Sabri Koz dostum ince bir insan. Geçenlerde, bir sohbetimizde, hakkımda
durmadan üretilen çeşitli dedikodulara değiniliyordu, baktım sözü dolaştırıyor,
anladım ve noktaladım: “Hayır Sabri bey, benim bir çifte vatandaşlık durumum
yok”. Anladığım kadarıyla, böyle bir durum olduğunu ileri sürenlerle karşılaşmış,
başkalarından da Paris’te ev aldığımı duymuştum.
Kim istemez bilmem, ben Paris’te ev sahibi olmak isterdim doğrusu, böylelikle
otel odalarında her yıl birkaç hafta geçirmezdim. Çifte vatandaşlık konusuna
gelince: Bunun da pek çok faydası vardır, gelgelelim sorunlar da doğurabilir,
o nedenle istemezdim (hoş istesem ne olur, başka bir ülkenin vatandaşı
olabilecek koşulları yerine getirebilmenin çok uzağındayım).
Ne gibi sorunlar doğurabilir o durum, bakın bir örnek vereyim size:
Kasım ayı dergilerinden birinde “Oyun, Sanat ve Savaş” başlıklı yazısı
yayımlanan bir yazarımız, aralarında benim de yeraldığım bir grup insanı,
savaş sırasında “vur patlasın çal oynasın” edebiyatı yapmakla suçluyor.
“Ne Bush, ne Rumsfeld, ne Pentagon” geçiyormuş savaş sırasında çıkan o
dergi sayısında yeralan savaş oyunlarıyla ilgili yazıda. Besbelli Britanya,
Tony Blair de geçmiyor yazıda, ama arkadaşımız buna değinemiyor: Çünkü
bir İngiliz vatandaşı aynı zamanda — en azından bu duruma düşmek, kafa
atayım derken kendi kafamı yarmak istemezdim.
Aynı arkadaş, benden “çok ama pek çok kitap” yayımlayan bir yazar olarak
sözediyor: Herkesin malûmu bu durum, gelgelelim, sonuçtan şikâyetçi olanların
çoğunun yaptığını yapıyor sözkonusu kişi: Hem okumuyor yazdıklarımı, hem
de varsayımlar üretmekten kaçınmıyor: Ben de “dünyanın sorunlarıyla ilgilenmeyen”,
“eğlence ve haşarılık” peşinde gezinen o topluluğun bir üyesiyim, üstelik
önde gelen üyelerinden biriyim.
Okumuyor ya, yazmadığıma emin. Bu külliyen cahil, terbiyesiz, pişkin beyefendiye
sınırlı bir okuma listesi önermek zorundayım burada — gene okumayacaktır,
okumasın zaten, ama bir nebze utanma duygusu varsa utansın hiç değilse:
İşe, 1991’de yayımlanan küçük bir kitabımla (İskeletler Dansı — Edebiyat
ve Sanatta Savaş), aynı yıl bir günlük gazetede üstüste iki gün yayımlanan
“Etobur Bir Dünya Savaşı Provası” başlıklı denememi okuyarak başlayabilir.
Sonra, hem internette, hem de Su, Tüyün Üzerinde Bekler kitabımda yeralan
“Yeryüzü: Cehennem” başlıklı bölüme geçebilir. Zor olacak ama, bunun ardından,
Opera’nın bütününe; Doğu-Batı Dîvanı’nda “Nabız”dan “Otel Negresco”ya
pek çok şiirime gözatabilir. Son savaşla ilgili bir parça beklemesi gerekecek:
“Amnesia” başlıklı elli sayfalık metnim yakında yayımlanacak.
Kendi payıma, içinde yaşadığım Dünya’nın ve Çağ’ın sorunlarına karşı hiçbir
dönemde sessiz, suskun kalmadım: Alternatif: Aydın, Saatsız Maarif Takvimi,
Türkiye’nin Üçlemi başta olmak üzere pek çok kitabımda, binlerce sayfa
yazdım bu bağlamda — üstüne üstlük, o konularda birebir, sıcağı sıcağına
yazmanın şart olduğunu düşünenlerden de değilim.
Merak edenler çıkabilir: Sözkonusu büyük savaş karşıtının bu konuda dişe
dokunur tek satırına rastlamış değilim.
“Oyun, Sanat ve Savaş”ın yazarı sözkonusu yazısında güyâ isim vermiyor
ya, adres belli: 1980’den beri Gergedan, Argos, Kitap-lık, Cogito, YKY
ve Koç’da birlikte çalışan bir grup, diyor — “vur patlasın”cıları gösterirken.
Bir kere, geri gidilebilir: 1970’lerden başlayan bir birliktelik sözkonusu.
İkincisi adres daha geniş: Açık Radyo’yu, Fol’u, P’yi, Geceyazısı’nı,
Altıkırkbeş’i, başka noktaları katmak gerekir. Binlerce kitap, yüzlerce
dergi sayısı, sergi, etkinlik, radyo ve televizyon programı. Biz, buna
üretim diyoruz, iş diyoruz, kusura bakmayın. Sorumluluktan mı sözediyordunuz?
Bu ekip, yirmibeş yıldır, Frankfurt Okulu’ndan Nietzsche’ye, Savaş’tan
(bkz. Cogito) Adorno’ya, Modernizm’den Rönesans’a, Servet-i Fünun’dan
Kan’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Bizans’tan Selçuklu’ya binlerce etkinlik
ve yayın yaratırken siz ne yaptınız? Irak savaşıymış! Açık Radyo’ya hiç
kulak verdiniz mi?
Yıllardır ‘sermayeyle işbirliği’ teranesini dinliyoruz. Chaucer, Dante,
Joyce, Proust, Musil, Benjamin, Habermas, Seneca, Bourdieu, İbn Battûta,
Marlowe, Jameson, Bernhard çevrildiğinde; Evliyâ Çelebi, Beşir Fuad, Ece
Ayhan’dan küçük İskender’e, Nâzım’dan Roni Margulies’e geniş bir yazar
yelpazesinden kitaplar yayımlandığında işbirlikçi mi olunuyor?
“Nasreddin Hoca” hikâyesine ikidebir dönülmesi doğal. Dönerken, neden
Boratav’ın kitabı YKY’ye getirdiğini araştırsanıza: Kitaplarının ‘her
zamanki’ yayıncısı neden yanaşmamış o çalışmayı basmaya? Neden başka bir
yayınevi üstlenmemiş kitabı yayımlama işini, ‘olay’ sonrasında? Ankara
Edebiyatçılar Derneği kitabı nasıl (ve kimin önsözüyle) yayımlamış?
Bu soruların eksiksiz yanıtlarını kenara bırakıp yargı geliştirmeye kalkışmak
mert yaklaşım değil.
“Oyun, Sanat ve Savaş” yazarına yanıt vereceğimi duyan yakınlarım, onun
tek tasasının böyle bir sonuç almak olduğunu dile getirdiklerinde, benim
tek tasamın o kişiye yanıt vermek olmadığını ifade ettim. Bu ve benzeri
çıkışların arkasındaki çirkinlikler konusunda yıllardır susuyorum, perdeyi
biraz aralayacağım ‘başlamak’ için:
“Oyun, Sanat ve Savaş”ın yazarı okumadan, öğrenmeden, bilmeden yazma sanatını
öğrenmiş yalnızca. Dahası, kendi konumunu çıkıp yüzüne vurmayacağıma inanmış.
Yanıtlasın bakalım şimdi: Kitapları YKY’den çıkarken, yani dört yıl öncesine
kadar, neden o “grup”tan sözetmiyormuş, dergilerinde neden yazıyormuş?
‘Banka Yönetim Kurulu üyesinin eser’i diye dalga geçiyor ya aklısıra,
çok değil dört yıl önce aynı kişiye gönderdiği “teşekkür” mektubunun (bkz.
Kitap-lık, sayı 36, 1999) unutulacağını mı sanıyor? Yayınevinde çalışan
edebiyatçıların bankacı arkadaşlarından borç almalarına (lütfen belge
yayımlamayı ihmal etmesin bu durumlarda) ilişkin son derece çirkin imâlarda
bulunurken, kendisinin “kimlerin” çeviri işlerini yürüttüğünün bilinmeyeceğini
mi düşünüyor?
Türkiye’de meydan boş: YKY’ye banka sermayesi nedeniyle veryansın eden
bir başka yazarımız, kitaplarını bir başka bankanın yayınevinden çıkarıyor:
Güler misiniz, daha da mı gülersiniz?
YKY’ye yüklenenler, medya tekelinin yayıneviyle ilgili tek satır olsun
yazmıyorlar — sizce “doğru yayıncılık” yapıldığı için mi?!
YKY’yi, gerçekten başka bir konumda yaşamayı ve eylemeyi seçenler eleştirdiğinde,
katılayım katılmayayım, tek kelime etmek hakkını kendimde görmüyorum,
görmedim. Buna karşılık, başka bir sermaye grubunun, topluluğunun, yatırımının
maaşını, telifini almakta herhangi bir sakınca görmeyerek, edebiyat ve
düşünce dünyasının haklı kabadayısı pozunda ahkâm kesenlerin gülünç duruma
düştüklerini düşünüyorum. Daha önce de yazmıştım: Basın dünyasında yaşanan
tetikçilik yayın dünyasına sıçradığında, yapılan “iş”in Edebiyat olduğunu
kimse ileri süremeyecektir.
YKY, bir kültür projesi ve uygulamasıdır. Edebiyat, Sanat, Düşünce, Bilim
alanında üretim yaparken, 1990 öncesindeki Banka yayıncılığının (ki, 1945’den
bu yana kültüre yönelen bir sermayeden sözediyoruz) çizdiği çizginin bütünüyle
ötesine geçilmek istenmiştir. “Suya sabuna dokunmamak”mış! Suya sabuna
pekâlâ dokunulmuştur, ama, kusura bakılmasın, asıl sorun ‘birileri’nin
çıkarına dokunulmasından doğmuştur. “Oyun, Sanat ve Savaş” diye traş kesen
arkadaşa, bir yayınevinin ilk işinin yazarlarının telif ücretlerini ödemek
olduğunu hatırlatırım — bilmem anlatabiliyor muyum?
YKY, bir kültür projesi ve uygulamasıdır, ama şunu söyleyen yok: Tek kültür
projesi ve uygulama biçimi değildir.
Buyurun: Çalışın, üretin, ortaya koyun. Elinizin altında koskoca yayınevleri,
dergiler, matbaalar, kitabevleri var.
Biz yanlış yapıyorsak siz doğru(yu) yapın.
Muzaffer Erdost bir uçta, Sezai Karakoç ya da Nuri Pakdil bir başka uçta,
çeyrek yüzyıldır, hiçbir destek almaksızın neler yaptılar.
Buyurun.
Ama önce başınızı yıkayın.
Başınızın içini.
7 Kasım 2003
|