Cehennemin Irmakları

Kemal Atakay


Bu yazıda, Dante’nin Cehennem’ini baştan sona kuşatan ırmaktan söz edeceğim. Dört koldan “akar” yeraltının, cehennemin bu ırmağı ve her kolunun bir adı vardır: Akheron, Styks, Phlegeton, Kokytos. Ama onun öyküsüne geçmeden önce, biraz daha gerilere gidip, Azra Erhat’ın yardımıyla Yunan mitolojisinde, özellikle Homeros’ta bu ötedünya ırmaklarının nasıl hayal edildiğine bakalım.
Mitoloji Sözlüğü’ne göre, Yunan Erken İlkçağı yeryüzünü yuvarlak ve yassı bir disk gibi düşünür ve Okeanos bu diski çepeçevre sarar. Okeanos aslında bir deniz gibi değil, evrensel bir ırmak ve ırmakların babası olarak tasarlanır. Derin anaforlu, burgaçlı diye nitelenmesi akan bir su olduğundandır. İnsan dünyanın ucuna doğru hangi yönden giderse gitsin Okeanos’a batar, ertesi sabah gene Okeanos sularından doğup yükselir. Batı Kızlarının bahçesi Okeanos kıyılarındadır. Odysseus ölüler ülkesine varmak için Okeanos kıyılarına gelir. Anası Antikleia şaşar buraya kadar gelebildiğine (Odysseia XI, 155 vd.):

Nasıl geldin, çocuğum, sisli karanlıklar ülkesine, diri diri?
Yaşayan insanlar kolay kolay göremez buraları,
büyük ırmaklar var arada, korkunç akıntılar var:
Önce Okeanos var, bulamazsın sığ bir yerini,
sağlam yapılı bir gemin yoksa aşamazsın onu.

Okeanos’ta bir çıkış noktası, bir dayanak bulduk kendimize. Gerçekten de, öteki yeraltı ırmaklarının ana kaynağı o bir anlamda. Bir süre daha Erhat’ın rehberliğinde ilerleyelim; Homeros, Dante’nin cehenneminde karşımıza çıkacak ilk ırmağı, Akheron’u anlatırken, aslında bize genel bir çerçeve çizmiş olur (Odysseia, X, 508 vd.):

Ama geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,
orada alçak kıyı var ve Persephone’nin koruluğu,
uzun uzun kavaklar göreceksin, kısık söğütler,
derin anaforlu Okeanos’un kıyısında çek karaya gemini,
sonra çık yola, Hades bataklığına doğru,
orada Akheron’a Pyriphlegeton ve Kokytos akar,
Styks’ten gelen sular da dökülür oraya.
Aeneas destanında (Aeneis VI, 295) Akheron çamurlu suların kaynayıp burgaçlandığı dipsiz bir bataktır. Kharon’un kayığıyla bu çamur ırmağını geçtikten sonradır ki varılır asıl Hades’e (ölüler dünyasına). Akheron Yunanistan’ın Epir bölgesinde akan bir ırmağın da adıdır. Belki ıssız bir bölgede derin bir yarın içine dalıp kapkara bir batak olarak denize döküldüğü içindir ki, ilkçağ bu ırmağın yeraltı dünyasına aktığına inanmıştı. Yanlış bir etimoloji adını “Acılar Irmağı” (akhos Yunancada “acı” demek) diye tanımlardı.
Şimdi, mitlerde her zaman gördüğümüz baş döndürücü bir sıçramayla, Akheron’un doğuşuna bakalım (gene Erhat’la): Efsaneye göre Akheron Helios’la Gaia’nın (güneşle toprağın) oğludur. Olympos tanrılarıyla Titanlar arasındaki savaşta susuzluktan yanan devlere su içirdiği için Zeus’un lanetine uğramış ve yeraltı ülkesine kapatılmıştır.
Styks? O, Hesiodos’a göre Okeanos’un kızları arasında en başta gelenidir. Zeus Titanları yenip tanrılar arasında şeref paylarını dağıtırken Styks ilk yanına gelen olmuş. Başka özellikleri? Styks bir yeraltı ırmağı olarak görülür, tanrılar bu ırmak üstüne yemin ederler. Yemin Olympos’ta olursa, Zeus İris’i gönderir, Styks’i getirir. Styks üstüne yemin eden yeminini bozacak olursa, korkunç bir cezaya çarpılır: Bir yıl boyunca ağzına ne tanrı balı, ne tanrı şarabı koyabilir, soluk alamaz, sonra da dokuz yıl boyunca tanrılardan, toplantı ve şölenlerinden uzak durmak zorundadır. Styks karanlıkta gürül gürül akan Okeanos’un bir kolu sayılır, suları koca ırmağın sularının onda biri kadardır.
Peki, Phlegeton’la Kokytos? Adı alev anlamına gelen bir kökten türemiş olan Phlegeton, Pyriphlegeton adıyla da anılır. Kokytos’la birlikte yeraltı ülkesinde akan bir ırmak olarak gösterilir. Bir ateş ırmağı olduğu adından belli. İniltiler ırmağı anlamına gelen Kokytos (Styks’in bir kolu) ölüler ülkesinde akan ve Akheron’a dökülen bir ırmaktır. Odysseus yeraltı ülkesine inecekken, büyücü tanrıça Kirke ona –yukarıda aktardığımız dizelerle– Hades’in haritasını çizer. Odysseus yeraltı dünyasına inmek için çukuru orada kazacaktır. Pyriphlegeton adından da belli olduğu gibi (pyr “ateş” demek) kaynar sulu bir ırmak olduğu halde, Kokytos’un suları buz gibi diye tanımlanır:

Ama geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,
. . .
orada Akheron’a Pyriphlegeton ve Kokytos akar,
Styks’ten gelen sular da dökülür oraya.

Azra Erhat’ın rehberliğindeki yolculuğumuz, dikkat ettiyseniz, bir döngüyle sona erdi. Tam bu noktada, söylenenleri bir toparlayalım. Okeanos: Bir büyük kaynak. Akheron: Güneşle toprağın oğlu; Zeus’un lanetine uğrayıp yeraltı ülkesine kapatılmış. Styks: Okeanos’un kızı, onun kollarından biri. Phlegeton ile Kokytos: Styks’in kolları. İki kolu daha var Styks’in: Aornis (“kuşsuz”) ile Lethe (“unutma”). Hades ülkesindeki pınar Lethe’nin suyunu içen ruhlar geçmiş hayatlarını ve çektikleri acıları unutup öyle girerlermiş ölüler dünyasına. Hades? Hades hem ölüler ülkesinin, hem onu yöneten tanrının adı. Bir iki ayrıntı daha: Hades, yukarıdaki dünyada neler olup bittiğini bilmez, en önemli varlığı görünmezlik miğferidir, yeraltındaki bütün değerli taş ve madenler onundur, ama yeryüzünde hiçbir şeyi yoktur.
Daha çok, Erhat’ın söylediklerinden derlediğim (mitlerin ruhuna uyarak, çoğunlukla doğrudan onun sesiyle aktardığım) yukarıdaki bilgilerden, karmaşık bir görünüm çıkıyor karşımıza, ama bazı ipuçları da yok değil: Öncelikle, ırmağın hem bir bütün halinde akma, bütünlenme (Okeanos); hem kollara ayrılma, dağılma, parçalanma eğilimi (Styks ve kolları). Sonra, bir cinsiyet potası: Babadan kıza, oradan erkek kollara ayrılma; bitimsiz bir akışkanlık halindeki eril-dişil diyalektiği (bütün ödipal izdüşümleriyle): kavuşup bütünleşme, ayrılıp bireyleşme. Sonra, bir yeryüzü-yeraltı bölünmesi; burada da, yeryüzünden başlayıp yeraltına akan sular sanki birleşmenin ve ayrılmanın sınır çizgisi gibi. Elbette, zengin bir karşıtlıklar geçidi: ölüm-dirim, aydınlık-karanlık, anımsama-unutma, sevgi-nefret (Styks’in adı “nefretlik” demek). Bir şeyler sezer gibi oluyoruz, ama mitlerin sonsuza dek yeni düşüncelere, yeni buluşlara açılma gizilgücü; bunun yanında, her yeni ayrıntıyla, öğrendiğimiz her yeni mit parçasıyla bu düşüncelerin saymaca görünebilmesi riski var. Burada durup, Yunan mitlerinin baş döndürücü ortamından, Vergilius’un belki daha karanlık, belki daha yoğun, ama biraz daha “anlaşılır” yeraltı dünyasına geçelim.
Odysseus’a ölüler ülkesine giderken Kirke yol göstermişti. Vergilius’un kahramanı Aeneas’a yol gösterecek olan da bir kadındır: Sibylla. Aeneas, “iki kez Styks sularını geçmek” istiyorsa, “sık dallı bir ağaçta” gizli, “yaprakları altından bir dal”ı bulmalıdır. Ölüler ülkesinin coğrafyası biraz daha belirgindir burada: “Burdan ayrılır yollar, Tartarus’a, Avernus’un / sularına doğru giden yol. Balçıkla kaynaşır / burası, burgaçlarda kımıl kımıl döner sular / ve bütün kumunu Cocytus ırmağına kusar. / Suları ve ırmağı korur çirkin, pis kayıkçı / taranmamış ak sakalları sarkar çenesinden / gözleri alev alev çakılmış olduğu yere, / omuzlarından inmekte düğümlü, kirli, örtü” (Aeneis, VI, 294-301).
Sibylla, Aeneas’a anlatır: “Ey Anchises’oğlu, / Tanrıların en gerçek kuşağı! görüyorsun ya, / Cocytus’un durgun, derin sularını şurada, / Styx bataklığını, Tanrıların yemin ederek / istencesine karşı gelmekten korktuğu Styx’in. / Şurda gördüğün kalabalık, tüm yardımdan yoksun, / mezara konmamış güruh, şu kayıkçı da Charon. / Su üstünde gidenler de gömülmüş cesetlerdir, / yerlerine gömülüp sakin kalmadan kemikleri, / bu ürkünç yerlerden, boğuk boğuk akan sulardan / ölümlüleri geçirmeye izni yok Charon’un” (Aeneis, VI, 321-327).
Dante, cehennemin en temel haritasını Vergilius’tan alır; ama daha baştan şaşırtıcı bir değişiklikle. Cehennem’deki dört kola ayrılan ırmağın, tuhaf bir kaynağı vardır: Girit’li Yaşlı Adam. Vergilius’un Dante’ye anlattıklarına bakılırsa (Cehennem, XIV, 94-118), denizin ortasında düşkün bir ülke bulunur: Kralı başındayken altın çağını yaşamış olan Girit. Bir de bir dağ vardır: bir zamanlar mutlu olan, ağacı suyu bol İda; eskiyen her nesne gibi, şimdi unutulmuştur. Dağın içinde dimdik bir yaşlı durur, sırtı Dimyat’a dönüktür, yüzü Roma’ya bakar, aynaya bakar gibi. Başı ince altından yapılmıştır, göğsüyle kolları saf gümüştendir, kalçalara inen kesimi bakırdan, oradan aşağısı en iyi demirdendir. Bir tek sağ ayağı pişmiş topraktandır; öbür ayağından çok, bu ayağına dayanır. Altın başın dışında, her bölümde bir delik vardır; buralardan akan gözyaşları birikir, kayalardan atlayıp vadiye iner ve Akheron, Styks, Phlegeton ırmaklarını oluşturur. Sonra dar bir kanalla aşağıya akar, daha aşağıya inemeyince Kokytos’u oluşturur.
Çoğu zaman yaptığı gibi, burada da Dante Eski Yunan-Roma kültüründen aldığı bir unsurla Hıristiyanlıktan aldığı bir unsuru birleştirir: Bir başka deyişle Cehennem’de akan ırmaklar Pagan-Hıristiyan kökenlidir. Cehennem’i baştan sona geçen ırmağın kaynağı gizemli bir heykelin, Girit’li Yaşlı Adam’ın gözyaşlarıdır. Özellikle gövdesiyle yozlaşmış, yoldan çıkmış insanlığı temsil eden bu alegorik heykelin ve ondan kaynaklanan cehennem ırmaklarının çok çeşitli yorumları yapılmıştır: Elbette, amacımız akademik bir yazı yazmak değil, ama bu yorumlardan birkaç örnek verelim: Sözgelimi, altın baş, tarihsel yoruma göre, Altın Çağ’ı, Yeryüzü Cenneti’ni; ahlaksal yoruma göre, özgür iradeyi; siyasal yoruma göre, imparatorluk temelli monarşiyi gösterir. Gümüş göğüs, ilk yoruma göre Gümüş Çağ’ı, ikincisine göre aklı, üçüncüsüne göre monarşiyi; bakır, sırasıyla, Bakır Çağı’nı, iradeyi ve oligarşiyi simgeler.
Önce Akheron adını alan bu gözyaşları, daha sonra Styks bataklığına, Phlegeton’a ve son olarak da Kokytos gölünün buzuna dönüşür. Bu dördü, daha çok kokuşmuş, durağan sulardır. Onları birbirine bağlayan akarsular vardır ve bunlar yerin merkezine doğru akarlar. Bu tür üç akarsudan söz edilir Cehennem’de; ikisini görür, birini görmeyiz. Akheron’u Styks’e bağlayan bir dere vardır; keza Styks’i Phlegeton’a bir akarsu bağlar; Phlegeton ile Kokytos arasında da bir akarsu vardır, aşağı doğru akan bu ırmak, daha sonra bir çağlayana dönüşür.
Cehennem’in durağan, kokuşmuş, bataklığı andıran suları, Dante Araf’ın doruğuna ulaştığında yerini bambaşka bir ırmağa bırakır. Artık günahlarından tamamıyla arınan yolcu burada Lethe ırmağının sularından içecek ve günahlarının anılarından da kurtulacaktır. Peki, iyi anılar? Dante onları korumak için, belleklerden günahın izlerini silen Lethe’nin karşıtını yaratır: Eunoe. “İyi bellek” anlamına gelen Eunoe’nin suları, iyi-güzel anıların saklanmasını sağlayacaktır. İşte Araf’ın son dizeleri:

Bu kutsal mı kutsal sudan, yeni yapraklara
bürünmüş taze bir fidan gibi canlanıp da
arınmış olarak eski yerime vardığımda
çıkmaya hazırdım artık yıldızlara.

Birkaç küçük ayrıntıyla bitirelim yazımızı. Vaftiz olmayanların “cezalarını çektiği” Limbus’ta Vergilius’la Dante önce seçkin şairlerin oluşturduğu “güzel okul”a gelir; burada klasik dönemin en ünlü şairleriyle karşılaşırlar. Sonra, bilgeliğin simgesi yedi kat surlu ve yedi kapılı “soylu bir şato”ya ulaşırlar: “şatoyu güzel bir akarsu koruyordu. / Akarsuyun üstünden kuru toprakmış gibi geçtik, yedi kapıdan girip bilgelerle birlikte, / çimeni taze bitmiş bir çayıra geldik” (Cehennem IV, 108-111). Cehennem çölünde bir vaha gibidir bu güzel okul ile bu soylu şato. Ve çimeni taze bitmiş bu çayır, acının, karanlığın, çürümüşlüğün cehennemine girmeden önce bir tür klasik dönem cenneti, bir tür Elysion Çayırları’dır.
Ama Cehennem yolculuğunun en başında Dante, Vergilius’la karşılaştığında büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla şöyle der ona: “Yoksa Vergilius musun sen, konuşunca / ağzından ırmaklar çağlayan?” (Cehennem, I, 79-80). Birçok yorumcunun dediği gibi, şatonun çevresindeki akarsu “güzel söz sanatı”nı simgeliyorsa, Dante’nin ve Ortaçağ’ın pek sevdiği bir oksimoronla karşı karşıyayız demektir: Bir çağlayan gibi akan söz ırmağının üstünden kuru bir toprak gibi geçmek. Bu güven duygusu, yolculuğun sonunda, tanrısal görü aşamasında, bir tür çaresizliğe, sözün yetmezliğine dönüşür: “Bundan sonra gördüklerim sığmaz sözcüğe, / bu görüntü karşısında yetersiz kalır dilimiz, / bu yoğunluğa dayanamaz belleğimiz” (Cennet XXXIII, 55-57). Bu yüzden, yolculuğun son (ama paradoksal olarak, bir anlamda da ilk, başlangıç) aşamasında, “ölümlülerin tükenmez umut kaynağı” Meryem Ana ve onun “oğlu” Tanrı görüsünden Dante’nin “anımsadıklarıyla ilgili sözleri” artık “meme emen bir çocuğun sözlerinden bile yetersiz kalacak”tır.
En cılız aktığı yerde bile yaşamın gücü, enerjisi, dirim kaynağı olan ırmaklar gibi, söz ırmaklarının da bizde, okurlarda, binlerce kola ayrılarak akmaya devam edeceğini söyleyerek, biraz naif, biraz dokunaklı bir tonla son verelim sözlerimize.

Kaynakça
Alighieri, Dante, İlahi Komedya, çev. Rekin Teksoy (İstanbul: Oğlak, 1998).
Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü (İstanbul: Remzi, 1978).
Graves, Robert, The Greek Myths: 1 (Harmondsworth: Penguin, 1960).
Vergilius Maro, Publius, Aeneis.