Belirli bir sistemi olan ve akıl yürütmeyi bilen deliliği özgür bırakmak
için yapılacak tek şey, sözü doğrudan kahramana vermektir. Bu durumda
okur, kendi kendini anlatan bir adamla baş başa kalır, onun ikna gücüyle
yüz yüze gelir, bu sırada bir kenara saklanmış, silinmiş olan yazar da
bu karşılaşmayı gizlece izlemenin tadını çıkarır. Ayrıca, fantastik yazına
bir şans tanırken, gerçekçilik tarafına da zarar vermemek için bildiğim
tek yol budur. Abel Tiffauges’un, öğrenciliği sırasında, disiplin kurulunun
karşısına çıkacağı okulun yanması dileğinde bulunmasından sonra, okulun
gerçekten yandığını görünce, bir an bile bunun bir rastlantı olduğunu
düşünmemesi, ancak yazgıya bilinçli bir müdahalenin yapılmış olabileceği
sonucuna ulaşması çok doğaldır. Bu nedenle okurla karşı karşıya gelerek,
bunları kendisinin anlatması önem taşır. Yazarın şu ya da bu şekilde araya
girmesi, Tiffauges’un bakış açısının taşıdığı iletişim gücünü zayıflatırdı.
Aynı şekilde, spremlerini toprağa akıtan Robinson da, burada adamotlarının
bittiğini görünce –eski bir efsaneyle bağlantılı olarak– bu bitkiyi doğuran
şeyin kendi spermi olduğuna inanır, bu nedenle bu bitkiyi kendi kızı ve
aynı zamanda sahip olduğu adanın kızı olarak kabul eder. Bu durumda, yazarın
hiçbir şekilde araya girmemesi, bu kanıyı desteklemek ya da çürütmek girişiminde
bulunmaması gerekir çünkü Robinson’un bu kanısı, romana fantastik özellik
katan bir unsurdur. Kesin olan iki şey söz konusu: Adamotu diye bir bitki
vardır (Juan-Fernandez takımadaları florasına aittir, kontrol ettim) ve
Robinson bu bitkiye yaşam verenin kendisi olduğunu düşünmektedir. Başka
bir şey söylemiyorum. İşte Kızılağaçlar Kralı’nın kahramanı Abel Tiffauges,
hem mutlak hem de sınırlandırılmış bu bakış açısından bakıldığında, bir
canavardır, yani bir peridir.
Gerçekten de, ait olduğu karakter tipini, Canavar simgesinden yola çıkarak
betimlemek mümkün. Büyük ve şişman bir karakter. Onunla bağlantılı herşey,
yeme işlevinin egemen olduğunu gösteriyor. Devasa elleri, dış dünyayı
ağzına bağlayan bir araç; leş yiyici ve katil oldukları kadar yardımsever
ve taşıyıcı da olan, okşamayı seven eller bunlar. Taşımayla (fr: phorie)
bağlantılı birçok özellik bu ellerde kendini gösteriyor. Başka birçok
mitolojik dev gibi o da iyi göremiyor. Dev ve kör avcı Orion geliyor akla.
Sahip olduğu tek gözü Odysseus tarafından oyulan, Odysseia’daki Kyklop
(Tepegöz) geliyor. Kavgada çomak kullanan dev Flandres savaşçısı Colin
le Maillard da yara alarak gözlerini kaybetmişti, bu nedenle hamlelerini
bir uşağın yönlendirmesi gerekiyordu (colin-maillard’daki oyun buydu).
Canavarların burnu iyidir –Charles Perrault’nun masalındaki gibi “taze
etin kokusunu alırlar”– ve biyolojiden edindiğimiz bilgiler, hayvanlarda
koku alma ve görme yetilerinin birbirleriyle ters orantılı olduğunu belirtir.
Gözleri çok keskin olan kuşların ve maymunların koku alma yetileri yeterince
gelişmemiştir. Burnu çok hassas olan tavşan, neredeyse körlük sınırındadır.
Bu yeme meraklısı, taze şeyler konusunda saplantılıdır –süt, salata, yeşillik–
ve bunları aşırı miktarlarda tüketir. Yeme konusuyla çok yakından ilgilenir
ve peklik korkusu içindedir –17. Yüzyıl aristokrasisinin ortak özelliği.
XIV. Louis’nin çevresinde –bir canavarlar çevresi– ishal ilaçları ve tenkiye
çok yaygındı. Bu neşeli canavar, hemen dışkıyla bağlantısı şakalar yapmaya
koyulur, ama erotik öykülere çok fazla başvurmaz. Yazındaki iki büyük
tipin, Gargantua ve Pentagruel’in gösterdikleri gibi, anal bir tiptir,
fallik değildir. İnsan bedeninin evrim süreci içinde, ters yüz olmuş bir
döneme aittir. Kalçaları ve anüsü öne çıkan bir insan türüdür. Ayrıca
cinsel organının küçüklüğü nedeniyle sıkıntı çeken biridir.
Canavarlar, büyücü ve yağmacıdır. Perrault’nun canavarının büyülü yanı,
hızlı gider botlarıdır. Abel Tiffauges’unki, kendi yazgısıyla tarihin
akışı arasında bulunduğuna inandığı gizli bir uyumdur, ya da daha doğrusu
olayların onun bu inancını desteklemesidir. Örneğin Saint-Christophe okulu,
onu disiplin kuruluna çıkmaktan kurtarmak için yanmıştır ve yirmi yıl
sonra, tam ağır cezaya mahkûm olduğu dönemde savaş patlak vermiştir; inancına
göre savaş, sadece onu hapisten kurtarmak için çıkmıştır. Okul tekrar
yanmıştır. Ama yaşamındaki en büyük mucize, kendisine sunulan canavar
Almanya’dır çünkü Almanya, onu Hıristiyanlığa başlayan bir tutsak haline
getirdikten sonra, Kızılordu’nun saldırısı sonucunda ayaklarının altına
serilmiştir.
Bu büyücü-canavar, Kızılağaçlar Kralında kuzeyli bir yaratık bulur, Goethe’nin
baladında, çocuğun aklını çelmeye çalışan ve sonunda onu öldürmek için
babasının kollarından çekip alan fantastik bir karakterdir bu. Schubert’in
lied’iyle ününe ün katılan bu Goethe şiiri, Alman dili ve yazını üzerine
çalışmaya başlayan Fransız bir öğrenci için, Alman şiirini tek başına
temsil eder, hatta bütün Almanya’nın simgesidir. İşin ilginç yanı bu şiirin
çıkış noktasında, Herder’in çevirisinde karşılaşılan ve Dan folklorunu
Almanya’da yaygınlaştıran bir çeviri hatası bulunur. Eller, yani hava
perileri, Herder’in kaleminde Erlen’e yani kızılağaçlara dönüşür çünkü
Herder’in doğum yeri olan Batı Prusya’daki Mohrungen kentinde, Eller,
kızılağaç demektir. Ayrıca Goethe’nin ilgisini çeken şeyin Hava perilerinin
sıradan kralının efsanesi olduğu pek düşünülemez. Buna karşın kızılağacın
böyle apaçık ve çok özgün bir şekilde anılması, yazarın imgelemini harekete
geçirmiş olmalı, çünkü kızılağaç durgun suları çağrıştıran, karanlık ve
uğursuz bir ağaçtır, tıpkı söğüdün hareketli suları çağrıştıran, yeşil
ve uğurlu bir ağaç olması gibi. Bataklıklarda yetişen kızılağaç, kuzeyin
sisli düzlüklerini ve kaygan toprağını hatırlatır, ayrıca bu hüzünlü bölgelerde
dolaşan ve çocuklara sataşan hava canavarı Erlkönig’i (Kızılağaçlar Kralı’nı)
akla getirir. Kızılağaçlar kralının çoçuklara duyduğu tutku elbette aşka
hatta tenselliğe yöneliktir. Bir erkek çocuğu söz konusu olduğuna göre,
bu ilgi oğlancılık olarak adlandırılabilir (Perrault’nun Canavarı da aynı
şekilde erkek çocuklarıyla ilgileniyordu, ve masalın sonunda kızların,
kendi kızlarının boğazını kesmesi de sadece bir yanlış anlama sonucunda
gerçekleşir). Baladda, anlamının belirlenmesi ve çevirilmesi en güç olan
dize şu ünlü dizedir elbette:
Ich liebe dich. Mich reizt deine schöne Gestalt.
Bu dize geneleksel bir yaklaşımla şu şekilde çevirilir ve böyle olunca
tadı kaçar:
Je t’aime. Ton doux visage me charme.
Seni seviyorum. Tatlı yüzün beni büyülüyor.
Ama sözcüğü sözcüğüne çevirirken şunları söylemek mümkün:
Je t’aime. Ton beau corps m’excite.
Seni seviyorum. Güzel bedenin beni uyarıyor.
Çünkü, hemen hemen tüm sözcüklerde “reizen”in ilk karşılığı olarak Fransızca
“exciter” eylemi önerilmektedir. Ama bu Goethe’nin söylemek istediğini
abartmak olur. Bu nedenle romana ek olarak verdiğim çeviride bu dizenin
karşılığı olarak şunu önermiştim:
Je t’aime. Ton beau corps me tente.
Seni seviyorum. Güzel bedenin beni baştan çıkarıyor.
Böylece tek bir yorumu dayatmaktansa dizenin birçok yoruma açık olmasını
sağladım. [Çevirenin notu: Romanın Türkçe çevirisine ek olarak, baladın
Almancadan Dürrin Tunç tarafından yapılan çevirisi yayımlanmıştır. Çeviride
bu dizenin karşılığı şöyledir: Sevdim seni, çekti güzelliğin beni.]
Tembel, baştan savmacı ya da iyi çalışmayan eleştirmenlerin, Abel Tiffauges’u
oğlancı olarak yorumlamaları, romanın çizgisine bütünüyle aykırıdır. Tutarlı
bir canavar olan Abel Tiffauges’un tutkulu sevgileri, kendi yazgısındaki
aşamalara denk gelen ve gittikçe şiddetlenen üç aşamadan oluşur: 1) tazelik
ve tazeliğin maddeleşmiş halleri (yeşillikler, süt ürünleri, berrak sesler);
2) küçük hayvanlar; 3) çocuklar. Başlangıçta kız çocuklarıyla oğlan çocukları
arasında bir ayrım gözetmez, ama yazgısı onu oğlanlara yönlendirir. Çünkü
öncelikle, “av” ancak erkekse layık olur avcıya. Dişi bir hayvanı öldürmek,
her koşulda yüz kızartıcı olacaktır (hayvan kesilirken ortaya bir ceninin
çıkması olasılığı düşünülmelidir), özellikle de soylu bir av sahnesi,
sürek avı söz konusu olduğu zaman. Bir maral kovalanmamalıdır. Bunun ötesinde
bu av-oğlan geleneği nazi Almanyasında devam edecek ve gelişecektir. Napolas’lar
sadece genç oğlanlar için kurulmuş okullardır ve bunun tek nedeni, en
ön sırada kalkan olarak kullanılacak ve yaşamlarını kesinlikle yitirecek
olan askerlerin genç delikanlılar olmasıdır.
Bununla birlikte Abel Tiffauges’un çocuk kurbanlarıyla arasındaki ilişki
cinsel içerikli değildir. Cinsellik öncesine aittir, cinselliğin ilk aşamasıdır.
Tiffauges bir yetişkin değildir. Derin ve çaresi bulunmayan toyluğu, onun
en önemli özelliğidir (küçük cinsel organı da bunu gösterir). Çocuğun
içinde bulunan ve toplumun türü devam ettirmek için gerekenleri yapmak
amacıyla yönlendirdiği, biçimlendirdiği erotik tepi, bu kendiliğinden
gelen bakir güç, Tiffauges’da başlangıçtaki haliyle kalmış, hiçbir değişikliğe
uğramamıştır. Bir anda, Robinson Crusoe’nun Cuma ya da Pasifik Arafı’nda
yirmi yıllık yalnızlık sonrasında içinde bulunduğu duruma düşer. Robinson,
aile babası rolüyle bağlantılı cinselliğini borçlu olduğu toplumsal yapıların
yıkılışına tanık olmuştur. Yalnız, özgür ve bakir geçirdiği yıllar boyunca
her türlü saçma icada açık kalmıştır.
Abel Tiffauges’un farklılaşması, canavarsı özellik taşıyan, kendine özgü
dehası aracılığıyla gerçekleşir. Duyarlığı ve davranışları, taşıma tarafından
belirlenen biçimlere ve usullere bağlanmadan önce bir süre bocalayacaktır.
Öncelikle bir sapkınlıklar ağı olarak görünür ama bu sapkınlıklar henüz
tüm hatlarıyla belirmemiş, esnek ve yaratıcı sapkınlıklardır. Çünkü sapkınlıkların
genel sıkıntısı, “normal” olarak kabul edilen tek tip cinselliğin sınırları
dışına kaçışların, her zaman için, “normal” olandan bile daha geleneksel
ve daha kısır biçimlere yapışıp kalmalarıdır. Sonuçta herkesin ortak sapkınlığı
olarak görülebilecek “norm”, bütünüyle bireysel bir tür “norm” olan sapkınlığa
oranla, daha geniş ve daha az zorbalık barındıran bir “oyun” alanı sunuyormuş
gibi görünüyor. Çünkü bazı sapkın kişilerin, haz almalarının sine qua
non koşulu olarak belirledikleri kesinlik hiçbir sınır tanımaz. Örneğin,
cinsel ilişki sırasında, ortamda bulunan üçüncü bir kişinin, oldukça uzun
ve belirli bir cümleyi tek sözcüğünü atlamaksızın söylediğini duymadan
boşalamayan bir adamdan söz etmişlerdi bana. Orgazma ulaşmak için büyülü
bir formül gibi. Bunun için, dışkılarla yerde şekiller çizmek zorunda
kalanlar da var vs. Bu nedenle Freud, çocukluğu “çokbiçimli bir sapkınlık”
olarak tanımlarken, –elbette ki bilinçli olarak– birbiriyle karşıtlık
içinde bulunan terimler kullanmış oluyordu, çünkü sapkınlık, doğası gereği
“tekbiçimlidir”.
Abel Tiffauges’un durumu farklı, taşıma çeviriminin tam olarak yerleşmesini
beklerken –bu da romanın son sayfasında gerçekleşir–, kendini tam olarak
belli etmeyen bir çok sapkınlığın kaynaştığı bir kişi olarak belirir:
vampirlik (Pelsenaire’in dizinin yaralandığı bölüm), insanyiyicilik (Katolik
öğretisinde şaraba ve ekmeğe verilen yer konusundaki yorumu), dışkı ilgisi
(birçok yerde), fetişizm (ayakkabı tutkusu), sübyancılık (birçok yerde),
ölüsevicilik (Arnim bölümü), hayvan ilgisi (atı Mavi-Sakal) vs. Bu çoğulluk
Abel Tiffauges’a bir tür masumiyet de katar çünkü gerçek bir sapkın, yapmak
zorunda hissettiği klişeleşmiş, baskıcı eylemi tekrarlayarak cezasını
çeker, işkence görür.
Bin bir olası sapkınlığın kendine bir yer aradığı bu bulutsu, sadece Abel
Tiffauges’in yüreğine değil, romancısının yüreğine de işaret eder, ya
da tüm romancılara. Bir kahraman yaratmanın ve onun evrenini kurmanın
en güzel yolu, çocuk cinselliğine özgü bu çokbiçimli ve keşfedici yumuşaklıktır.
Yine de düşlerin oluşturdukları yanılsamalara kapılıp, sadece imgeleme
yansıyan şeyleri, gerçek veriler olarak değerlendirmemek gerekir. Ne Balzac,
bazı romanlarında görüldüğü gibi milyarder bir adamıydı, ne de Stendhal
yazdığı güzel sayfalardaki genç ve karşı konulamayacak delikanlıydı, aynı
şekilde bu çokbiçimli sapkın da romancı için sadece ilk atılımın ve ilk
başlardaki tazeliğin ötesine geçmeyecektir. Aslında bu her şeye biraz
dokunma eğilimindeki kişiler çok da uzağa gidemezler ve gelgeç isteklerinin
çeşitliliğinin cezasını, her biri bir fiyaskoya dönüşen yarıda kalmışlıklarla
çekerler. Hemen her tarafa yönlenen ama hep yarı yolda kalan birini tanıyorum.
İktidarsız bir ölüsevici, yarını olmayan bir heteroseksüel, başarıya ulaşamamış
bir sübyancı, çekingen bir hayvan düşkünü, nesnesine ulaşamayan bir fetişist,
isteksiz bir dışkı meraklısı, sabırsız bir oğlancı… aynaya baktığı zaman,
şüpheci bir bağışlamayla başını sallarken görüyor kendini. Neyse ki masalsı
bir aşırılık olarak, yazınsal ya da sanatsal yaratıcılığın hizmetinde
kalıyor. Çünkü olasılıklar ancak gerçekliğin yıkıntıları üzerinde gelişebilir.
Çizim, resim, şiir ya da roman, bu eciş bücüş varlıklara bir şans tanır
ve herbirinden mutlu ve serüvenci bir yaşam çıkarmayı başarır –ama sadece
imgelem boyutunda.
Abel Tiffauges, karmaşık ve nostaljik eğilimlerini mucizevi şekilde destekleyen
tarihsel koşullardan faydalanıyor. Bu desteğin sonucunda, Tiffauges’un
kendine özgü sapkınlığı ve bir Canavar davranışı olan taşıma (phorie),
kendini gösteriyor. Bu sözcük Yunanca ???´???(fr: porter - taşımak) sözcüğünden
geliyor, bu kökle örneğin doryphore (mızrak taşıyan), euphorie (kendini
iyi hissetmek, Fransızca’da “kendini iyi taşımak” biçiminde söyleniyor)
ve Christophe (Christ’i, İsa’yı taşıyan) sözcüklerinde karşılaşıyoruz.
Ama romanın tek ve gerçek konusunu olaşturan bu taşıma kavramının ayrıntılarına
girmeden önce, girizgâh olarak, hayranlık uyandıran ve taşıma konusunda
hayranlık uyandırıcı bir örnek oluşturan küçük bir öykü anlatmak istiyorum…
Kızılağaçlar Kralı’nı tamamlamak üzeriyken basında konuşulan bir olay.
Kahraman, Jean-Pierre Chopin adlı bir beden eğitimi öğretmeni. 15 Şubat
1970 günü, bir salonda ders vermektedir, salonun penceresinden karşı binanın
üst katları görülebiliyordur. Öğretmen, bu binanın yedinci katındaki bir
pencerenin açıldığını ve küçük bir çocuğun bacağını pencerenin pervazından
dışarı attığını farkeder. Çocuğun düşmesini engellemek olanaksızdır. Chopin
merdivenlere koşar, sokağa çıkar ve çocuğun bulunduğu pencerenin tam altında
durur. Çocuk düşüyordur. Küçük bedeni uzun süre boşlukta dönüp durur ve
Chopin onu bir Rugby topu gibi durdurur. Çarpışmanın etkisiyle yere düşer
ve iki bileği de kırılır. Ama çocuğa bir şey olmaz. Çocuğun Faslı olduğu
ve annesinin, işe giderken onu en üst kattaki küçük hizmetçi odasına kilitlediği
anlaşılır.
Cesaretin, gücün, yeteneğin ve aynı zamanda şansın apaçık ortada olduğu
bu başarı öyküsünü duyunca nasıl heyecanlandığım tahmin edilebilir. Böyle
büyüleyici bir taşıma eylemi gerçekleştirmiş olsaydım Kızılağaçlar Kralı’nı
yazmaya ihtiyacım olmazdı, ve ömrümün sonuna kadar bu mutluluğu yaşardım
diye düşünmüştüm. Ama bu olay, yazınsal bir yapıta giremeyecek kadar güzeldi.
Gerçekliğin, aklımdaki düşüncelere böyle kullanılamayacak kadar parlak
örnekler getirdiği olmuştur. Bununla birlikte erdem içeren taşıma, ak
ve kurtarıcı taşıma, her zaman bu örnekteki gibi atletik ve zafer coşkusu
içinde olmayabilir. Kahraman, dev Christophe, seçtiği ırmağın bir kenarından
öteki tarafına yolcu taşırken, bu yük altında, taşımada kullanıyan bir
hayvan gibi ezilir. Yani taşımada bir özveri vardır. Ama kuşku uyandıran
bir özveridir bu, gizli bir zararlı/zararsız dönüşümü içerir, bir nesnenin,
bir varlığın ya da bir hareketin doğasında görünürde hiçbir şeyi değiştirmeksizin
değerini dönüştüren, artıyı eksi, eksiyi artı yapan bir dönüşümdür bu.
Yani küçük bir çocuğu kurtarmak için yük hayvanına dönüşen iyi dev, çocukları
yiyen adamdan çok da uzak değildir. Çocuğu taşıyan kişi, onu kapıp götürür.
Ona alçakgönüllülükle hizmet eden kişi, ona bir katil gibi yaklaşmaktadır.
Kısacası, çocukları taşıyan ve kurtaran aziz Christophe’un gölgesinde,
çocukları kapıp götüren ve öldüren Kızılağaçlar Kralı vardır.
Taşıma konusunun en gizemli ve derin yanı bu iki yönlülüktür. Kölelik
etmek ve köle etmek, sevmek ve öldürmek. Bu korkunç diyalektik, her türlü
ilişkinin değişmez bir özelliğidir, olağandışı bir örnek olan Abel Tiffauges
örneğinin ötesinde, metres, pezevenk, jigolo gibi sayısız davranış / taşıma
biçimi evrensel bir insan davranışı / yükü oluşturur.
Le vent Paraclet [Ruhül Kudüs] , 1977
Fransızcadan çeviren: Şule Demirkol
|