Bazan da annemle babam birlikte kaybolurlardı. Böyle bir sefer, 1958
kışında ağabeyim bir süreliğine iki kat yukarı halamla eniştemin dairesine
yollandı. Beni ise bir akşamüstü Nişantaşı’na gelen teyzem Cihangir’deki
evine götürdü. Hüzünlenmeyeyim diye bana çok iyi davrandığını, ilk dakikadan
başlayarak daha arabadayken (Chevrolet) “Senin için Çetin’e akşam yoğurt
aldırıyorum” dediğini, yoğurt ile ilgilenmezken bir şoförleri olduğu için
etkilendiğimi hatırlıyorum. Dedemin yaptırdığı ve yıllar sonra bir dairesinde
yaşayacağım büyük apartmanın asansörsüz, kalorifersiz ve dairelerin de
küçük olması bende bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Dahası yeni evimde
ertesi gün hayata hüzünle alışmaya çalışırken, pijamalar giydirilerek,
el bebek gül bebek yatırıldığım öğle uykusundan uyandıktan sonra, Pamuk
Apartmanı’ndan edindiğim bir alışkanlıkla, evdeki hizmetçiye “Emine Hanııım,
gel beni kaldır, giyindir” diye buyurduğumda beklenmedik bir şekilde terslenmem
beni sarsmıştı.
Belki de bu yüzden, orada geçirdiğim günler boyunca kendimi ağırdan sattım,
biraz hava bastım. Teyzem, gazeteci, şair editör (Melling’in bir tıpkıbasımının
yayımcısı) kocası Şevket Rado ve benden yedi yaş büyük, on iki yaşındaki
kuzenim Mehmet’e, bir akşam yemeğinde, duvardaki beyaz çerçeveli kitsch
resimden başı kasketli ve sevimli bir benzerim bana bakarken, amcamın
Başbakan Adnan Menderes olduğunu çok fazla önemsemeden söylemem umduğum
gibi saygılı bir şekilde karşılanacağına, gülüşmelere ve alaycı sorulara
yol açtığı için harksızlığa uğradığımı hissettim. Çünkü amcamın başbakan
olduğuna da içtenlikle inanıyordum.
Ama bu inanç aklımın bir köşesindeydi yalnızca. Amcam Özhan ile Başbakan
Adnan’ın son iki harfi uyuşan beş harflik isimleri, Başbakan Adnan’ın
o sırada, amcamın da yıllardır yaşadığı Amerika’ya gitmiş olması, ikisinin
de fotoğraflarını her gün defalarca görmem (birini gazetelerde, diğerini
babaannemin salonunun her yerinde) ve bazı fotoğraflarda birbirlerine
çok benzemeleri bende bu içten yanılsamayı yaratmıştı. Daha sonra hayatta
pek çok inanç, kanı, düşünce, yargı, önyargı, bilgi ve estetik seçimimi
benzer bir akıl mekanizmasıyla geliştirdiğimi farketmem beni bu alışkanlıklardan
çok az kurtardı. Aynı, hatta benzer adı taşıyan iki kişinin şahsiyetlerinin
de benzediğine, bilmediğim yerli, yabancı kelimelerin, harfleri bakımından
en yakın bildiğim kelimeyle yakın anlamda olduğuna, gamzeli bir kadının
ruhunda ondan önce tanıdığım gamzeli kadının ruhundan bir şeyler olduğuna,
şişmanların birbirine benzediğine, yoksullar arasında bilmediğim bir ortaklık
olduğuna, Brezilya ile bezelye arasında bir ilişki olduğuna (Brezilya
bayrağında kocaman bir bezelye vardır), bazı Amerikalıların Türkiye ile
hindi arasında bir ilişki olduğuna inanmaları gibi “dürüstçe” inanırım.
Dahası, tıpkı başbakan ile amcamı hayalimde kesiştiren noktaların hep
aynı kalacağını sanmam gibi, bir kere, söz gelimi bir lokantada ıspanaklı
yumurta yerken gördüğüm bir uzak akrabanın (çocukluğumun İstanbul’unun
güzelliği, sokaklarda, dükkânlarda hep tanıdık, akraba, hısım birileri
ile karşılaşmaktı) elli yıl sonra hâlâ (şimdi çoktan kapanmış olan) o
lokantada ıspanaklı yumurta yemeye devam ettiğine de aklımın bir köşesiyle
inanırım.
Hayatı şiirselleştirerek kolaylaştıran bu yanılsamamdan dolayı ciddiye
alınmamam, kendimi ait hissedemediğim bu yeni evde, daha cesur deneyimlere
girişmeme yol açtı. Her sabah, kuzenim Alman Lisesi’ne gittikten sonra
onun iri, kalın ve gösterişli bir kitabını önüme açıyor (sanırım bir Brockhaus
cildiydi), masaya oturup gördüğüm satırları olduğu gibi kopya ediyordum.
Almanca ve okuma yazma bilmediğim için hiçbir şey anlamadan yaptığım bu
iş yazmaktan çok resim yapmaya benzetilebilir. Sayfaların, cümlelerin,
benzete benzete resmini yapıyordum. Kimisi beni çok zorlayan (g ve k)
gotik harflerle dizilmiş kelimelerden birini daha bitirdiğimde bir büyük
çınar ağacının binlerce yaprağını tek tek çizen bir Safevi nakkaşı gibi
bakışlarımı kâğıttan kaldırıp pencereden dışarıya, apartmanlar arasından
gözüken Boğaz’a, gemilere bakarak gözlerimi dinlendirirdim.
İstanbul’da bir mahalle hayatı olduğunu, şehrin kimsenin kimseyi tanımadığı
bir yer, duvarlarla hayatları ayrılmış, ölenlerle bayram edenlerin birbirinden
habersiz olduğu bir apartman daireleri anarşisi değil, herkesin uzak yakın
birbirini bildiği bir mahalle takımadaları olduğunu, daha sonra bizim
de (bizler gittikçe yoksullaşırken) taşınacağımız Cihangir’de öğrendim
ilk. Pencereden baktığımda yalnızca apartmanlar arasından gözüken denizi
ve yavaş yavaş tanıdığım şehir hatları vapurlarını değil, apartmanlar,
evler arasındaki bahçeleri, henüz yıkılmamış eski konakları, eski duvarları,
onlar arasında oynayan çocukları da görürdüm. Boğaz’a bakan pek çok İstanbul
evinde olduğu gibi binanın önünden kıvrıla kıvrıla denize doğru inen parke
taşlı bir yokuş vardı. Karlı gecelerde benim de teyzemin oğluyla aralarına
uzaktan da olsa katıldığım çocuklar bu dik yokuştan aşağıya kızaklar,
merdivenler, tahta parçaları üzerinde bütün mahallenin katıldığı bir gürültü
ve eğlenceyle kayarlardı.
O zamanlar senede yedi yüze yakın film üreterek, Hindistan’dan sonra dünya
ikincisi sıfatını taşımakla övünen Türk film sanayiinin merkezi Beyoğlu’na
on dakikalık bir uzaklıkta olduğu ve pek çok oyuncu Cihangir’de yaşadığı
için sokaklar bu filmlerde hep aynı rollerde hep aynı ikincil kişilikleri
canlandıran amcalar ve solgun ve boyalı teyzelerle doluydu. Onları gören
çocuklar bu yorgun oyuncuların oynadıkları gülünç ve aşağılayıcı rolleri
(mesela hep genç hizmetçilerin peşinden koşan şişman ve yaşlı kart zamparayı
canlandıran Vahi Öz) hatırlayarak peşlerinden koşardı. Yağmurlu günlerde
parke taşları üzerinde tekerlekleri kayan otomobillerin, kamyonların çıkmakta
zorlandıkları yokuşun tepesinde, güneşli günlerde, birden bir minibüs
peydahlanır, içinden çıkan oyuncular, ışıkçılar ve “film ekibi” on dakika
içinde bir aşk sahnesini şipşak çekip kaybolurlardı. Yıllar sonra bir
rastlantıyla bu siyah-beyaz filmi ve sahneyi televizyonda seyrettiğimde
asıl konunun aşk ya da kavga kadar arkadan gözüken Boğaziçi olduğunu anlardım.
Mahalle hayatında bütün dedikoduların toplanıp, yorumlanıp, değerlendirilip
yeniden dağıldığı bir merkez (çoğunlukla bir dükkân) olması gerektiğini
de Cihangir’de öğrendim. Cihangir’de bu merkez bizim apartmanın altındaki
bakkaldı. Apartman komşularının çoğu gibi Rum olan bakkal Ligor’dan bir
şey almak istiyorsan, üst kattan iple aşağıya bir sepet sarkıtır, sonra
istediklerini bağıra bağıra sayıp dökerdin. Daha sonraki yıllarda biz
de aynı apartmana taşındığımızda annem bakkala yumurta-ekmek diye avaz
avaz bağırmayı kendine yakıştıramadığı için öteki komşularınkinden daha
şık olan sepetin içine yazılı bir kâğıt koyardı. Teyzemin yaramaz oğlu
ise pencereyi, yokuşun tepesinde bütün güçleriyle zorlanan arabaların
üzerine bir şeyler (tükürük, çivi ve telle ustaca sıkıştırılmış mantar
patlangaç) atmak için açardı. Bugün bile, hâlâ çok yukarıdan sokağa bakan
bir pencere gördüğümde, acaba aşağıdan geçenlere nasıl tükürülür diye
düşünürüm bir içgüdüyle.
Teyzemin kocası Şevket Rado, başarısız şairlikle geçen gençlik yıllarından
sonra, gazetecilik ve editörlük yapıyor, o sıralarda Türkiye’nin en çok
okunan haftalık magazin dergisi Hayat’ı çıkarıyordu, ama beş yaşında ne
bunlarla ne de eniştemin bendeki İstanbul fikrinin yerleşmesine yol açan
pek çok şairin, yazarın –Yahya Kemal’le Tanpınar’dan, şehrin dokusunu
ve yoksulluğunu yansıtan Dickens tarzı melodramatik çocuk hikâyeleri yazan
Kemalettin Tuğcu’ya kadar– tanıdığı, dostu, iş arkadaşı olmasıyla ilgiliydim.
Beni eniştemin yayımladığı ve okuma yazma öğrendikten sonra teyzemin bize
hediye ettiği ve okuya okuya ezberlediğim yüzlerce çocuk kitabı (Binbir
Gece Masalları’ndan seçmeler, Doğan Kardeş ciltleri, Andersen’den Hikâyeler,
Keşfiler ve İcatlar Ansiklopedisi) heyecanlandırırdı yalnızca.
Haftada bir kere teyzem beni alır, Nişantaşı’ndaki eve, ağabeyimi görmeye
götürürdü. Ağabeyim, Pamuk Apartmanı’nda kendisinin ne kadar mutlu olduğunu
anlatır, kahvaltıda ançuvez yediklerini, akşamları gülüşüp oynadıklarını,
aile kalabalığı içerisinde özlediğim bütün o şeyleri yaptıklarını, eniştemle
futbol oynadığını, amcamın arabasıyla pazar günü hep birlikte Boğaz’a
gittiklerini, akşamları radyoda spor saatini ve piyesleri hiç kaçırmadan
dinlediklerini ballandırarak anlatırdı. Sonra bana da “Sen gitme, artık
burada kal!” derdi.
Cihangir’e dönüş vakti gelince ağabeyimden ve artık kapısı kilitli olduğu
için beni hüzünlendiren bizim daireden uzaklaşmak bana ağır gelirdi. Bir
keresinde ayrılık anında hüngür hüngür ağlayarak kapının yanındaki kalorifer
borusuna elimi bütün gücümle kilitlediğimi, bütün ailenin başıma toplanarak
tatlılıkta, kandırmaya çalışarak ve biraz da zor kullanarak elimi borudan
ayırmaya çalıştığımı, yaptığımdan çok utanmama rağmen uçuruma düşmemek
için son anda dala tutunan resimli roman kahramanları gibi boruyu uzun
bir süre bırakmadığımı hatırlıyorum.
Bir eve bağlılık mı? Belki. Çünkü elli yıl sonra hâlâ aynı apartmanda
yaşıyorum. Ev, benim için odaların, eşyaların güzelliğinden çok, kafamdaki
dünyanın bir merkezi olduğu için önemlidir. Ama hüznümün arkasında, anne
baba kavgalarını, babamla amcamın sürekli iflaslarından gelen fakirleşmeyi
ve aile içi büyük mal mülk çatışmalarını dolaylı, karmaşık ve çocuksu
bir şekilde sevmek de vardı. Derdimin bütünüyle ve olgunlukla farkına
varmak, onunla yüzleşebilmek, hakkında doğrudan konuşarak, en azından
acıyı açığa çıkarmak yerine; aklımın tuhaf odak değiştirmeleri, aldatma
ve unutma oyunlarıyla onu esrarlı bir duygu haline getirmiştim.
Bu duygu kafamın içindeki ikinci dünyayla ve suçluluk duygularıyla birleşirdi.
Bu karmaşık hale hüzün diyelim. Tam bir saydamlık anı olmadığı ve bu yüzden
de gerçekliği perdeleyen, onunla daha rahat yaşamamıza yarayan bir şey
olduğu için, soğuk bir kış günü altı harıl harıl yanan bir çaydanlığın
pencere camlarında biriktirdiği buğuya benzetelim bu hüznü. Buğulu camlar
bende hüzün uyandırdığı için de bu örneği seçtim. O camlara bakmayı, sonra
yerimden kalkıp parmağımla cama bir şeyler yazıp çizmeyi hâlâ çok severim.
Hüzünden söz etmenin de böyle bir yanı var çünkü. Parmağımla buğulu camın
üzerine yaza çize hem içimdeki hüznü dağıtır, eğlenirim, hem de bütün
bu çiziştirmeler, yazmalar sonunda camı temizleyip dışarıdaki manzarayı
görebilirim. Ama manzara da insana hüzünlü gelir sonunda. Bütün şehrin
kaderi gibi gözüken bu duyguyu biraz anlamamız lazım.
|