Melih Cevdet’ten Fethi Naci’ye...

Melih Cevdet Anday


29 Cuma / Ağustos 86

Sevgili Naci,
Ne iyi ettin de mektup yazdın, sağ ol! Mektubun tam ben sana yazmayı düşünürken geldi. Biz yarın (cumartesi) tatile çıkıyoruz. Ama güneye değil de, Karadeniz’e. Amasra yakınında Çakraz diye bir köy vardır, oraya. Karadeniz’le bağdaşıp bağdaşamayacağımızı bilmiyorum, olmazsa güneye döneceğiz.
Tatilinin güzel, neşeli geçtiği, mektubunun uslûbundan da belli idi. Buna ben de “sayın” ile katkıda bulundum demek. Zaten niçin yazıyoruz, neşelenelim diye.
Enka ödülü için söylediğin sözlere, dostça temennilere nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. İnşallah senin dediğin gibi olur.
Nuri ile bir kaç kez buluştuk, ama aşağı yukarı bir on gün var ki görüşemedik. Biraz sonra telefonla kendisini arayıp selâmını ve dâvetini söyleyeceğim, vedâ edeceğim.
Yeni meyhanen Cupido hayırlı olsun! Sana güzel içkiler, bol kahkahalar ve şiddetli esinler sunsun! Cupido’nun bir anlamı da “arzu”dur, bilir misin! Ben de şiddetle arzuladım. Kısmetse beraberce de içeriz.
İstanbul bu yaz çok sıcak oldu, canımız çıktı. Kim bilir güney nasıl yanmış tutuşmuştur!
Ben son zamanlarda daha çok şiirle uğraştım. Sana yeni şiirlerimden birini bu mektupla yolluyorum. Hoşuna giderse mutlu olurum.
Aziz kardeşim, ben ve Suna, Lâle hanıma ve sana en içten duygularımızı bildirir, sağlıklar, başarılar, iyilikler, neşeli tatiller dileriz. Orta Kent’e ve Cupido’ya da selâm.
M.C. Anday


Sevgili Naci,
Senden bir haber alamadım. Sadece bir aşka tutulduğunu yazmışlardı. Dünyada tek kurtuluş odur. Ama insanın ağzının tadını kaçırmazlarsa. Ağız tadı dediğim de, çok kolay kaçar; içten ve dıştan.
Sanıyorum ki, aşk çağı gerilerde kaldı. Biz fedailer, ya da kurbanlarız.
Yeni yılın için sana en iyi dileklerimi yolluyorum.
Gözlerinden öperim.
M.C. Anday
Paris


30 Ağustos 1979

Çok sevgili ve değerli kardeşim Naci,
Mektubunun bir yeri beni güldürdü, bir yeri de hüzünlendirdi. Önce neşeli tarafından başlayayım: “Şu kitabı bir yazabilsem... Bir daha bana zor okuturlar Türk romanlarını” diyorsun. Bu sözün bana başka bir olayı hatırlattı; hani otobüsle Paris’e gidiyorsun, işkence içinde geçen o yolculuktan inince şöför yardımcısına arkanı dönüp, “Beni unutma, bir daha bu otobüse binersem...” diye başlıyorsun ya, o geldi aklıma, kırıldım gülmekten.
Sahi, bizde romanı neden işkence haline getirdiler? Neden diye soruyorum ama biliyorum da nedenini. “Ciddiyet esprisi” berbat etti edebiyatı. Herkes bir şeyler öğretmek, memleketi kurtarmak sevdasında. Her romancımızın siyasal-sosyal bir amacı var da, sanata ilişkin hiç bir ereği, tasarımı, niyeti yok. Senin Türk yazarlarına bu gerçekleri aşılayacağına daima inanmışımdır. Bilgin, zevkin, kalemin, ben de hep bu umudu yaşatmıştır.
Yakup Kadri hakkında ben de kısaca düşündüğümü yazayım: O adam, “roman”ın ne olduğunu hiç bir zamanı anlayamamıştır. Bir çok başka yazarımız gibi, o da sözüm ona yüksek fikirlerini birtakım uydurma, cansız, yaşamayan tiplere söyletmekten başka ne yaptı? Yakup Kadri, olsa olsa bir röportaj yazarıdır, hem kötü bir röportaj yazarı.
Gelelim beni hüzünlendiren sözüne: “Nedense fazla yaşayacağımı pek sanmıyorum” diyorsun. Sana umut verir mi bilmem, bu duyguya kendimi o kadar çok kaptırmışımdır ki, sonunda şu kanıya vardım, ölmek isteyenleri inadına yaşatıyor doğa. İçtenlikle söylüyorum, çekip gitmek için dua ettiğim bile olmuştur. Şurası doğru ki, korkmamalı ölümden. Fakat hiç bitmiyeceğini, sonu gelmeyeceğini sandığımız mutsuzluklar, bakıyorsun, bir gün silinivermiş (yok olmuş demiyorum, dikkat et!) Yaşlanmak nedir? Hadi bir edebiyat yapayım: İçimizde kararmış mutsuzluk tabakalarının üst üste binmesi.
Boyuna fransızca (bir az da lâtince) çalışıyorum. İyi ilerlediğimi sanıyorum. Burada bir az daha kalmağa olanak olursa, bazı çalışma tasarılarım var. En başta şiir... Kimleri okuyacağımı kararlaştırdım: Az bildiklerimi. İyi bir resim talimi için ise bundan iyi yer bulunamaz. Ayrıca kent, başlı başına bir tarih.
Yazmağa gelince.... Sana yakında bununla ilgili olarak bazı şeyler yazacağımı umuyorum.
Unutmadan yazayım (gene roman konusu). Burada Münevver’le Türk romanı üzerinde konuşurken, bana, biri bildiğim, biri de bilmediğim iki şey söyledi. Bildiğim dediğim şu: Avrupa’da Türk romanını okuyorlarsa, hani Eskimoları merak eder gibi okuyorlar, dedi Münevver. Meselâ benim fransızca öğretmeni kız, Makal’ın kitabını okumuş, Anadolu köylüsünün yoksulluğuna nerdeyse ağlayacaktı.
İkincisi, diyor Münevver, buralardaki romancılar artık “hikâye” anlatmıyorlar. Orta düzeydeki okur, bu yüzden, maceralı romanları arıyor.
Bana rakı göndermek istediğinden bahsediyorsun. Çok teşekkür ederim. Arada bir yolluyorlar. Ama Naci ne olur sen de buradan bir şey iste. Yahut İstanbul’a döndüğünü bana bildir, ben bulurum sana neyi göndereceğimi.
Gözlerinden hasretle öpüyorum.
İyilikle, sağlıkla kal, neşene bak!