Günah: 218

Düriye Efsun Namall


“Kirazları masaya koy” dedi. Sert, çatal çatal, cızırtılı sesiyle. Radyoda istasyon ararken ama bir türlü bulamazken de benzer sesler duyarsınız. Bir an önce susması için fırladım oturduğum sandalyeden, büyük, cam kaseyi aldığım gibi tezgâhın üstünden, bir tam dönüş…
— Salak, sapısülük! Olçum olçum iş yapma diye kaç kez söyledim sana. Kırdın işte en sevdiğim tabağımı. Babası kılıklı kerkenez! Alt tarafı tezgâhtan alıp masaya koyacaksın şu mereti. Üç adım. Bir, iki, üççç…
Güzeldir annem. Beyazdır. Ben karayım, babam gibi. Düz, kestane saçları omzunu hiç geçmez. Bazen ensesinde toplar onları, o zaman ter oluk oluk akar boynunun arkasındaki o derin, ak oyuktan. Tüm gün evin içinde, siler durur, lavaboları, kuveti, mutfak tezgahını. İlk dudaklarını kenetler sımsıkı, gözlerini açar, başlar sürtmeye.
— Anamur’un tüm sıcağı gelip çöreklenmiş üstüme zaten, tam şurda rahat bir nefes alıp keyf çatıcaz. Bakma öyle alık alık başla toplamaya şunları yerden.
Geçen yaz ilk aybaşı olduğumda da aynı kelimeyi söylemişti “alık alık bakma da al şu pamuğu koy donuna” , “hastalanmışsın işte ne var bunda büyütecek.”
Ne var bunda alık alık büyütecek koy hastalığına pamuğu bakma donuna. Kızlar kanarmış böyle. Okula gitmemiştim bitene kadar, sonra alıştım beden derslerine bile girer oldum. Benden başka iki kız daha kanamış benim gibi, konuştum onlarla, kimseye özellikle oğlanlara söylememe kararı aldık. Alık alık koyma pamuğu büyütmüşsün hastalığı donunda.
— Cam parçalarını al ilk, a benim kıtzekalım sonra kirazları toplarsın. Dikkat et kesme elini, önce büyükleri topla sonra kalanları süpürürüz.
Pamuğu oramda tutmak zor bir işti. Ya göbeğime çıkardı yürüdükçe ya da arkamda popomun üstünde bir yerlerde kaybolurdu. Okula vardığımda ilk gidip bakardım küloduma, açık hani elimi kestiğim zamanki gibi bir kırmızıyla kaplı olurdu.
— Dedim sana elini keseceksin diye! Alık! Geç kenara.
Emdim. Hep böyle yaparım. Böylece hem acısı diner hem de kolay kesilir kan. Midemde böyle emilmiş o kadar çok kan var ki, işte sonra, yani ben kanayınca alttan geri çıkıyorlar. Endişelenmiyorum o yüzden. Sadece bir tek şey üzüyor beni, o da günah kapımın açılmış olması. Annem dedi aybaşı olan çocuklar artık ne günah işleseler yazılmaya başlanırmış, günah kapısı bir kere açıldı mı kapanmazmış. Bir defter tutmaya başladım, ne günah işlesem yazıyorum artık arada bazı günler kaçırdığım oluyor ama…
— Faraşı getir bana, süpürgeyi de!
Banyoya gitmeden odama geçtim, yatağın altından çıkardım kahverengi kaplı küçük defterimi, çizgileri yok, çoğu zaman yamuk gidiyor harfler. Kalemlikten bu iş için ayırdığım, ucunu her zaman sivri tuttuğum kalemimi aldım.
Günah 217: Annemin en sevdiği cam kasesini kırdım. İçindeki kirazlar her yana dağıldı. Ben bir alığım.
— Fizandan getiriyor sanki faraşı, aloooo kime bağırıyorum ben.
Kalem kutuya, defter yatağın altına, ben koşa koşa banyoya. Hep böyle bağırır “aloooo” sonuna doğru çatal çatal, cızırtılı. Elimi holun duvarlarına sürterek yazı izini silmeye çalışıyorum. Akıllıdır annem. Hemen anlar. Süpürge kapının arkasında ama faraş yok. Küvetin içine bile baktım ama yok işte.
— Faraş nerede? Elime mi süpürücem ben bunları. Öyle bakarsan göremezsin tabii. Git bir daha ara.
Alıkk. Nerde süpürücem bunları elime bak faraşı göremezsin tabii gitt. Giriş kapısı, yok, makinenin arkası, yok, leğenlerin altı, yok, küvete bakmıştım, kapının arkası, yok. Alıkkk.
— Aaaa küçük tuvalete bak, kapının arkasına!
Sokak kapısının hemen yanında küçük tuvalet. Diğeri gibi oturağı yok bunun çömeliyorsun. Yerde ayaklarını koyduğun beyaz bir taş, çevresi çeşitli şekillerde alacalı lekelerle dolu. Bazıları surata benziyor. Aldım faraşı.
— Sen gelene kadar kapı akşam oldu, al at şunu dikkat et dökme içindekileri. İş yapmayı hiç öğrenemiceksin sen. Bu sakarlıkla elin herifinin evinde tabak çanak da bırakmazsın valla. Ah kim alır ki seni zaten!
Annem güzeldir. Beyaz. Ben karayım. Saçlarım hiçbir zaman omzuma gelmedi. Ne gerek var diyor uzatmaya bu sapısülükleri. “Hem uzatsan nolcek, al kurdele mi takcam bunun başına.” Balerin olmak istemiştim geçen sene, yirmi üç nisanda, bando takımına yazdırdı beni, bu kara çırpılara ak dantelden çorap mı olurmuş. Ak çırpılara çoraptan olur kara dantel balerinler güzel olur.
— Gel hadi oturalım artık şöyle. Yesene topladıklarımı. Yıkadım tekrardan.
Aaa suçlandı yine kırdım diye kâseyi. Ye kızım. Bak karabaşlı kuzum bende yiyorum. Al hadi.
Masaya oturdu. Dört tanesini birden attı ağzına. Hep böyle yer ya, sanki biri gelip önündekileri alıp kaçacakmış gibi. Ardarda iki tane daha yuvarladı. Bir keresinde on iki kişilik yaş pasta yapmıştı gününden bir gün önce, ertesi güne hazır olsun diye. Gece babamla kavga ettiler, sabaha tabakta incecik bir dilim kalmıştı. Hep böyle yer.
— Hadisene kızım, bak zaten tüm gün bir lokma bile koymadın ağzına. İyi beslenmen lazım bak sonra uzamazsın kalırsın böyle küçücük.
Sürekli bir şeyler yememi ister. Başka hiç bir şey sormaz, aç olup olmadığımı bile. Ye ye ye, makarna ye, yoğurt ye, kiraz ye. Annem doksan iki kilo.
— Hadi yarış yapalım, en çok kim yiyecek. Başladım bile…
Kirazlar birbiri ardına girmeye başladı o derin karanlık çukura. Arasıra kapanan dudakları yanaklarını daha fazla şişiriyor, nefessiz kalınca açılıyordu. Derken öksürmeye, garip sesler çıkarmaya başladı. Kirazın suları akıyordu. Kırmızı kırmızı. Ağzının iki yanından. Gözleri büyüdü. Elini boğazına götürdü, attı ağzına.
Kusamadı.
Alıkkk.