Tekrarın Şiiri

Murat Alpar


Danimarka’daki Kuzey Dilleri ve Edebiyatları Enstitüsü doçentlerinden Lotte Thyrring Andersen, Jörgen Gustava Brandt’ın 1997 yılında yayımlanan Şiirler 1946-1996 adlı 1180 sayfayı dolduran 3 ciltlik seçkisini, “Gustava Bradt şiirinin her bölgesini kucaklayan bir yapıt” olarak nitelendirmektedir. Thyrring Andersen’e göre bu seçki Brandt’ın konumunu, hem “İskandinav Ülkeleri’nin en büyük şairlerinden biri”, hem de “çağımız edebiyat ortamında bir outsider” olarak saptamaktadır.
J. G. Brandt’ın yazarlığı üstüne bugüne dek yazılanların en kapsamlısı olan ve Tekrarın Şiirinde Gerçeklik Algılaması Üzerine Bir Araştırma adını taşıyan, Lotte Thyrring’in (bu yazıdaki alıntıları da içeren) bilimsel çalışması bugünlerde yayımlanacaktır.

Lotte Andersen, kitabında, edebiyat tarihlerinde sık sık karşımıza çıkan yenilikçilik tanımlarını değerlendirerek, bunların yenilikçiliği “dış gerçekliğe kapılarını kapamış, dilsel olarak kendi ekseni çevresinde dönen bir bireycilik” diye tanımladıklarını belirttikten sonra, Brandt’ın şiirinin “bir başka yenilikçilik” olduğunu söylemektedir: “...Brandt’ın şiirinde en önemlisi, diyalogtur. Birey ile Dünya arasındaki etkileşim ve karşılıklı konuşma, Brandt’ın çok yönlü yazarlığının eksenini oluşturur. Brandt’ın şiiri, programlar ve ideolojilerden değil, şairin kendi koşullarından çıkış yaparak gerçekliği yansıtmaya çalışır. Brandt, araştırmacıların ve eleştirmenlerin, şairleri kapatmaktan hoşlandıkları kafeslerden hiçbirine sığdırılamaz.”

Lotte Thyrring, tekrar-kavramını kullanarak Brandt’ın şiirinin, hiç durmadan ve her seferinde yeni bir biçimde, gerçekliğin varolduğunu vurguladığını saptıyor ve şunları yazıyor: “Böylece Brandt’ın gerçekliği algılama biçimine, yenilikçiliğin dünyasız, ben-merkezli anlayışıyla bir hesaplaşma olarak bakılabilir. Ama yaklaşım ve dilsel bilinç yönünden, yenilikçiliğin kendi koşullarında gerçekleştirilen bir hesaplaşma.

Jörgen Gustava Brandt şiirlerinde tin ile teni birleştirmiştir. Bir yandan dil ile yazıyı yenilikçiliğin algılama aracı olarak kabul etmekte, öte yandan gerçekliğin şiirde yoğun bir biçimde tekrarı ile soyutluğu ve uzaklığı yenmektedir.” Lotte Tyrring, Brandt şiirinin küresel boyutuna dikkati çekmekte, bu şiirdeki dinsel örgünün günlük yaşamı kapsadığını vurgulamaktadır. Sonuç olarak da şunları yazıyor: “Böylece Bradt şiirindeki tekrara eytişimsel bir algılama gözüyle bakılabilir. Tekrarlanan diyalog, gerçeklik ve zamanla –anımsanan ve umut edilenle– şiirde dilsel olarak yeniden yapılan karşılıklı bir konuşmadır. Ama aşk yoksa, yakınlık yoktur, dolayısıyla gerçeklikle diyalog da yoktur. Öyleyse ‘tekrar’ eninde sonunda ‘aşkın tekrarı’ ile eş anlamlıdır. Bu ise, aynı zamanda, çağımızda aşkın içinde bulunduğu güç koşulların bilincinde olmanın bir ifadesidir. Çağdaş insanın soyutlamaları ve kendisini algılama biçimi, yakınlık olanağını engellediği için, gerekliğin dilsel olarak –defalarca– tekrar edilmesi gerekir ki, gerçekliğini ve yakınlığını korusun.”

Jörgen Gustava Brandt’ın şiirlerinde doğa ile kültür kolayca metne karışır; bu şiirlerdeki doğa görünümlerinin kaynağı çoğunlukla sıradan görüngülerdir. Eski zamanların ve başka kültürlerin şiiri ise, çağrışımlar yoluyla, doğal bir biçimde Brandt’ın şiirlerine katkıda bulunur. Böylece “ben” ile “dinsel/gizemci sanat ve kültür tarihi” arasındaki karşılıklı konuşma, merkezi oluşturur. Bu durumda, diyalog gittikçe daha geniş bir gerçeklik bölgesini kapsamına alır: optiğin ve ufukların bu genişlemesi de Brant’ın şiir evreninde ortaya çıkan yakınlaşmanın sınırsızlığını vurgulamada etkisini gösterir. Jörgen Gustava Brandt şiirinde görülen, sıradan olanın gizemi konusunda ise Lotte Thyrring şu belirtmeyi yapıyor: “Şişeler, pipolar, evler ya da ağaçlarla konuşmak olanaklı mıdır? Hayır, dünyaya böyle bir yaklaşıma genelde hiç de alışkın değiliz, çünkü düşünme biçimimiz, gerçekliğin yalnızca kafamızdaki gerçeklik tasarımından çıkış yaparak anlaşılıp, tanımlanabileceği görüşü ile koşullandırılmıştır. Kendimizi merkez olarak algılıyor, dünyayı da tasarımlarımız için bir nesneye dönüştürüyoruz. Çevremizdeki dünyayı, bizimle aynı düzeyde, konuşulabilecek bir varlık olarak kabul etmeye eğilimli değiliz. Ama Brandt işte tam da bunu yapıyor. Bunun anlamı şu ki, Brandt’ın gizemciliği, pek çok yönüyle, bu kavramının genel olarak anlaşılma biçiminden çok farklı. Çünkü Brandt’ın gizemciliği hem açık hem de dışa dönük: Bu gizemcilik ‘ben’i ve ‘dünya’yı (ve ‘başka insanlar’ı) çıkış noktası yapıp ben, sen ve dil arasındaki etkileşimi anlatma girişimi olarak kendini gösteriyor. Şairin gençlik şiirlerinden ‘Fırtınaya Tutulmuş Kerubus’ta olduğu gibi:

Bana bakıp kendini tanıyor gece...
Kendinin dans ettiğini görüyor içimde dans eden söğüt...
Buraya bakınca kendine bakıyor küçülen ay...
Gören, şarkı söyleyen havayla deniz, –kendilerini görüp
dinliyorlar büyülenmiş gibi...

Burada söz konusu, ben ve doğanın bir olması, ben’in insana özgü her şeyden vazgeçip kendini doğaya adaması değil, ama doğanan ben’e göre başkalığını ve yabancılığını koruduğu bir düzeyde, ben ile doğanın buluşmasıdır. Ben ile doğa arasındaki bu eşit ilişkisinin yeniden kazanımı, aynı zamanda, dilin aşkın bir yaşantıyı sağlama yeteneğinin yeniden kazanımıdır.

... Bu, dilin kendi zamanı ve tonunda gerçekleşen, uzak ve yakınla ‘tekrarlanan buluşma’, Brandt’ın sanat yönteminin belirleyici özelliğidir. Şiirin sözcük ve deyimleriyle, zamanın ve yaşamın yeniden yakalanışı, şairin gerçeği derinden kavrayışının bir ifadesidir: Yitirme yaşamın temel koşullarından biri olduğuna göre, yaşanan her an yenidir ve dünyayı görüp duyumlayabilen kişi için büyük bir anlam taşır. Brandt’ın şiiri, işte, gerçeklik dediğimiz müzik kompozisyonunu oluşturan boyutlar, duyumlar ve binlerce an ile yapılmış uzun bir konuşmadır.”

Not: Bu yazıdaki alıntılar ve değerlendirmeler bütünüyle Lotte Thyrring Andersen’in sözü geçen çalışmasından alınmıştır. Bu çalışma henüz Danimarka’da yayımlanmamışken, bana kullanma izni verdiği için Lotte Thyrring Andersen’e teşekkür ederim.