Virginia Woolf’un Kayıp Defteri

Kaya Genç


Virgina Woolf 1941 yılında öldükten sonra kocası Leonard eşinin tüm defterlerini, günlüklerini ve mektuplarını daktilolara yollayarak, basılmaları için temize çektirtti. Daha sonra da eşinden geriye kalanları sattı; ancak defterlerden birisi esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Henüz geçtiğimiz yıl bulunan bu defter, Doris Lessing’in zihin açıcı önsözüyle 15 Temmuz’da yayımlandı. Anlaşılıyor ki Woolf’un gözlemlerini ve sıkıntılarını içeren bu kâğıtlar bir unutkanlık sonucunda edebiyat tarihinin karanlık sularına gömülebilirmiş de.

Leonard Woolf’un eşinin defterlerini daktilo etmesi için tuttuğu kişilerden birisi Teresa Davies’di. Bu genç kadın, 1968 yılında Profesör Tony Davies’le yeni evlenmiş ve Wales’da sakin bir hayat sürmeye başlamıştı. Çeşitli daktilo işleriyle para kazanmaya uğraşan Davies’in gelir kaynaklarından biri de Leonard Woolf’du. Aynı yıl kahverengi kâğıtlarla dolu bir defter eline geçti genç kadının ve daha çalışmaya başlayamadan Leonard hastalandı ve en sonunda öldü. Teresa Davies defteri ne yapacağını bilemedi, onu bir çekmeceye sıkıştırdı. Ve çift bir daha taşınana kadar, yani geçtiğimiz yıldan önce, Virginia Woolf’un okurları ve akademisyenler için gerçek bir heyecan kaynağı olan notları tozlu bir şekilde uzun uykusunu sürdürdü.

Brighton’da Sussex Üniversitesi kütüphanesinde ‘özel koleksiyonlar’ bölümünde temmuz ayı boyunca sergilenen defter Hesperus Press tarafından 15 Temmuz’da yayımlandı. David Bradshaw’un editörlüğünü yaptığı kitap için yayımlandığı gün British Library’de Doris Lessing’in de katılacağı bir söyleşi düzenlendi. Anlaşılan, “1910 Aralık’ında insan doğası değişti,” diyerek modernist edebiyatın Proust ve Joyce’la birlikte öncülüğünü yapmış ve yeni bir insan tanımı önermiş olan Woolf üzerine keşifler sürecek: kâşifleri keşfetmenin heyecanıyla.

....

Virginia Woolf'un 1909 yılında tuttuğu defterden

Yahudiler
İnsan Bayan Loeb’in nasıl olup da zengin bir kadın haline geldiğini merak ediyor. Bir tesadüfe benziyor bu; bir tezgâhın ardında da çalışıyor olabilirdi pekiâlâ. Süslü oturma odalarında büyük bir ateş yanıyordu. Loeb şişman bir Yahudi kadın, 56 yaşında (kendi kendine iltifat etmek için söylüyor yaşını) kalınca bir cilde, halsiz gözlere ve öne düşmüş saçlara sahip. Bize köpek gibi yavşadı, dalkavukluk etti ve yaltaklandı ve bunu kelimelerinin keskinliklerini silen ve düşen bir ritme sahip bir sesle yaptı. Sanki kendini konuklarıyla yüceltmek ister gibiydi ve onlar tarafından tekmelenmeyi bekliyordu. Böylece masada herkesi yemeye zorladı ve boş bir tabak görünce korkuverdi, konuğunun kendisini eleştireceğini zannetti. Yemeği ise, elbette, yağ içerisinde yüzüyordu ve iğrençti.
Kasvetli ve entelektüel bulduğu bana ve canlı ve işvebaz olduğunu düşündüğü Bayan Timothy’e uysun diye dalkavukluğunun tonunu ayarladı. Bana açık havada yaşadığı keyiften (düzenli olarak arabasını kendi sürüyormuş), “yalnız bir kadın için kitapların arkadaşlığı”ndan (ve yine de haftada yalnızca bir defa tek başına yemek yiyormuş), beyaz yatak odasından ve buranın çıplak duvarlarından ve açık pencerelerinden bahsetti. Bayan T’yle orkestradaki yüz adam ve şişman kolları ve oğlu Syd üzerine şakalaştı. Meselenin aslı neydi, merak ediyorum? Onun kurnaz bir iş kadını olduğunu düşünüyorum, gün içerisinde şehir insanları arasında dolanıyor; “gençler” bayağı damak zevkini tatmin ediyorlar; popüler olmayı istiyor ve popüler de, muhtemelen, kendi kaba yöntemiyle, kibardır da. Bana oldukça basit, pek az gizli ve çok tatsız göründü.

Bayan Reeves
Onunla dün gece akşam yemeğinde tanıştım. Koyu renk saçlı, oval suratlı, ufak ağızlı bir kadın; üst dudağına kalemle bir çizgi çekilmiş. Bana annesi yılan olan kızı hatırlatıyor. Yılandan birşeyler var onda. Gözleri büyük değil ama çok parlaklar, ela renginde. Sürekli öne eğiliyor, sanki uçacakmış gibi; vücut yapısı ve duruşu gayretli bir ilgiye sahip ruhunu gösteriyor. Sessiz olduğunda, düşünüyor – gözlerini bir noktada dikkatle bekletiyor. Kendini kolaylıkla ortaya dökerek, neredeyse sürekli olarak konuşuyor – ama sıradan birşey söylemiyor hiç. Konuşması hemencecik toplumsal sorunlara kayıyor; kuru bir gösterişle değil, ama çok kolay anlaşılır ve kuvvetli bir açıklayıcılıkla. “Şöyle düşünüyoruz...”, “böyle buluyoruz” vesaire; sanki ulusun düşünen kısmı adına konuşuyormuşçasına. Beni en çok enerjisi çarptı – ve bilgiç olmayışı.
Zevkinin ve içgörüsünün iyi olmadığını düşünüyorum; insanları tanımlarken alelade cümleler kullandı ve biraz ucuz bir bakış açısıyla konuştu. İnsan da olmaya kararlı gibiydi; insanları sevmeye, aptal olsalar da.

Hayatın bir görünümüne yoğunlaşması ve buna ilgisi bana onunla ilgili en fevkalâde şeyler olarak göründü; bu enerjiyle insan kapasitesi yeterli olmasa da çok şey yapabilir. Bir gize sahip değil o; ve geri çekilen, fikirlerini öne sürmeye boşveren kişilerin çekiciliğinden de yoksun. İnsan onu hep uçarken canlandırıyor; herşeyi kucaklamaya o kadar azimli ki, çuvallıyor.

İngilizceden çeviren: K. G.