Martin Stone, Kitap Avcısı

Peter B. Howard*


Steven ile ben, kendisi henüz yaşarken Martin Stone’u ve aynı zamanda Martin’in mesleğini da onurlandırmak istiyoruz. Kitap avcıları pek hatırlanmaz, ender övülür. Antika kitap ticaretinin geleneksel yapısında, beslenme zinciri alt uçta bir avcı ya da koşucu ile başlardı, duruma göre yerinde tutulurdu. Tanıdığım ilk kitap avcısı bizim Willard’dı, Oregon, Portland’da (oturmakta olan) Preston McMann’ın karşısında, o günün hasılatı kitaplar yığınlar halinde yerde, ayakta duruyordu. O zamanlar bile, 1960’larda, tanesi yirmi beş sent, elli sent, ya da bir dolardan çeşitli kitap yığınları oluşturulurdu. Bir defasında Willard, Mac’ın üç yüz dolar verdiği bir kitap bulmuştu.

Ben, 1960’ta, Berkeley’de Moe’s adına karton kapaklı kullanılmış kitap toplamakla başladım bu işe, biz kitap avcıları nitelikli karton kapaklı kitaplar için liste fiyatının peşin yüzde otuzunu (ya da kitap olarak yüzde kırk beş) alırız. Ben Moe’ya bağlıydım; avcılar satıcılara bağlıdır. Açık bir dükkânı olan her satıcı avcılarla karşı karşıyadır. Birçoğu çalışkandır, işten yılmaz, sebatkârdır; çok azı yeteneklidir. Genellikle pek hareketli değildirler, ya da verimsiz alanları vardır, rekabet pek yoktur, hevesleri çabuk kırılır. Bütçeleri hep dar, alıp hemen satmak isterler. Başarılı dükkân sahipleri, kitap avcılarıyla ilişkilerini sürdürmek zorunda olduklarını bilirler; belli bir miktarı almak zorundadırlar. Fakat orta halli avcı ile antikacı arasındaki bu ilişki, bir tarafın öteki tarafa üstünlük derecesine göre etkilenir.

Avcılık işini ciddiyetle ve başarılı olarak yapan tanıdığım bazı insanların mesleklerini sürdürdükleri sürece araba kullanmamaları ya da araba kullanmayı bilmemeleri beni her zaman çok şaşırtmıştır. Aklıma ilk anda David Sachs, Larry Moskowitz, Eric Korn, Peter Jolliffe ile Ian Jackson ve tabii hiç araba kullanmamış olan Martin geliyor. Martin, onunla ilk karşılaştığımda, ikinci karısı ve küçük çocuğuyla Cannon Street Road’da yaşıyordu; 1976’da filan olmalı, çünkü bir müzisyen olarak etkin değildi artık (onun bir müzisyen olduğunu nerden bilebilirdim!). Her zaman bere takardı, bu yüzden tepesinde saç olmadığını da bilmiyordum. Yirmi yıldır gözü gibi baktığı M.P. Shiel koleksiyonunu sattı bana. Martin on yaşında başlamıştı kitap toplamaya, fakat F. Neville’in bir yıl önce satın almış olduğu değerli bir yığın kitabı yatağının altında tutamazdı. Martin, o zaman da şimdiki gibi, postanelerden dehşetli korkardı (uçakları saymazsak tabii), söz konusu kitapları Neville’e henüz göndermemişti, fakat dostlarına ve müşterilerine, o zaman da şimdiki gibi, sadıktı Martin ve sonunda Neville kitaplarına kavuştu. Martin yaklaşık 1972’den beri kitap satıyordu, belki de bu işe zorla itilmişti. 1976’da kendini tamamen bu işe verdi, müzikten çekilmesine neden olarak Punk’ı gösteriyordu: “Yaşlı bir piçtim, başka ne yapabilirdim?” 1979’dan beri, hakkında herkesten çok şey bildiği ilk fantastik ve bilim kurgu eserler üzerine kataloglar çıkarıyordu. Bugün bile o kataloglanmış kitapların bazılarının üzerinde, baştaki ya da sondaki boş sayfaların üst köşesinde Martin’in kurşunkalemle minik harflerle ince ince yazdığı yorum görülebilir, tabii yeni sahibi silmemişse. Şanssız kitapçı dükkânından önce, pazar olduğunda Camden Pasajı’nda tezgâh açardı; dükkânı 1982’de açtı, 1985’te kapadı, en meraklı ve inatçı, fırsatçı alıcılarını bekleyen, bir arkadaşla paketlenmiş ve depolanmış kitaplar vardı dükkânda. O partiyi ilk gören ben olsaydım! Elimi çabuk tutmalıyım! Martin France köyünde ikinci kez bir dükkân deneyiminde bulunmayı düşünüyor (“yukarda on iki bölmesi olan seksen metrekarelik bir yer!”).

O zamanlar Martin tren ve otobüsle hafif seyahat ederdi [Drif trenle ve üzerinde dikkatli değişiklikler yapılmış bisikletle giderdi], dışarı gidiyorsa, iki elinde değişik büyüklükte birbiri içine sokulmuş yedi (yoksa dokuz mu?) kumaş valiz olurdu. Bir ya da iki seyahat dönüşünde karşıladım. Gerçekten de, Martin’i tanıyan her dağıtıcı o sırada orada olmayı ister, çünkü olağanüstü gözü, üstün bilgisi vardır onun; hiçbir fiyat onun gözünü korkutmaz. Kitapları hep elden çıkarırdı, çünkü sermaye denen şey yoktu onda, hiç olmamıştır, olamazdı da. Martin’in bir sürü alışkanlıkları vardır: tütün, LSD, kokain, kadınlar, şarap –bana kalırsa, bunlardan herhangi birinden vazgeçebilir, ama kitap peşinde koşmaktan, asla! Ne kazanç getireceği önemli değildir, ilerki günler önemli de olabilir bu kazanç, yarın bütün parasını kitaplara yatırmak zorunda olduğunu bilir ve söyler de. Fakat, Londra ve Berkeley’deki birçok tanınmış ve sıkıntıda kitapçıların (eski bir ILAB Başkanı da içinde) aksine, ertesi gün heyecan verici kitaplar bulamayacağını düşünmez, düşünemez. Tanıdığım en ağzı sıkı kitap adamıdır, özsaygısının ve neşesinin bir ölçüsüdür bu.
Bir sonraki Londra gezimde, uzakta, Kings Lynn’ın bir ucunda oturan ve aklın alabileceği en geniş C.S. Forester koleksiyonu olan Londralı bir taksi şoförüne gönderdi beni. Satın aldım koleksiyonu. Kitaplar hakkındaki bilgisi, aynı zamanda kendisinin değerlendiremeyeceği fırsatları paylaşmadaki cömertliği Martin’in en tipik niteliğidir. Son günlerde, önde gelen Londralı iki kitapçıyı Paris’te bir arka odaya gönderdiği, orada iki Tropik’in ilk baskıları da içinde, Henry Miller’in Raymond Queneau’ya imzaladığı birçok kitabı yirmi bin pound’a satın alındığı biliniyor. Alıcılar kendileri de gidebilirlerdi oraya, belki de gidemezlerdi. Martin’den bir gün kendilerine önderlik etmesini istemişler ve güzel bir öğle yemeği ısmarlamışlardı. Martin çok kez meslektaşlarına temiz durumda ilk baskı Edward romanları bulmuştu, tanesi beş pound’a.

İngiltere’de arabayla kitap satın alma gezileri yapabileceğimi düşünecek kadar uzun kaldığım ilk kez, Martin’in bana eşlik etmesini kafaya koydum. Bütün masrafları ben ödeyecek, ne harcarsam yüzde beşini ona ödeyecektim, üstelik istediği kitapları kendisinin alıkoymasına ses çıkarmayacaktım. Bir gün kendimizi küçücük bir dükkânın caddeye açılan ağzında bulduk, bloklar arasındaki bir arsanın altında hemen geniş mahzenlere inen merdivene açılan bir kapısı vardı, sımsıkı paketlenmiş milyonlarca kitabın bulunduğu söyleniyordu orada. Martin ne yapıp etmiş, içeriye kimseyi sokmayan yönetici mal sahibini daha derinlere inmeyeceğimizi söyleyerek yalnızca basamaklardaki kitaplara bakmamıza razı etmişti. Mal sahibinin bir anlık duruşlarını fırsat bilerek içerisini hallaç pamuğu gibi atmış, bir saatlik bir eşelenmeden sonra, William Trevor’ın çok az bulunan (Trevor’ın her kitabının ön sayfasında görülen yayınlar listesinde kayıtta olmayan) ilk kitabı A Standard of Behaviour’ının şömizli kusursuz bir kopyasıyla ortaya çıkmıştı. Bu yer altı kitap deposu o günden sonra buharlaştı.

Kibar, ufak tefek, uyumlu bir adamın küçük bir kasabada bir çamaşırhanede kitapları vardı. Pencere camları boyalıydı; raflar çok yüksek ve tıka basa doluydu, koridorlar dar ve taşlarla örtülüydü. Bir merdiven cam kapaklı bir kitap dolabını kapamıştı, bu yüzden üçümüz (Martin, Eric Korn ve ben) arka arkaya dizildik, zincirin ucunda bir el dolabının sağdaki camlı kapısını zorla açıp içeri uzanıyor ve incelemek için geriye bir kitap uzatıyordu. Dolapta çok eski kitaplar bulunuyordu. Martin’in en hoşuna giden avlardan biri oldu bu, oraya götürdüğü ilk kimselerdik biz, hiçbirimiz bir daha gidemedik oraya. Dükkân sahibi bizim ziyaretimizden kısa süre sonra öldürüldü.

Birçoğumuzun aksine, Martin yıldırmaya çalışmaz. Kitap satıcılarını korkutmazdı, nerede kaldı en masumları. Bu yüzden, her yerde iyi karşılanırdı. Ne tehlikeli ne de zararlı biri gibi görünürdü. Bir gün Londra’dan doğru Lancashire’da Preston’a yola çıktık, aslında Halewood & Sons götürdü bizi oraya. Solda merdivenlerle yukarı çıktık, bir sürü sıradan kitabın yanından geçtik, sonunda bir odaya girdik: bütün kitaplar göğüs hizasında diziliydi, bir kitap denizi, dünyadaki en büyük renkli resim stoğu. Bize yol gösterenler bütün uyarıları ağır bir aksanla yaptığı ve ben bir tek kelimesini bile anlamadığım için, Lily Kitaplığının istek listesi üzerinde çalışmakla yetindim, fakat sadece Andrew Lang’ın peri masalı kitaplarını buldum, ihtiyacım vardı bunlara, her birine 35 £. verdim. Uzun bir sabah oldu, hemen hemen hiçbir şey almamıştık, ama Martin acele etmemizi söyleyip duruyordu. Önce 3500 tane John Camden Hotten kitaplarında durakladık, sarı kapaklı, özenle sıralanmış ve hiçbiri satılık değil. Tavanı çökmüş bir kilisede sımsıkı paketlenmiş 100.000 Viktoryen ve Edwardiyen roman mezarlığına göz gezdirdikten sonra doğu kuzey doğuya, Whitby’ye (bu demek, bütün bir ulusu geçip!) devam ediyoruz, yaşlı bir beyi, Tony Hattersley’i ziyaret etmek üzere – ne yazık ki ölü şimdi! Hattersley, sanıyorum çalınmış kitaplar aldığı için bir yılı hapiste geçirmişti, ama şimdi ileri yaştaydı ve tabii emekliydi. Martin daha önce gitmişti oraya, ama yol kolay bulunmuyordu. Whitby’de yaklaşık tahmin edilen noktada, daracık ana yoldan birçok araba yolu ayrılıyordu, biz birine girdik, Hattersley’in adın bile duymamış olan bir hippi çiftinin oturduğu bir araba barınağına ulaştık. O zaman hemen onun yanındaki araba yoluna girdik, gittik, gittik, çeyrek mil sonra güzel bir bahçede bir kitap yığınına düştük. Tony Hattersley daha önceden haber vermediği için Martin’i defalarca azarladı; yukarıdaki kitap odalarına birer birer girmemize izin verildi. Saat öğleden sonra 4.30’tu, 6.00’da oradan ayrılmak zorundaydık, dışarda bir yemek sözü vardı çünkü. Birçok kez girip çıktık odalara, deniz bölümünde iki ciltlik, iştah açıcı bir takım buldum. Fakat yirmi metre öteden elimde görür görmez, Hattersley kükredi, “Yoo, hayır, adamım, onu alamazsın; Scoresby’nin o biliyorsun, burası da Scoresby’nin evi biliyorsun, yerine koy onu.” William Scoresby’nin Account of the Arctic Regions’ının (1820) ilk baskısıydı, orijinal ciltli, iyi durumdaydı. En yukardaki odada çağdaş ilk baskılar vardı, Andrew Lang’ın bazı peri masallarını buldum, 35 £ etiketli. Bütün bir günlük çabadan sonra yine de bir şeydi, hepsini topladım, ama alt basamakta oturmuş beni bekleyen Tony, ilk kez içeri girdiğimizde ettiği tehditleri yerine getirerek her birini yeniden fiyatlandırıp yüz pound’a çıkardı, kitapların üzerine basılı fiyatlar, geçen yıla ait olduğu için bu yıl yeniden değişime uğramak zorundaydı. Hemen ardından eliyle minyatür bir Spitfire oyuncağı gösterdi, ne zamandır elinde bulunuyordu, geçen hafta Sotheby’de aynı uçağın bir başka kopyasının bin yedi yüz pound getirişine birlikte şaştık. Daha sonra, o günlerde yapılan bir mezat katalogunu elinde sert sert sallayarak, bugünlerde mezattaki bütün silahların kendisininkiler yanında ne kadar uyduruk şeyler olduğunu itiraf etti bize: bize göstermişti bunları, ayrıca, teneke ve kurşundan askerlerden oluşan iki on sekizinci yüzyıl ordusu vardı, yemek masasının üzerinde karşı karşıya dizmişti bunları. Oturma odası çepeçevre kitaplarla doluydu, orijinalinin hemen yanında duran taklit bir Blaeu atlası. Dracula’nın iyi bir baskısı yerinde duruyor, onun yanında Richard Marsh’ın güzel bir The Beetle kopyası. Kontluğun topraklarının bulunduğu kasabaydı burası, ne de olsa. Daha sonra bir yerlerden Mrs. Hattersley göründü, çaya kalmamızı rica etti. Saat dokuza ya da biraz daha geç saata kadar kaldık, Walter de la Mare’a belki yüz pound harcadım. Tony bizi yolcu ederken Martin’e gelecek sefer önceden haber vermesini söyledi, bizi Whitby Inn’e çıkarabilirdi o zaman, ve bizden kasabada koruma altında tutulan ünlü buharlı motoru görmemizi rica etti. Bir tek günde, Midlands’in iki büyük baronunun, yarım yüzyıldır bölgelerindeki bütün kitapları denetimleri altında tutan iki insanın evini ziyaret etmiştim. Daha önce hiç böyle kitaplar görmemiştim, gerçekten de ondan sonra bu kadar kitabı bir araya toplanmış görmedim. Martin’in sayesinde.
1985’te, Bill Matthews, Susan Biltcliffe ve ben kalabalık ve duman içinde bir Londra kulübüne gitmiştik. Herkes ayaktaydı, herkes kırklarının üstünde yada daha yaşlıydı. Bir yeniden buluşmaydı bu: Chilli Willi ve Red Hot Peppers dağılmalarından on yıl sonra, genel istek üzerine, yalnızca bir defalığına bir araya geliyordu. Fırtına gibi çalıyorlardı. Kalabalık çıldırmıştı. Benim Martin Stone’u çalarken gördüğüm tek olaydı bu. Bir şarkı kaynayıp duruyordu salonun içinde. “Martin, Martin, Martin, Martin, Martin!” Martin Stone, “birileri istediği için” 1993’te müziğe döndü.
Martin’den kafamdaki ilk imge, onun, nikâh günlerinde Ruth’la el ele çekilmiş resmidir. Fotoğrafları Jonis Agee çekmişti, Sophie fotoğraftan fırlayacakmış gibiydi. Martin ince, siyah, bir kravat takmış, yüzünde bir gülümseme. Caddede çekilmiş, çarpık çurpuk dişleri görünüyor, elleri güçlü. Bu fotoğrafı ve buna benzer bir başkasını Martin verdi bana: Martin, Ana ve Baba’nın Martin ve Ruth’a yazdığı, onlara aşk dileyen bir kartı tutuyor elinde. Paris’ten elli kolilik fantastik kitapları gönderirken Martin ile Bill Matthews’ın bana yardım ettikleri sırada (kitap avcılarının kolayca yapamayacağı bir siparişti bu) benim kaynağımın eski karısının erkek arkadaşını tanıtma fırsatı buldum Martin’e. Kaynağım Andrew Yablonsky, alkolizmden hastanede yatıyordu. Birkaç yıl sonra 1 Ocak günü bir tramvayın önüne attı kendini. Erkek arkadaş, o sıralar önde gelen tanınmış kişilerin bir dizi gerçekçi büstlerini yapmakta olan yontucu Jonathan Hirshfeld’di. Hemen Martin’in kendisine poz vermesini ısrarla istedi, şimdi dünyada on iki kadar Martin’in açık mavi-yeşil renklendirilmiş otuz beş santimlik büstleri var. Martin çok bol bir bere giymiş, gözlerinin altındaki derin halkalar ve tabii İngiliz burnu gibi, sık saçları, kaşları da çok belirgin. Martin bir kravat takmış. Ortak dostumuz, onun gibi varoluşçu, o da ‘par excellence’ kitap avcısı, (Kanada ABAC onursal Başkanı) Bill Matthews, Martin’in Drif’le yan yana çok bilinen bir fotoğrafını vermişti bana; Martin’le Drif’in bu renkli şipşak fotoğrafını bilgisayarıma ekran koruyucu olarak koydum. Iain Siclaire’in bu zıt ikili hakkında söyleyecek çok şeyi var –“Drif ile Stone, yin ile yang”– http://www.reaktionbooks.co.uk/Extracts/Extract [“Drif and Martin” from Liquid City’de]. Drif’ten oldukça çok şey okudum, ama onunla hiç karşılaşmadım. Martin, vücuduna bol ceketi, koyu renk gömleği, beresi hâlâ başında, ağzında hep sigarası, gözleri daha da batmış, yüz çizgileri daha da derinleşmiş, ama hep şık, her sabah bana bakıyor. Martin belki de 65 kilo. Pantolonundan, paçalarına kadar inen, birbirine geçmiş yarım aylardan oluşan düşey bir takı sarkıyor. Görmüş geçirmiş bir görünümü var.

İnternet, bir zamanlar bölgesel haklardan, kendiliğinden konmuş önceliklerden ve telif haklarından yararlanan firmaların iyimserliğini gölgelemiş durumdayken, iyi bir kitap avcısının elinden ne gelir? Martin’in sayısız buluşu var, kimi masalvari, kimi de efsaneleşmiş. Pound’ın kitaplığını gözüne kestirmişti; Bill Matthews’ı Güney Fransa’daki Kay Boyle’ın kitaplığı için göndermiş (fakat Bill, kitaplığın on yıl önce tasfiye edilmiş olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğramıştı!) 1000 franka güzel bir Wizard of Oz bulmuştu, 36.000 franka sattı bunu; Fransız Elçiliğinin Londra’daki askeri ataşesi Vicomte de l’Panouse’ın kitaplığının İngilizce bölümünü çabucak devretti; Liechtenstein Baronunun güzel ciltli kitaplarının bulunduğu kitaplığı pazarladı; Marc André Raffalovich’in A Willing Exile’ını (değeri 5000 frank eden güzel bir kopya) 3000 pound’a Jarndyce’a sattı. Nice’teki bir kitapçıya giderdi sık sık. Benim en hoşuma gidense, Martin kıl payı kaçırmış ya da değerli olduğunu kendi kafasında kurmuş olsa bile, T.E. Lawrence’ın motosiklet ehliyetiydi. Martin iyi durumda büyük ender şeyler bulur, çünkü naziktir ve bütün kızları “şekerim” diye çağırır.

Basit bir Amerikan karşılaştırması yapılacak olsa, onunla aynı değerde gördüğüm bir numaralı Amerikan kitap avcısı David A. Sachs’ı öneririm ben. Martin genellikle Batı Avrupa ile sınırlıyken, David beslendiği alan olarak en başta Birleşik Devletler ve Kanada’yı elinde tutuyor. David kitaplara hiçbir zaman büyük paralar ödemez. Kendi çok özel amaçlı damgasıyla değerli hale getirebileceği pahalı olmayan kitaplar bulmaya çalışır. Bıkmaz usanmaz. 1901 ile 1950 arasında basılmış 18.000 Amerikan romanından oluşan bir istek listesini paylaştım onunla, bir kurum istiyordu kitapları: özgün kapağı ile, ilk baskı ve mümkün olan en ucuz fiyata. Birçok satıcıda vardı bu liste. David Birleşik Devletler’deki hemen hemen bütün kitapçıları dolaştı, alfabetik sıradan ilk kez caymadı. O zamana kadar listeden aranan 13.000’den fazla kitabı ele geçirdi. Bu arada, eşcinsellik yandaşlığı ve ilkeli savunma üzerine çok eski Alman öykülerini ortaya çıkardı (çok az bulunur on dokuzuncu yüzyıla ait politik kitapçıklardı bunlar). Son günlerde, erişkinlerin de katıldığı bir eşcinsel eylemin başarıyla izlendiği bir davanın İngiliz dilinde ilk kez yazılmış kitapçığını buldu (1642). Çeşitli kaynaklardan ayrı ayrı durumlarda, Filistin,Yafa’da Sarah Dickson (58 yaşında) ile kızı Mary Dickson’a (24 yaşında) zorla tecavüzün 1848’de basılmış üç (yoksa dört mü?) öyküsünü ortaya çıkardı. Sarah Dickson, John Steinbeck’in büyük büyük annesiydi. Steinbeck bunları ve buna benzer rezaletleri biliyordu, East of Eden’ı yazarken kuşkusuz aklındaydı bunlar. David buna benzer karanlık işlere dair aranan sayısız kitap buldu.

Ne David ne de Martin kaynaklarda bir azalmadan korkmaz. İyi kitap avcıları boyuna parasızlığın korkunç mali baskılarından sıkıntı içinde olsalar da, zahidane ve estetik bir yaşam sürer. Onlara meydan okuyan şey, dünyanın, her biri aynı derecede ilginç sayısız kitapla dolu olduğu düşüncesidir. Fiyat gözünü korkutmuyor artık Martin’in, bir zamanlar böyle değildi oysa. Pahalı bir kitap buldu mu, ertesi gün onu elden çıkarmak zorunda hâlâ. Geçmiştekinden tek farkı, her kitabı elden çıkarmak ihtiyacında değil, sonuç olarak da küçük ve değerli bir stok yapmaya başladı. Yine de, birikmiş istekleri, güvendiği satıcıların ihtiyaçlarını ya da koleksiyon alanları kendisinin sunduğu cazip parçalarla gittikçe zenginleşen az sayıda özel koleksiyoncunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her sabah, şimdi Paris’te her şafak vakti, dışarı fırlıyor, sırayla her kitapçıyı, her mezat salonunu, her kitap tezgâhını, köylerdeki dükkânları bir biri dolaşıyor. Bu alanda bir insanın kendi kendine edinebileceği bilgi, kitap yapma, kitap yazma, kitap yayımlama konularına her yönüyle aşinalık önkoşuldur, fakat parasal kazanç tek motivasyon değildir. Motivasyon bu estetik eğriyi doyurmak, bütünlemektir, kitabın kader eğrisidir bu. Bu kitap avcıları buldukları kitaplar üzerine müşterilerinden çok şey bilirler. David Sachs, bugünlerde ve sanki kendi kişiliğini alçaltmak istermiş gibi (yanlış olduğunu söylemeliyim bunun) Martin’in en güzel yanının, insani ilişkileri, başkalarına açık oluşu, dikkatliliği olduğunu söylüyor. Bu koşul, Martin’in tek tek bütün müşterilerine hizmet verebilmek, vermek arzusunun gerekli bir önkoşuludur. Fakat Martin gibi kitap avcılarının istenci ve egosu, geleceği etkilediklerine dair inançlarını her şeyin üstünde tutmalarıyla tanımlanabilir. Yaptıkları işlerle geleceği zenginleştirdiklerini biliyorlar onlar. İyimserliğin özel bir kolu!

Martin 1999 San Francisco Uluslar arası Kitap Fuarı dolayısıyla verdiğim partiye, ayağında cilalanmış timsah derisi çizmelerle ve iki çanta kitapla geldi. Uçaklardan korkusu biraz geciktirmişti onu: Uçağa giriş koridorunda titremeye ve terlemeye başlayınca hostesler korkuya kapılmış, bu yüzden havaalanı hastanesine yatırmışlar onu. Bir sonraki uçağa ilaçla sakinleştirilmiş olarak yetişmişti. Getirdiği kitapların arasında, bir yıl önce benim tatlı müşterilerim için söz verdiği birer French Chester Himes vardı. Josephine Baker’in bir düşüncesi üzerine 1930’larda yazılmış, kitabın Fransız eleştirmenine Josephine Baker’in imzasını taşıyan bir roman; Germaine Beaumont’un Eugene Merle’e adanmış ilk romanı Disques’in el yazması güzel kopyası (bu adayış, basılmış halinde görünmüyor galiba) da vardı getirdikleri arasında. Beaumont uzun süre Colette’in sekreteri ve âşığı idi, daha sonra P.G. Wodehouse’ı Fransızcaya çevirdi. Martin’de, Liane de Pougy’nin ilk kitabı (yeniden ciltlenmiş) L’Insaissible (1898) de vardı. Pougy, Mary (Chassaigne), 1869 doğumlu Prenses Ghika idi, Colette’in ilk âşığı, biseksüel bir aristokrat olan Natalie Barney’nin âşığı. Bu romanın National Union Catalogue’da kaydı yoktur. Onu geçen ay, “yıllardır” aramakta olan bir kadına internet yoluyla sattım. Martin bir de, Champsaur’un Masques Modernes’ini getirmişti, Felicien Rops’un renkli kapağı ve resimli ilk sayfası olan, iyi durumdaki otuz kopyadan biri; bir de Harriet Blazkford’un Le Roman d’Une Americaine en Russie par “Fanny Lear”, Lear imzalı Lear’in özgün bir fotoğrafı ve kendi el yazısıyla bir not da taşıyan hediyesi ile birlikte; bunların yanında, daha iki gün önce ele geçirilmiş başka harika kitaplar; çoğunu hemen satın aldım ve minnettarlıkla meslektaşlarıma o kadar hızla sattım ki, kayıtlarıma adlarını sonradan düştüm. Kuşkusuz Martin her başlığı anında ezberden söyleyebilirdi. Martin bu kez Amerika’ya yüz dolardan daha az parayla gelmişti (bir başka sefer Toronto’ya geldi ve Bill Matthews onu Nasville yolundan arabasıyla gezdirdi, bildikleri gibi kitap peşinde koştular). Gelişinin ertesi günü para doluydu cebi. Birleşik Devletler’den ayrılırken kendisi için yeni bulduğu birçok başka kitap ve az bir para vardı yanında.

1999’daki bu en son gezisinden bir yıl önce Martin, Paris’te sabahın erken saatlarında, özel ev eşyaları ve kitaplar dolu bir el arabasını itmekte olan genç bir Amerikalıya rastlamış. Amerikalı bir ressam ve göçmen olan Mary Guggenheim’ın küçük kızıymış bu. Mary memlekete dönüyor, kız da apartmanı temizliyormuş. Fakat daha değerli kitapları Martin’e satmamış o zaman. Bu yüzden, Martin, California’ya gelir gelmez kalın randevu defterini açtı ve bütün Guggenheim’ları taradı. Akşam yemekleri, bol şarap, ondan da bol eğlence. Sık sık genç kitap avcıları, geçmiş(in)e ait kitaplardan ayrılmayı gerçekte istemeyen bir yaşlı kadınla buluşmaya çağırılıyordu. Fakat Martin ve ben Gazeette de Bon Ton’un [69 kopyasından] 38’ini, cep içinde 458 tabloyla birlikte satın aldık. Her zaman olur bu. On iki yıl kadar önce, California’ya ilk gelişinde Martin güneye Del Mar’a, eski bir kız arkadaşını ziyarete götürdü beni: (şimdi June olan) Jeannie’ydi bu. Jeannie eski Town and Country haznedarını tanıyordu. Octavio Medellin ve Eugene Berman’ın (Ağustos 1937 Town and Country’nin kapağı için) yaptıkları resimler ortaya çıktı. Tam bir çember şimdi, daha demin June (o zamanki Jeannie) Paris’i aradı, başı dertte ve mutsuz, Martin beni aradı, ben June’ı aradım, Martin daha sonra bazı kitaplar bulacak bana (bulur da), şimdi yardım gönderebilirim. Genç bir hanım da katıldı benim partiye, atak bir savcı ve dikkatli bir okur. Kırkında ve çok zeki. Artık bir fötr şapka, işlemeli gömlek giyen, sigara içen (o da içiyor) ve timsah derisi çizmeler giyen bu ufak tefek zayıf arkadaşı gördü ve sordu, “Kim şu adam? Ne olur tanıştır beni onunla.” Rahat rahat sigara içebilecekleri ön kapımın dışına koydum onları.
İşte bu adam, Martin Stone.

İngilizceden Çeviren: Mehmet H. Doğan