Karanlık Göstergeler

Pietro Citati


Gérard Macé’nin düzyazılarında bize çekici gelen şey, zekânın, incelik, dinginlik ve endişenin (ilk kez Gérard de Nerval’in dile getirdiği Ile-de-France’a özgü, zarafet dolu ve bir o kadar yırtıcı o endişenin) bir karışımıdır. Ve Uyuyan Orman’ı, Macé’nin düzyazı şiirlerden oluşan kitabını okuduktan sonra bellekte kalan şey, göklerin ve cehennemin gölgeleri arasında çınlayan, benzersiz zenginlikte bir müzik, uyakların ve düşlerin yankılarla uzattıkları yavaş bir sesin müziğidir.
Kendini gizleyen bir yazar Gérard Macé. Hem göklerden hem yeraltından gelen bir müzik, Chateaubriand, Flaubert ve Proust’un mirasını devşirerek klasik bir biçim içerisinde taşlaşma yoluna gidiyor, ama bu harika düzyazıyı oluşturduğu anda, içinde bir şey isyan ediyor. Daha fazlasını istiyor, geçerliliği kalmamış, boşluktan ve kuş seslerinden ve ifadesini bulmamış düşüncelerden ibaret bir dil istiyor: Tıpkı Çince gibi, “adsız, sıfatsız, zamirsiz, fiilsiz, zarfsız, tekilsiz, çoğulsuz, erilsiz, dişisiz, çekimsiz, öznesiz, nesnesiz, temel cümlesi, yan cümlesi, noktalama işareti olmayan” bir dili arzuluyor.
Usta bir biçemci olarak Macé, bireyselliği içinde varolmak istemiyor ve kendisine kadar uzanabilecek yolları yavaş yavaş siliyor. Boşluğun asaletinden, asla doğrulanmamış bir önseziden başka şey yok. Orada burada birkaç dramatik itiraf, arkasına gerçek yüzünü gizlediği bir alıntıyı su yüzüne çıkarıyor: “Ey uğursuz düşünceler, bana ıstırap vermekten ne vakit vazgeçeceksiniz? Ruhum kendini yiyip bitirmekten ne vakit kurtulacak? Ve ne vakit kurtulacağım böylesi işkencelerden? Uykuyu arıyorum ve bulamıyorum; yakınlarımla konuşuyorum ama duymuyorlar beni; ışık istiyorum ve göremiyorum onu; yazmak istiyor ve engelleniyorum; ayağa kalkmayı deniyorum ve başaramıyorum; ruh dinginliğini yüceltiyorum ve beklemiyorum onu*. Belki Macé’nin kendisi de, bulamasa da arıyordur ışığı.
Eleştiri yapıtlarına gelince, Roma ya da Gökkubbe, Roma hakkında yazılmış en güzel kitaplardan biri. Aydınlık ve karanlık, gökyüzü ve yıkıntılar, cehennem ve cennet arasında asılı kalmış bir Roma; çeşmeler ve şimşekler, ırmaklar ve yangınlar, masallar ve yapmacıklar kenti... Ve Macé’deki derinlikli bilgi donanımı da, Nerval’deki gibi, gizlenmiş, oynayan ve işi deliliğe vardırana dek uyduran, şenlik fişekleri ateşleyen, melankoliye gömülmeden önce sedef renkleri ve ışıltılarıyla solgunlaşan bir bilgi dağarı bu.
Bu eleştirel, uzman işi üretim, anlatı temelli bir yapıt çıkardı ortaya (Üç Çekmece, Fortuny’nin Mantosu) ve yenilerde Son Mısırlı’yla gelişti. Benzerine pek rastlanmayan kitaplar bunlar, Plutharkos’un Moralia’sının, Montaigne’in Denemeler’inin son dalları: anlatı, deneme, biyografi, aforizma ve düzyazı şiir arasında bir yerde kalıyorlar. Macé görünürde uydurmacayı bir kenara bırakıyor ve temel izleğini büyük bir ustalıkla metnin kuytu bir köşesine yerleştiriyor. Burada zafer benzetme sanatının: İzleklerin çakışması, birinin açığa çıkarır gibi yaptığı bir sırrı gizleyen nakışlar ve kakmalar.
Mısır hiyerogliflerini yorumlayan Champollion, büyük doğa tasnifçisi Linné’nin ya da dişlerden yola çıkarak kentleri yeniden kuran Cadmos gibi “aklaşmış kemiklerle dünyaları yeniden kuran” Cuvier’nin soyundan geliyordu. Bir şifre çözücüydü. Bir cinayeti anlatmak ya da bilinçaltı ormanını aydınlatmak için silinmek üzere olan izlerden yararlanan Edgar Allen Poe ve Freud gibi, yeraltına gömülmüş bir uygarlığı keşfetmesi için ufacık işaretler yeterli oluyordu.
Yaşadığımız yüzyılın sonundaki kültürün neredeyse tamamını bu yorumculara ve onların kullandığı yöntemlere borçluyuz. Ama Macé’nin kitabında göstergelerin bu şekilde yorumlanması başlangıcından itibaren trajik bir sona yargılı. Yeni bilimin, otopsi yapabilmek için öldürmesi gerekiyor çünkü.
Kitabın ilk cümlesi de şöyle diyor: Champollion’un “okuma yazması yoktu”. Karanlık göstergelerin ardında, gerçek okurlar gibi, çakıllar arasından akıp giden bir sağanağı, ışıklarla aydınlanan bir ağacı ya da suyun dibinde kımıl kımıl oynayan bir balığı keşfedebilecek biri değildi. Oysa okumak, sonsuzca okumak ve kendi imgelemini serbest bırakmak bütün bir edebiyatın başlangıcıdır.
Gérard Macé ve kardeşlerinin sanatına yöneltilen alışılageldik itirazı biliyorum: “Edebiyattan başka şey değil”. Bu başka şey’in nasıl bir anlamı olduğunu bilmiyorum, ama bu sanatın yaşadığımız dönemi –İskenderiye dönemini– kusursuz bir biçimde yansıttığına kuşkum yok.
Çağımızın Plutharkos’ları, Aulu-Gelle’leri, tıpkı eskiler gibi, kitapları başka kitapların kıyısında yazıyorlar. Kopyalıyor, taklit ediyor, yorumluyor, eklemeler yapıp çeviriyor, kültüre, gönül gözü açılmış bir imgelemle, eskilerde aşkı ve elementlerin oyununu yüceltmiş aynı imgelem gücüyle saldırıyorlar. Goethe, Leopardi ya da Baudelaire de –bütün modern edebiyatın babaları–, onlar da, kendilerinden önce, geçmiş zamanda –her şeyin başladığı zamanda– birinin hayal etmiş olduğu şeyleri yeniden yazan İskenderiyeli şairlerdi.