Stessia yaşıyor, hissediyorum. Kahvaltıda verdikleri, üzeri ağır kokulu vıcık vıcık bir yağla sıvanmış, yarı yarıya yanık iki ekmek dilimini hiç dokunmaksızın tabağımda bırakıyorum. Yağlı yiyecekler içimi kaldırıyor. Neyse ki fazla yemek alışkanlığında değilim. Sigaramın yanında yudumlayarak içtiğim bir fincan sütlü kahve, karnımı doyurmaya yetiyor. Aceleyle üzerime birşeyler geçirip kendimi sokağa atıyorum. Dokundukları yerde silinmesi olanaksız izler bırakır, hiçbir zaman yokolup
gitmez kimi şeyler. Çoğunlukla yaptığım gibi, bunu da sorgusuz sualsiz
kabul ediyorum. Bir zorunluk bu, nesnenin doğasından gelen. Karla örtülü
bir vadide yürürseniz eğer, en uzaktaki tepelerden bile açık seçik görülebilecek
izler bırakırsınız ardınızda: Büyük beyazın üzerinde ufacık benekler.
Kar yeniden yağmaya başladığında, bu izler solgun gölgelere dönüşecektir
ve sonra, tıpkı ağır ağır sulara gömülen, kazaya uğramış bir gemi gibi,
bütünüyle silinip yok olurlar, gözden yiterler. Devinim durumundaki nesneler
için aşılması olanaksız bir engel oluşturur insan algısının uçuculuğu.
Yine de bu geçici algı parçacıkları belleğimizin derinlerine bir kez kaydedildiklerinde,
hep orada kalacaklardır artık. Bundan böyle maddeler dünyası değil, imgeler
dünyasıdır onların yeri: İçinde hiç de öncekinden daha az varolduklarını
söyleyemeyeceğimiz bir dünya. Bir kez bildiğimizi bir daha bilmemek elimizde
değildir çünkü. Yıllar önce dingin bir akşamüzeri, yaşlı bir adamın bana söylemiş olduklarını anımsıyorum: Tek bir gerçek yoktur, çeşitlidir gerçek. Her söylenenin ardında çarpıtılmış, yer değiştirmiş, dahası belki karşıtına dönüşmüş, yalıtılarak ele alındığında doğru olsa bile o anki bağlamla ilişkisiz, bulanık bir resim bulunabilir, yanıltıcı. Öyleyse ne doğru ne de yanlış hanesine çarpı koyabiliriz yürek rahatlığıyla. Geriye kalan ise, dikkatli, titiz, yansız bir olasılık hesabıdır yalnızca. Sokaktaki eski taş yapıların, ışıltılı vitrinleriyle mağazaların önünden hiç durmadan geçip gidiyorum. Hava soğuk olmasına karşın, mavi bir gökyüzündeki uzak mı uzak bir güneş her yanı pırıl pırıl aydınlatıyor. Güneşli havalar içimi sevinçle doldurmuştur hep, nedensiz yere, biliyorum, ama bu çocuksu başıboşluk, sorumsuzluk hoşuma gidiyor. Birlikte olduğumuz son kışı anımsıyorum, o bir kerecik bile güneş yüzü göremediğimiz uzun kışı: Yalnızca yağmur, keskin bir ayazla birlikte gelen, ve bulutlarla kaplı gri bir gökyüzü. Kent merkezine yakın bir mahalledeki köhne bir apartmanın çatı katında,
kapı ve pencereler kapalı, perdeler sımsıkı çekili, dış dünyayla ilişkisiz,
günler boyu paylaştığımız o som yalnızlığa gömülü olarak yaşayışımızı
nasıl unutabilirim ki? Daha önce hiç böylesine yalıtmamıştık kendimizi
çevremizden. Kitaplar, müzik, içki, sigara ve hemen hemen her tür uyuşturucu,
yaşamımızı kaplayan yegâne şeyler olmuştu o hiç bitmeyecekmiş gibi gelen
kış boyunca, ve tabii bir de birbirimiz. Ancak geceyarısından sonra çıkardık
dışarı kentin pırıl pırıl ışıklarını görmek için, artık boşalmış olan
sokaklarda kovalamaca oynardık. En sevdiğimiz oyundu karanlığın kişiliksizleştirdiği
bina yüzlerinden oluşan o dev labirentte yolumuzu yitirinceye dek başıboş
dolaşmak. Sonra, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte loş mahzenlerine kaçışan
hayaletler gibi, günün ilk metrosuna atlayıp o karmaşanın içinde gerilerde
biryerde bıraktığımız güvenli sığınağımıza dönerdik. O zamandan beri her
gittiğim yerde o eski duyguyu yakalamaya çalıştım hep, tıpkı şimdi yaptığım
gibi, tanımadığım kentlerin tanımadığım sokaklarını adımladım gece ve
gündüz, boş yere. Vitrinindeki kitaplara göz gezdirdiğim bir sahafta, camın öte yanındaki maun masanın arkasında oturmakta olan genç satıcıyı deneyici bakışlarla inceliyorum: Kalemi elinde tutuşu, gövdesini geriye döndürerek arkasındaki rafta duran bir kitaba uzanması, yere düşürdüğü silgiyi almak için bacağını hafifçe yana açarak eğilmesi... Bu genç gövdedeki kasılma ve gevşemelerin neye benzeyebileceğini kafamda canlandırmaya, onu şu anda yapmakta olduğu işle ilintisiz, bambaşka durumlarda görmeye, bir bakıma onun kendisine özgü anatomisini, tensel topografyasını, indirgenemez özünü kavramaya çalışıyorum gözlerimi kısarak. Böylece onu boş bir kâğıt üzerinde yakalamak, titizlikle inceleyerek yeniden yaratmak ve sonra da belli bir ulama sokmak mümkün olabilir. Stessia ile oynadığımız bir oyun bu. Perdeleri sıkı sıkıya çekili evimizde, bir odadan ötekine geçerek birbirimize saatlerce çırılçıplak poz verişimizi, karakalem portreler halinde resim kâğıdı üzerinde saptadığımız bu anlık duruşları uzun uzun inceleyişimizi, her resmin sanatsal değeri hakkında büyük bir ciddiyetle eleştirilerde bulunuşumuzu ve sonra da yaptığımız bu çocuksu çılgınlığa gözlerimizden yaşlar gelinceye dek gülüşümüzü anımsıyorum. Artık herşey öyle uzak, öyle geri dönülmezcesine uzak geliyor ki... Yalnızca araya giren onca zaman değil, ama aynı zamanda da onca yer ve onca insan ulaşılamaz kılıyor on yıl öncesini. Bir romanın daha önce okunup geçilmiş bir yerine dönemiyoruz, ardından gelen satırların biliniyor olması engelliyor bunu. Tıpkı ilk kez Stessia’nın başlattığı başka bir oyunda, ad değiştirme oyununda olduğu gibi, daha önce kullandığımız hiçbir adı bir daha kullanmıyoruz. Gündelik yaşantımızın bir parçası, durulup dinmek, uslanmak bilmeyen yaratıcılığımızın doğal bir uzantısı haline getiriyoruz bunu. Birbirimize kısa notlar yazdığımızda, yeni birisiyle tanıştığımızda, bir yere baş vurmamız, adımızı bırakmamız gerektiği zaman ya da yabancıların arasında birbirimizi çağırırken, gizli bir suç ortaklığıyla başka başka adlar kullanıyoruz hep. Az duyulmuş, özgün, çarpıcı adlar buluşlarımız. Anıştırma yüklü, söylensel ve tarihsel adlardan yararlanıyoruz ya da yabancı bir dildeki hoşumuza giden ve anlatmak istediğimizi kısa yoldan ama hep çift anlamlı bir biçimde ifade eden sözcükleri bozup uyduruk sözcükler türeterek olmadık adlar takıyoruz birbirimize. Kimi kez daha da ileri götürüyoruz işi ve hem kendimize hem ötekine karşı cinsten birer ad seçiyoruz inadına ya da o anki adlarımızı değiş tokuş ediveriyoruz hınzırca bir göz kırpışla. Bu gizli oyunun sırrına erebilen yegâne kişiler olarak çevremizdekilerle alay etmek, yalnızca bize ait bu içrek bilgiden yoksun olan sıradan ölümlüleri bilisizliklerinden ötürü küçümsemek ve böylelikle onlardan ne denli üstün olduğumuzu hissetmek delicesine hoşumuza gidiyor. Bir süre sonra öyle bir an geliyor ki, kimin kim olduğunu neredeyse unutuyoruz artık, yüzlerce kez değiştirdiğimiz adımızın, kimliğimizin, cinsiyetimizin bir anlamı kalmıyor. İlk önce konuşmamız, sözcük seçimimiz, vurgularımız ve ses tonumuz, ardından mimik ve jestlerimiz birbirine benzemeye başlıyor. Kimbilir kaç kez takas ettiğimiz adlarımızla birlikte, kimliklerimizden, cinsiyetlerimizden, benliklerimizden kırıntıların, parçaların, zamanla ulamların bütün bütüne ötekine geçtiğini, kişiliklerimizin örtüşmeye başladığını hissediyoruz. Birden kentin hiç tanımadığım bir yerinde buluveriyorum kendimi. Yıllar
öncesinden uzanan bir içgüdüyle sokak adlarını izleyerek, sanki bir düşteymişçesine,
doğru olduğunu düşündüğüm yönde ilerliyorum. Az sonra yine bildik işaretler,
tanıdık köşeler, belleğimde yer etmiş sokak ve dükkânlar birer ikişer
sökün etmeye başlıyor. Yeşil beyaz çizgili tentesini çok iyi anımsadığım
bir pastacı dükkânının önünden geçiyorum.
|
||||