Gérard Macé’nin düzyazılarında bize çekici gelen şey, zekânın,
incelik, dinginlik ve endişenin (ilk kez Gérard de Nerval’in dile getirdiği
Ile-de-France’a özgü, zarafet dolu ve bir o kadar yırtıcı o endişenin)
bir karışımıdır. Ve Uyuyan Orman’ı, Macé’nin düzyazı şiirlerden oluşan
kitabını okuduktan sonra bellekte kalan şey, göklerin ve cehennemin gölgeleri
arasında çınlayan, benzersiz zenginlikte bir müzik, uyakların ve düşlerin
yankılarla uzattıkları yavaş bir sesin müziğidir.
Kendini gizleyen bir yazar Gérard Macé. Hem göklerden hem yeraltından
gelen bir müzik, Chateaubriand, Flaubert ve Proust’un mirasını devşirerek
klasik bir biçim içerisinde taşlaşma yoluna gidiyor, ama bu harika düzyazıyı
oluşturduğu anda, içinde bir şey isyan ediyor. Daha fazlasını istiyor,
geçerliliği kalmamış, boşluktan ve kuş seslerinden ve ifadesini bulmamış
düşüncelerden ibaret bir dil istiyor: Tıpkı Çince gibi, “adsız, sıfatsız,
zamirsiz, fiilsiz, zarfsız, tekilsiz, çoğulsuz, erilsiz, dişisiz, çekimsiz,
öznesiz, nesnesiz, temel cümlesi, yan cümlesi, noktalama işareti olmayan”
bir dili arzuluyor.
Usta bir biçemci olarak Macé, bireyselliği içinde varolmak istemiyor ve
kendisine kadar uzanabilecek yolları yavaş yavaş siliyor. Boşluğun asaletinden,
asla doğrulanmamış bir önseziden başka şey yok. Orada burada birkaç dramatik
itiraf, arkasına gerçek yüzünü gizlediği bir alıntıyı su yüzüne çıkarıyor:
“Ey uğursuz düşünceler, bana ıstırap vermekten ne vakit vazgeçeceksiniz?
Ruhum kendini yiyip bitirmekten ne vakit kurtulacak? Ve ne vakit kurtulacağım
böylesi işkencelerden? Uykuyu arıyorum ve bulamıyorum; yakınlarımla konuşuyorum
ama duymuyorlar beni; ışık istiyorum ve göremiyorum onu; yazmak istiyor
ve engelleniyorum; ayağa kalkmayı deniyorum ve başaramıyorum; ruh dinginliğini
yüceltiyorum ve beklemiyorum onu*. Belki Macé’nin kendisi de, bulamasa
da arıyordur ışığı.
Eleştiri yapıtlarına gelince, Roma ya da Gökkubbe, Roma hakkında yazılmış
en güzel kitaplardan biri. Aydınlık ve karanlık, gökyüzü ve yıkıntılar,
cehennem ve cennet arasında asılı kalmış bir Roma; çeşmeler ve şimşekler,
ırmaklar ve yangınlar, masallar ve yapmacıklar kenti... Ve Macé’deki derinlikli
bilgi donanımı da, Nerval’deki gibi, gizlenmiş, oynayan ve işi deliliğe
vardırana dek uyduran, şenlik fişekleri ateşleyen, melankoliye gömülmeden
önce sedef renkleri ve ışıltılarıyla solgunlaşan bir bilgi dağarı bu.
Bu eleştirel, uzman işi üretim, anlatı temelli bir yapıt çıkardı ortaya
(Üç Çekmece, Fortuny’nin Mantosu) ve yenilerde Son Mısırlı’yla gelişti.
Benzerine pek rastlanmayan kitaplar bunlar, Plutharkos’un Moralia’sının,
Montaigne’in Denemeler’inin son dalları: anlatı, deneme, biyografi, aforizma
ve düzyazı şiir arasında bir yerde kalıyorlar. Macé görünürde uydurmacayı
bir kenara bırakıyor ve temel izleğini büyük bir ustalıkla metnin kuytu
bir köşesine yerleştiriyor. Burada zafer benzetme sanatının: İzleklerin
çakışması, birinin açığa çıkarır gibi yaptığı bir sırrı gizleyen nakışlar
ve kakmalar.
Mısır hiyerogliflerini yorumlayan Champollion, büyük doğa tasnifçisi Linné’nin
ya da dişlerden yola çıkarak kentleri yeniden kuran Cadmos gibi “aklaşmış
kemiklerle dünyaları yeniden kuran” Cuvier’nin soyundan geliyordu. Bir
şifre çözücüydü. Bir cinayeti anlatmak ya da bilinçaltı ormanını aydınlatmak
için silinmek üzere olan izlerden yararlanan Edgar Allen Poe ve Freud
gibi, yeraltına gömülmüş bir uygarlığı keşfetmesi için ufacık işaretler
yeterli oluyordu.
Yaşadığımız yüzyılın sonundaki kültürün neredeyse tamamını bu yorumculara
ve onların kullandığı yöntemlere borçluyuz. Ama Macé’nin kitabında göstergelerin
bu şekilde yorumlanması başlangıcından itibaren trajik bir sona yargılı.
Yeni bilimin, otopsi yapabilmek için öldürmesi gerekiyor çünkü.
Kitabın ilk cümlesi de şöyle diyor: Champollion’un “okuma yazması yoktu”.
Karanlık göstergelerin ardında, gerçek okurlar gibi, çakıllar arasından
akıp giden bir sağanağı, ışıklarla aydınlanan bir ağacı ya da suyun dibinde
kımıl kımıl oynayan bir balığı keşfedebilecek biri değildi. Oysa okumak,
sonsuzca okumak ve kendi imgelemini serbest bırakmak bütün bir edebiyatın
başlangıcıdır.
Gérard Macé ve kardeşlerinin sanatına yöneltilen alışılageldik itirazı
biliyorum: “Edebiyattan başka şey değil”. Bu başka şey’in nasıl bir anlamı
olduğunu bilmiyorum, ama bu sanatın yaşadığımız dönemi –İskenderiye dönemini–
kusursuz bir biçimde yansıttığına kuşkum yok.
Çağımızın Plutharkos’ları, Aulu-Gelle’leri, tıpkı eskiler gibi, kitapları
başka kitapların kıyısında yazıyorlar. Kopyalıyor, taklit ediyor, yorumluyor,
eklemeler yapıp çeviriyor, kültüre, gönül gözü açılmış bir imgelemle,
eskilerde aşkı ve elementlerin oyununu yüceltmiş aynı imgelem gücüyle
saldırıyorlar. Goethe, Leopardi ya da Baudelaire de –bütün modern edebiyatın
babaları–, onlar da, kendilerinden önce, geçmiş zamanda –her şeyin başladığı
zamanda– birinin hayal etmiş olduğu şeyleri yeniden yazan İskenderiyeli
şairlerdi.
|