkü algılama süreçlerime güvenirim. Özne, içselleştirilen algıyla, karşılaştığı
zaman hatırlama suretiyle nesnenin gerçekliğini bilir. Böylelikle gerçeklik,
benim gerçekliğim olur. Ve Calvino’ya göre ancak dil aracılığıyla, kesinlikle
öznel ve dolayısıyla özgün dünya algılarının tarzı ve farklılığı açığa
çıkar.
Bizi çevreleyen nesneler-şeyler dünyası kendi halinde sürer gider, hiçliğe
karışarak kaybolmaz; onlara karşı bir koruma yasası geliştirir, onların
sonsuza kadar sürerlik içinde olduğunu düşünürüz. Nesneye yüklediğimiz
bir başka yasa da ona nüfuz edilemezliktir. Ayrıca her nesne, algının
seçiciliği tarafından süzüldükten sonra, tıpkı “dünya bir yana, sen bir
yana” durumunda olduğu gibi iyiden iyiye belirginlik kazanarak dünyanın
bütününden ayrılır.
Her tek tek kişinin algılamasındaki biricikliğe geri dönecek olursak dünyanın
bir aldanmadan ibaret olduğu sonucuna varmaz mıyız? Calvino’ya göre bu
sonuca varmayız; çünkü “şey”ler üstünde uzlaşımsal bir kabul, bir nesnel
gerçeklik vardır. Farklılık ancak bunların anlatılmaya, “yazılmaya” başlamasında
açığa çıkar. Ve nihayetinde algımız fizik-biyolojik gerçekler ve yasalarla
sınırlanmıştır. Aslolan bu sınırlarla, bize hükmeden bu yasalarla mücadele
etmek; duyu organlarımızın sınırlarını zorlamak, genişletmeye çalışmaktır.
Zihinsel süreçlerimizin sembolik tezahürleri böylelikle sanatta açığa
çıkacaktır. Bilginin etkisi, bilginin kendisinden önemli hale gelecektir.
Calvino’da varlığın hakikatinden ya da sahteliğinden söz edilemez; çünkü
bütün olumlu ya da olumsuz/karşıt şeyler zihnimiz ve merkezi sinir sistemimiz
tarafından yaratılmaktadır. Gerçekliği kandıran zihnin kendisidir. Calvino’da
zihin-beden ilişkisi merkezi bir ilgi alanıdır. Hatta beynin kendisi,
son derece karmaşık bir organ olarak belki de tüm evrendeki en karmaşık
“nesne”dir. Peki ya bilinç? Beynin karmaşıklığının bir ürünü müdür yalnızca?
Ya da insanlığın bir bilinci var mıdır? Sinir hücreleri bilinçli midir?
Her tek tek kişinin deneyimlediği kendi ben’inin, kendi bilincinin anlamıdır.
Bu, “sağlaması” yapılamayacak bir deneyimdir. Ancak benzerlerimizle bu
deneyimin ortaklığına dair bilinç benzerlikleri bulabiliriz.
Boş sayfa karşısında yazarın olmayan bir dünyayı yaratma döngüsünün ilk
adımı atılır; bu dünya içsel bir fikirden doğar. Zihin gerçekliği yansıtır
ya da aşkınlaştırır. Zaman ve mekânla sınırlanan algı ufkumuz bellek ve
imgelemle özgürleşir. Boyutu olmayan “dış zaman”, “iç zaman”la katman
kazanır. Woolf’un “kendine ait oda”sına gönderme yaparak, her gözlemcinin
kendine ait bir zamanı olduğunu söyleyebiliriz.
Dil “şey”leri yakalar ve başka şeye dönüştürür. Zamanın sonsuzluğu fikri,
imgelemin bir ürünü olarak hiç kimsenin deneyimleyemeyeceği saf bir dilsel
ifadedir. İmgelem sahibi varlık olarak insan da bir dünyadır.
Sonuçta Palomar için dünya dünyaya bakıyor diyebiliriz.
Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev: Işıl Saatçıoğlu,
YKY, 2002.
Italo Calvino, Palomar, çev: Rekin Teksoy, YKY, 2003.
|