| Et Caetera
“İki Hüzünlü Işık Kaynağı”
|
| |
|
Bülent Erkmen’in Tipografinin Resmi, Resmin Tipografisi adlı yapıtının
özeti sayılabilecek yirmi beş karelik matrisle on bir yıl önce karşılaşmıştım.
Enis Batur, Başkalaşımlar I-X’da bu görsel denemenin oluşum sürecini anlatıyordu.
Ondan beri, 8 Mart 2003 tarihine dek bu yirmi iki dakikalık gösteriyle
yüzleşmiş değildim. 26 Mart 2003 günü düzenlenen, Sanat Dünyamız’ın yapıt
okuma seminerinde dağıtılmak üzere hazırladığım fanzini oluşturmaya bu
karşılaşmadan hemen sonra karar verdim. Derken o gün geldi çattı; fanzin
Mine Haydaroğlu’nun yardımı sayesinde çoğaltılıp dağıtıldı. Ne var ki,
o gün salonu dolduran yüz elli kişi, bir konuşmacı olarak benden çok fazla
şey duyamadı. (Böyle olacağını içten içe bildiğimden sanırım, o fanzini
ortaya çıkarma ihtiyacı hissettim biraz da.)
Tipografinin Resmi, Resmin Tipografisi, iki ana materyal üzerine kurulu,
müzikli (!) bir slayt gösterisi olarak özetlenebilir ve her özetlemede
olduğu gibi, bunda da düzeltilmesi gereken pek çok nokta var. Gösteri,
yanyana iki ışık konisinden süzülüp simsiyah bir zemine çarpan metinlerle
ve fotoğrafik imgelerle kurulmuş. Tipografik ve resimsel iki ayrı unsur,
karesel lekeler halinde (sağlı sollu) ve almaşık bir zaman örgüsü içinde
peşpeşe perdeye düşüyor. Erkmen’in kullandığı metni Enis Batur kaleme
almış; yirmi altı kelimelik yoğun, lirik bir metin:
“Açık bir alnın altında, kapalı bir yüz. Aslında bir maske. Yüzün sertliği
ile çelişiyor gözler. Hüzünlü iki ışık kaynağı. Bir söz mü saklıyorlar?
Baktıkları uzak neresi?”
Bu bir metin elbette; ama metin olmaktan öte, neredeyse madde madde yazılmış
sıkışık bir anlatı. Yaymayı, açmayı seven, ahtapot ya da mürekkep gibi
uzamda dağılarak yol almayı seçen bir şairin/yazarın, minimalist bir grafiker
karşısında uç bir ekonomiyi benimsemesiyle ortaya çıkmış bir metin. Türkçe
olarak kaleme alınmış metnin on bir dile daha çevrilmiş biçimleri perdeye
vuruyor. Gösteri İngilizce metni esas alıyor, bu yüzden o versiyona dayalı
görsel çeşitlemeler yapılmış.
Diğer malzeme kategorisini Ahmet Hâşim’in bir portre/büst fotoğrafı oluşturuyor.
Bu fotoğraf, birçok sanatçı tarafından (bu gösteri için özel olarak) yeniden
üretilmiş, başkalaştırılmış. Bütün bu çeşitlemeler gösterinin üçüncü bölümünde
ağırlık kazanıyor.
Metne ve fotoğrafa farklı farklı ölçeklerden bakıyor tasarımcı; bu, gösterinin
tümüne yayılan, ölçekle ilgili stratejinin gereği. Kimi zaman metnin tümünü
kadraja alıyor, kimi zaman da, özellikle son bölümde olduğu gibi, bir
harfin bir bölümünü görüş alanına sokuyor.
Bülent Erkmen’in bu yapıtını okumaya ve sökmeye çalışırken (düşünürün
mimarlığı ile ilgili çalışmamı yeni tamamlamış olmamın da etkisiyle) Wittgenstein’dan
kimi tümceler kafamın içinde kurşun gibi sekip durmuştu. Bunlardan ilki,
biraz da Erkmen’in 1993 tarihli Neomodernist Manifesto’sunun akla getirdiği,
Yan Değiniler’den bir tümce: “Yeni kavramların doğum sancıları.” Bir diğeri,
yirmi iki dakikanın sonunda izleyiciyi saran duygunun sanki karşılığı
olan, Tractatus’un 7. ve son cümlesi: “Üzerinde konuşulamayan konusunda
susmalı.” Bir diğeri, Wittgenstein’ın büyüteç benzetmesi – şeyleri ve
onların dünya üzerindeki konumlarını değiştirmeden bizim onlara yönelik
kavrayışımızın yerini ve yönünü değiştiren bir aygıt olarak büyüteç.
Tipografinin Resmi, Resmin Tipografisi bütününde yalnızca bir optik oyun
değil, insan gözünün eşikleriyle ve uzamı kavrayışıyla da ilgili; bir
yönüyle gözün alışılmış algılama tarzının yadsınması. Perspektivin icadından
fotoğrafın emekleme çağına değin iki gözümüzün tek bir şeyi, o derinlik
tansığını üretmesi için harcanan sınırsız çabanın öteki yakasında yer
alıyor bu tasarım. Daha ilk kare perdeye düştüğü an Bülent Erkmen bu tansığı
elimizden alıyor; sol göz için başka, sağ göz için başka bir tuzak kuruyor.
Duvar örerken birbiri üzerine şaşırtılarak konan tuğlalar gibi sıralanıyor
görüntüler; metinle resim arasındaki söyleşi bu dizilişle zamansal bir
anlam da kazanıyor.
Yüzün
sertliğiyle
çelişiyor
gözler:
Cümlenin kelime kelime, perdenin soluna düştüğü o kısa aralık, sağ tarafta
aynı cümlenin yüze benzetilerek yazılmış hali (Levent Yılmaz’ın vurguladığı
gibi, akla İslami Hat Sanatı’nın örneklerini getiriyor bu grafik), gösterinin
makas değiştirdiği aralıklardan biri; bu kısa sekans biterken araya The
Face dergisinin kapağı giriyor, aynı resim sağda yeniden belirip ikizleniyor
(Esen Karol’un merakını cezbeden noktalardan biriydi bu ikizlenme), o
da solarken altından “iki hüzünlü ışık kaynağı” cümlesi yavaşça beliriyor,
bunlar olup biterken solda tek tek ve hızla:
İki
hüzünlü
ışık
kaynağı
perdeye vuruyor. Son bölüme “Bir söz mü saklıyorlar?” soru cümlesiyle
geçiliyor. Bu cümlenin bildirimi, tasarımın en yoğun bildirimi haline
getiriliyor Erkmen tarafından. Bu soru (ya da kuşku) tasarımcının kesinlemesi
gereken bir yargıya dönüşüyor; göz, bakabileceği en yakın ölçekte “söz”ün
harflerinin tüm kıvrımlarında dolaşıyor –nedir gizlenen?
Bu bölümde “söz” (word) sözcüğü üzerinde toplam on iki ayrıntı ile dolaşıyoruz;
baştaki, on iki dile aktarılmış metne matematiksel olarak açık bir gönderim
söz konusu; rakamın takvime ve saate yönelik çevrimsel zaman çağrışımları
ile, on iki dilin ait olduğu coğrafyalara ilişkin çağrışımlar birbirine
karışıyor. Perdenin soluna bu dolaşık estetiğin rafine görüntüleri serilirken,
sağ tarafta Ahmet Hâşim’in gözünün en derinindeki ışığın içine dek yaklaşıyor
tasarımcı, ya da yaklaşmayı umuyor. Burada saklanmış olan söz ya da anlam
bambaşka bir dilin kozmik işaretler dünyasında belirir gibi oluyor.
Gösteri o ünlü görüntü ile son buluyor: Harflerin dünyasından kopup gelen
bir kıvrımla görüntülerin dünyasından sökün eden ikizi perdede buluşuyor;
The Face’in kapağının ikizlenmesinde bu durum öncelenmiş olabilir. Tasarımcı
bir analoji ile sınırları siliyor ve rastlantıyı manifesto olarak sunuyor.
Selahattin Özpalabıyıklar, gösteriden sonraki tartışmalar sırasında bu
ikiz bildirimin (ki, bir bileşik-imge ya da bileşik kelime gözüyle bakılabilir
bu görüntüye kolaylıkla) yeniden, en başa dönmeye bir çağrı olarak algılanması
gerektiğini dile getirmişti. Bu yargı, Wittgenstein’ın bir formülasyonuyla
uyuşuyor: “Hep göz önünde olan, tam da bu yüzden gözden kaçar.”
Tipografinin Resmi, Resmin Tipografisi, büyük bir tasarımcının “yaptığı”
büyük bir şiir.
|