Siz kesinlikle Amerikalı değilsiniz, öyle değil mi? 1951 yılında Kuzey İrlanda’da doğdum. 1986 veya 1987’ye kadar hayatımın büyük çoğunluğunu orada geçirdim. İrlanda’da yaşarken BBC Radyosu için çalıştım ve sonunda bir parça televizyon işi de yaptım. Bu ülkeye (Birleşik Devletler’e) geldiğimde çeşitli üniversitelerde öğretmenlik yapmaya başladım. Çoğunlukla Princeton’daydım. Kitabım Poems 1968-1998 bu yıllarda yayımlanmış sekiz şiir koleksiyonumdan derlendi. Gençken öğretmen olmak ister miydiniz? Aslında annem de öğretmendi, yani daima öğretmenliğin soylu bir görev olduğu hissine sahiptim, (gülüyor) ki gerçekten de öyle olduğunu düşünürüm. Soylu ve aynı zamanda insanları yücelten bir iştir – ne de olsa ilham verici bir öğretmen olmak çok zordur. Bence insanın gerçekten olmayı amaçladığı şey budur, en azından benim olmayı hedeflediğim şey bu. Benim öğretmenim olmuş kişilerin en iyileri gerçekten sıradışı insanlardı ve öğrencilerine okumak veya, doğrusu, yazmak için de ilham verirlerdi. Bu zor bir görev ve bunu gerçekten başardığımdan emin değilim, ama amaçladığım şey kesinlikle bu. Seamus Heaney gibi bir öğretmene sahip olmak nasıl bir şeydi? James ilham verici öğretmenler kategorisine giriyordu. O zamanlar öğretmenlik yaptığı Belfast’taki Queen’s University’de bir yıl boyunca bana özel ders verdi. Sonra Birleşik Devletler’e, Berkeley’e geldi. Yalnızca bir öğretmen olarak değil, bir örnek olarak da müthiş derecede önemliydi benim için. Anında tanıyabildiğim, 20 veya 30 mil çevresinde yetiştiğim bir dünya hakkında şiirler yazıyordu. Bu gerçekte Kuzey İrlanda’da büyük bir mesafedir, çok küçük bir yerdir orası ve mesafeler paradoksal olarak daha uzundur. Ama onun orada olduğu ve yazdığı gerçeği benim için ve o zamanlar yazmaya başlayan diğer insanlar için çok önemliydi. O diğer yazarlara her zaman çok cömert ve yardımsever davranırdı, hâlâ da öyledir. Kısaca harika bir adam o. İyi bir şairin aynı zamanda popüler bir şair olmasını görmek güzel, çünkü bu iki şey her zaman yan yana gelmezler. Şiirin gayet popüler olsa da çok satılmamasının sebebi nedir sizce? Bence buna karar vermek çok zor. İnsan asla şiirin ne kadar popüler olduğundan emin olamaz. Bu satışlara yansımaz çoğunlukla. Bunun altında yatan çok fazla sebep var. Hepsini bildiğimden veya gerçekten yanıtlayabileceğimden emin değilim ama birkaçını belirlemeye çalışabilirim. İşin bir yönü, şiirin aslında genelde hiçbir zaman çok popüler olmamış olmasıdır. Şiirin daima çok sayıda değil, az sayıda insan tarafından okunmuş olduğunu düşünüyorum. Elbette yol boyunca Byron, Tennyson gibi insanlar ve elbette bu yüzyıldan daha belirgin örnekler, mesela Rod McKuen ve Seamus Heaney gibi bazı istisnalar olmuştur. Bence onlar istisnalardır. Belli sebepler yüzünden insanlar, iyi eğitimli olanlar ve başka şeyleri okumaktan hoşlananlar da buna dahil olmak üzere, şiir okumuyorlar. Şiir okuma işini okul çağlarından beri bir yana bırakmış durumdalar ve çoğu durumda okul zamanlarında okudukları şiirler de kendilerine derslerde öğretilmiş olanlardan ibaret. Özellikle zor olan yirminci yüzyıl şiirinin etkisiyle ilgilerini yitirmiş durumdalar. Öğretmenler yirminci yüzyıl şiirinin ne kadar zor olduğunu göstermeyi kendilerine görev edindiler ve bu da insanları okumaya heveslendiren bir şey değil pek. Ortalama bir pop şarkısı veya film, çok sofistike bir parçadır ve çok sofistike dinleme ve izleme biçimlerini içerir; biz bunu yıllardır şiir için geliştirmedik, ne de olsa çok iyi vakit geçiriyorduk hepimiz. Basitçe, şiirle ilişkimizi yitirdik. Şimdilerde bu konuda her türlü serzenişi duyuyoruz: “Şiirin kafiyeli olduğu günleri hatırlıyorum, sevdiğim şiirler bunlardı işte,” gibi şeyler söyleyenleri okuyoruz. Çok açık olarak bu insanlar okul zamanlarından bu yana bir şiir kitabına bakmamışlar. Bu çok tuhaf bir şey, ciddiye almak güç açıkçası. İşin diğer yönü ise tüm bunlara rağmen insanların hayatlarının dönüm noktalarında şiire dönmeleri. İnsanlar büyük duygusal karışıklık anlarında, çocukları olduğunda, evlendiklerinde, cenaze töreni düzenlediklerinde duruma uygun bir şiir aramaya başlıyorlar. Bunun onlar için bir şey ifade etmediğini söylemek istemiyorum. Şiir eskiden olduğu ölçülerde öğretilmiyor artık ve şiir ezberlemenin yazarları da öğretilmiyor. Bunu hoşgörmek için sebepler bulmak pek kolay değil. Şiirleriniz yüksek sesle okunmak için yazılmışa benziyor. Çok fazla okuma yapıyor musunuz? Şiirlerimi yazarken kesinlikle okunabilirliklerinin bilincinde olarak yazıyorum. Bence yüksek sesle okuyamayacağınız hiçbir şey yoktur ya da en azından pek az şey vardır. Erişilebilirliğe, açıklığa ve doğrudanlığa yatkınım kesinlikle. Şiirlerimin çoğu ulaşılabilirdir. Bir kısmı biraz daha zordur. Eminim “Şiirlerinin hiç zor olmadığını düşünüyorsa delirmiş olmalı” diyen insanlar vardır. Bazıları diğerlerinden daha karışık. Onları zor yapmaya uğraştığımdan değil, karmaşıklığın, bulunduğumuz yerle, varlığımızın durumuyla eş oluşundan dolayı böyle bu. Yalnızca burada olmak bile karışık bir iş. Okumalardan hoşlanıyor musunuz? Çok sayıda okuma yapıyorum. Hoşlanıyor muyum bundan? Üzerine pek fazla düşünmüyorum. Eğer çok düşünürsem muhtemelen biraz asabîleşebilirim. Temel olarak şiirleri ilk defa okuyormuş gibi okumaya çalışıyorum. Bu bir bakıma bir eleştiri ve gösteri işi; yorumlayıcı bir iş. ABD’de yaşamaktan memnun musunuz? Çok memnunum. Ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşadım. Şu anda New Jersey’de yaşıyorum, buraya hep laf ederler ama söylemeliyim ki burada yaşamayı da seviyorum. Yaptığım işi, öğretmenliği seviyorum. İrlanda’nın nesini özlüyorsunuz? Oradaki bazı insanları özlüyorum, ama elbette hiç biri ziyaretime gelmiyorlar! Gerçekte ben oraya sık sık geri dönüyorum. Geçen yıl örneğin beş kere falan gitmişimdir. Çoğunlukla İngiltere’ye giderim, yılda en az üç kere, çünkü şimdi Oxford’da fahrî bir görevim var. Oxford’da Şiir Profesörü olmak hoşunuza gidiyor mu? Çok zorlayıcı bir iş. Orada yılda üç konferans veriyorum. Son konferansım Emily Dickinson’un bir şiiri üzerineydi. Her seferinde tek bir şiir okuyorum, demek ki beş yıllık dönem sona erince –eğer sonunu görmek nasip olursa!– çok çeşitli sayıda şairi okumuş olacağım. Şimdiye kadar Yeats, Ted Hughes, Robert Frost, Elizabeth Bishop ve Emily Dickinson’un şiirlerini inceledim, bundan sonraki Stevie Smith olacak. Hull’da doğmuş ve pek de tanınmıyor. Novel on Yellow Paper diye bir roman yazmış. “Not Waving, But Drowning”, herhalde en iyi bilinen şiiri. Yani çok geniş kapsamlı bir şiir okuması yapıyorsunuz? Oturdum ve konferanslar için bir başlık buldum: “Şiirin Sonu”. Bunu bu sözün değişik anlamlarını da düşünerek söylüyorum. Bir seferinde Seamus Heaney ile buluştuğumu hatırlıyorum, o da bir aşamada Şiir Profesörü’ydü ve bir sonra yapacağı şeyi düşündüğünü görebiliyordum. Bunun ne hakkında konuşacağımı düşünüp endişelenmesem bile zor olacağını biliyordum, böylece işin en başında oturdum ve bir plan çıkartmaya çalıştım, bu plana uydum da. Enerjimin büyük kısmını alıyor bu iş, ama yine de sıradışı şiirleri okumaya vakit bulabiliyorum. Hangi şairleri okuyorsunuz? İşin aslı ben her şeyi okuyorum, bu ülkede veya okyanusun öte tarafında yazılan her şeyi. Çoğunluğu bana gönderiliyor zaten. Olup bitenle ilişki halindeyim çoğu zaman. Roman okuyup romanla ilişki halinde olmaya çalışmasam da! Her yerden ve her dönemden şairlerle ilgileniyorum. Robert Frost ve John Dunne gibi önemli kahramanlarım var. Onlar muhtemelen benim en çok önemsediğim iki şair. Üzerimde en çok etkisi olanlar. Zevk için kitap okumaya fırsat bulabiliyor musunuz? Aslında çok iyi bir soru bu! Zevk için mi? Öyle! Bazan tamamen zevkli olmuyor, yani benim ilgilendiğim şiirin kışkırtıcı bir şiir olduğu hesaba katılırsa, ve mutlaka okuması zevkli şeyler de olmuyor. Bu birçok açıdan rahatsız edici. Geçen yıl İngiltere’de, T.S. Eliot Ödülü’nün jürisindeydim, bu yüzden geçtiğimiz yıl İngiltere’de yayımlanan her şeyi okudum. Bu da düşündüğünüz kadar çok kitap değil aslında, Birleşik Krallık’ta yayımlanmış yalnızca 70 veya 80 kitap vardı, en azından bize gelenler bu kadardı. Yani düşündüğüm kadar zor bir iş değildi. Bundan çok daha fazla sayıda kitap basılan yıllar olduğunu düşünüyorum. Tercih ettiğiniz yerel bir kitapçı var mı? Elbette! Neredeyse her şeyi Princeton’daki Nassau Sokağı’nda bulunan Micawber’s’dan alıyorum. Kitapçıyı işleten adamın adı Logan Fox ve bildiğim kadarıyla harikulâde bir zevke sahip. Benimkine uyduğu için doğal olarak çok iyi olduğunu düşünüyorum. Girdiğinizde içeride bulunan herşeyi okuma isteği duyduğunuz yerlerden. Bence bu iyi bir kitapçının özelliklerinden biri. Kitapları alan kişideki parlak zekâyı görebiliyorsunuz.
|
||||