“Kirazları masaya koy” dedi. Sert, çatal çatal, cızırtılı sesiyle. Radyoda
istasyon ararken ama bir türlü bulamazken de benzer sesler duyarsınız.
Bir an önce susması için fırladım oturduğum sandalyeden, büyük, cam kaseyi
aldığım gibi tezgâhın üstünden, bir tam dönüş…
— Salak, sapısülük! Olçum olçum iş yapma diye kaç kez söyledim sana. Kırdın
işte en sevdiğim tabağımı. Babası kılıklı kerkenez! Alt tarafı tezgâhtan
alıp masaya koyacaksın şu mereti. Üç adım. Bir, iki, üççç…
Güzeldir annem. Beyazdır. Ben karayım, babam gibi. Düz, kestane saçları
omzunu hiç geçmez. Bazen ensesinde toplar onları, o zaman ter oluk oluk
akar boynunun arkasındaki o derin, ak oyuktan. Tüm gün evin içinde, siler
durur, lavaboları, kuveti, mutfak tezgahını. İlk dudaklarını kenetler
sımsıkı, gözlerini açar, başlar sürtmeye.
— Anamur’un tüm sıcağı gelip çöreklenmiş üstüme zaten, tam şurda rahat
bir nefes alıp keyf çatıcaz. Bakma öyle alık alık başla toplamaya şunları
yerden.
Geçen yaz ilk aybaşı olduğumda da aynı kelimeyi söylemişti “alık alık
bakma da al şu pamuğu koy donuna” , “hastalanmışsın işte ne var bunda
büyütecek.”
Ne var bunda alık alık büyütecek koy hastalığına pamuğu bakma donuna.
Kızlar kanarmış böyle. Okula gitmemiştim bitene kadar, sonra alıştım beden
derslerine bile girer oldum. Benden başka iki kız daha kanamış benim gibi,
konuştum onlarla, kimseye özellikle oğlanlara söylememe kararı aldık.
Alık alık koyma pamuğu büyütmüşsün hastalığı donunda.
— Cam parçalarını al ilk, a benim kıtzekalım sonra kirazları toplarsın.
Dikkat et kesme elini, önce büyükleri topla sonra kalanları süpürürüz.
Pamuğu oramda tutmak zor bir işti. Ya göbeğime çıkardı yürüdükçe ya da
arkamda popomun üstünde bir yerlerde kaybolurdu. Okula vardığımda ilk
gidip bakardım küloduma, açık hani elimi kestiğim zamanki gibi bir kırmızıyla
kaplı olurdu.
— Dedim sana elini keseceksin diye! Alık! Geç kenara.
Emdim. Hep böyle yaparım. Böylece hem acısı diner hem de kolay kesilir
kan. Midemde böyle emilmiş o kadar çok kan var ki, işte sonra, yani ben
kanayınca alttan geri çıkıyorlar. Endişelenmiyorum o yüzden. Sadece bir
tek şey üzüyor beni, o da günah kapımın açılmış olması. Annem dedi aybaşı
olan çocuklar artık ne günah işleseler yazılmaya başlanırmış, günah kapısı
bir kere açıldı mı kapanmazmış. Bir defter tutmaya başladım, ne günah
işlesem yazıyorum artık arada bazı günler kaçırdığım oluyor ama…
— Faraşı getir bana, süpürgeyi de!
Banyoya gitmeden odama geçtim, yatağın altından çıkardım kahverengi kaplı
küçük defterimi, çizgileri yok, çoğu zaman yamuk gidiyor harfler. Kalemlikten
bu iş için ayırdığım, ucunu her zaman sivri tuttuğum kalemimi aldım.
Günah 217: Annemin en sevdiği cam kasesini kırdım. İçindeki kirazlar her
yana dağıldı. Ben bir alığım.
— Fizandan getiriyor sanki faraşı, aloooo kime bağırıyorum ben.
Kalem kutuya, defter yatağın altına, ben koşa koşa banyoya. Hep böyle
bağırır “aloooo” sonuna doğru çatal çatal, cızırtılı. Elimi holun duvarlarına
sürterek yazı izini silmeye çalışıyorum. Akıllıdır annem. Hemen anlar.
Süpürge kapının arkasında ama faraş yok. Küvetin içine bile baktım ama
yok işte.
— Faraş nerede? Elime mi süpürücem ben bunları. Öyle bakarsan göremezsin
tabii. Git bir daha ara.
Alıkk. Nerde süpürücem bunları elime bak faraşı göremezsin tabii gitt.
Giriş kapısı, yok, makinenin arkası, yok, leğenlerin altı, yok, küvete
bakmıştım, kapının arkası, yok. Alıkkk.
— Aaaa küçük tuvalete bak, kapının arkasına!
Sokak kapısının hemen yanında küçük tuvalet. Diğeri gibi oturağı yok bunun
çömeliyorsun. Yerde ayaklarını koyduğun beyaz bir taş, çevresi çeşitli
şekillerde alacalı lekelerle dolu. Bazıları surata benziyor. Aldım faraşı.
— Sen gelene kadar kapı akşam oldu, al at şunu dikkat et dökme içindekileri.
İş yapmayı hiç öğrenemiceksin sen. Bu sakarlıkla elin herifinin evinde
tabak çanak da bırakmazsın valla. Ah kim alır ki seni zaten!
Annem güzeldir. Beyaz. Ben karayım. Saçlarım hiçbir zaman omzuma gelmedi.
Ne gerek var diyor uzatmaya bu sapısülükleri. “Hem uzatsan nolcek, al
kurdele mi takcam bunun başına.” Balerin olmak istemiştim geçen sene,
yirmi üç nisanda, bando takımına yazdırdı beni, bu kara çırpılara ak dantelden
çorap mı olurmuş. Ak çırpılara çoraptan olur kara dantel balerinler güzel
olur.
— Gel hadi oturalım artık şöyle. Yesene topladıklarımı. Yıkadım tekrardan.
Aaa suçlandı yine kırdım diye kâseyi. Ye kızım. Bak karabaşlı kuzum bende
yiyorum. Al hadi.
Masaya oturdu. Dört tanesini birden attı ağzına. Hep böyle yer ya, sanki
biri gelip önündekileri alıp kaçacakmış gibi. Ardarda iki tane daha yuvarladı.
Bir keresinde on iki kişilik yaş pasta yapmıştı gününden bir gün önce,
ertesi güne hazır olsun diye. Gece babamla kavga ettiler, sabaha tabakta
incecik bir dilim kalmıştı. Hep böyle yer.
— Hadisene kızım, bak zaten tüm gün bir lokma bile koymadın ağzına. İyi
beslenmen lazım bak sonra uzamazsın kalırsın böyle küçücük.
Sürekli bir şeyler yememi ister. Başka hiç bir şey sormaz, aç olup olmadığımı
bile. Ye ye ye, makarna ye, yoğurt ye, kiraz ye. Annem doksan iki kilo.
— Hadi yarış yapalım, en çok kim yiyecek. Başladım bile…
Kirazlar birbiri ardına girmeye başladı o derin karanlık çukura. Arasıra
kapanan dudakları yanaklarını daha fazla şişiriyor, nefessiz kalınca açılıyordu.
Derken öksürmeye, garip sesler çıkarmaya başladı. Kirazın suları akıyordu.
Kırmızı kırmızı. Ağzının iki yanından. Gözleri büyüdü. Elini boğazına
götürdü, attı ağzına.
Kusamadı.
Alıkkk.
|