Güçlü Kahverengi Tanrı

Şavkar Altınel


St. Louis’de Mississippi’nin kıyısında doğan T.S. Eliot’ın hayatı bir açıdan doğum yerine bir uzun ihanet gibi görülebilir. On sekiz yaşındayken öğrenim görmek için Harvard’a gittikten kısa bir süre sonra, fazla güçlük çekmeden Güneyli aksanını bırakıp ülkenin kuzeydoğusunu ellerinde tutan, Amerikan toplumunun eski ve egemen kesimi “Yankee”lerin aksanıyla konuşmaya başlar. Ardından da İngiltere’ye yerleşip İngiliz olur. Ama son önemli yapıtı Dört Kuartet’te Mississippi’nin “güçlü kahverengi bir tanrı” olduğunu ve onu bir kez görenlerin bir daha hiç unutamadığını söyler. Okurun için için hep bilmiş olduğu sır, yani hayatını Avrupalı olmaya çalışarak geçiren şairin yazdıklarına hayat verenin gerçekte kökleri Mississippi’nin kıyılarına kadar uzanan Amerikan bir duyarlık olduğu da böylelikle ortaya çıkar.
T. S. Eliot’ın çağdaşı F. Scott Fitzgerald da Mississippi’nin kuzey ucunda “İkiz Şehirler” Minneapolis-St. Paul’da doğar (bu noktada Mississippi daha bir “tanrı” değil, dört bin kilometrelik büyük yolunun onda birini yeni tamamlamış, orta boy bir akarsudur ve “İkiz Şehirler”in hayatındaki yeri St. Louis’in hayatındaki yeri ile karşılaştırılamaz. Gene de, yıllar sonra şair John Berryman nehri burada bulup gökdelenlerin arasına sıkışmış bir köprüden atlayarak intihar etmeyi becerecektir.) Babası Marylandli bir Güneyli olan Fitzgerald da Doğu’nun büyük üniversitelerinden Princeton’a gider, ama, Eliot’ın aksine, Orta Batılı (ve biraz da Güneyli) olduğunu hiç unutmayıp Doğu’ya kuşkuyla bakar. Yirminci yüzyılın en büyük birkaç romanından biri olan Muhteşem Gatsby’nin ardındaki temel öğelerden biri de bu kuşkudur.
Faulkner’ın Abşalom, Abşalom!’unda ise Harvard’da okuyan Güneyli, romanın anlatıcısı Quentin’dir. Romancının daha önce yazdığı Ses ve Öfke’yi okumuş olduğumuzdan Quentin’in de sonunda John Berryman gibi kendini (Mississippi’ye olmasa da) bir nehre atarak intihar edeceğini, Boston’da buz gibi bir kış gecesinde Kuzeyli oda arkadaşına anlattığı, Güney’le ilgili, karmaşık öykünün çok geçmeden ölecek olan birisinin ağzından çıkmakta olduğunu biliriz. Faulkner bir yerde, genç Güneyli’yle Kuzeyli’yi “kıvrıla büküle birbirlerine bağlayan uzun göbek bağı”ndan söz eder. Adı verilmemekle birlikte bu “göbek bağı” o dev nehir Mississippi’dir.
Ama tabii Amerika’nın hem kuzeyiyle güneyini, hem de doğusuyla batısını çekip bir araya getiren Mississippi aynı zamanda başka bir göbek bağının koptuğu yerdir. Yüzü hâlâ bir ölçüde Avrupa’ya dönük olan Amerika burada artık yerini kendi kimliğine sahip başka bir ülkeye bırakır. Gerçekten Amerikalı olmak sonunda belki de ancak Mississippi’yi görmek ve geçmekle mümkündür. Gerçek Amerikan edebiyatı da bir anlamda Yankee’lerin arasında Washington Irving ya da James Fenimore Cooper’la değil, Mississippi kıyılarında Mark Twain’le başlar.
Mississippi’nin, Amerikan kültürünün içinde en beklenmedik yerlerde karşımıza çıkabilmesi belki de bundandır. Avrupa’ya yerleşmiş olmasa da, o da Eliot gibi kendini Avrupa uygarlığının bir parçası olarak gören ve Balzac ve Tolstoy’la aynı geleneğin içinde yer aldığına inanan Saul Bellow bile Mississippi’nin etkisinden bütünüyle kurtulamaz. “Amerikalıyım; Chicago’da doğdum, o kasvetli şehirde” diye başlayan Augie March’ın Serüvenleri’ndeki kişilerden birinin “bir Mississippi akşamının dinginliği içinde” olduğunu öğreniriz.
Yıllar önce, ben de “o kasvetli şehirde” yaşarken, aradığım dinginliği bulmak için bir akşam ansızın, gidip Mississippi’yi görmeye karar vermiştim. Geç kaldığımdan son St. Louis otobüsü gitmişti. Chicago’nun elli kilometre batısındaki Aurora’ya gidersem, Wisconsin’den gelen başka bir St. Louis otobüsünü yakalayabileceğimi söylediler. Ama karanlıkta Aurora’ya vardığımda o otobüsü de kaçırmıştım. Tabii geceyi burada geçirip yoluma ertesi gün devam edebilirdim; ama, bunu yapmak yerine, otogarda oturup bir hambuger yedim, sonra da Chicago’ya döndüm. Ve evet, bu sıradan seçimin gerçekte çok daha derin bir şeyin, aklımın bir köşesinde çoktan yapmış olduğum Amerikalı olmama seçiminin bir yansıması olduğunu da bir yerde biliyordum.
Bu deneyden bana kalan ders de Eliot’ın dediğinin doğru olmadığı. Gerçekten unutamadığımız şeyler görüp yaşadığımız şeyler değil, hiç görüp yaşamadığımız şeyler. Yaşımız ilerledikçe, yaşamadığımız, yaşamadığımız için de kirletip bozmadığımız, hâlâ bir yerlerde pırıl pırıl duran bütün o öteki hayatların ağırlığını, yaşadığımız tek ve yoksul hayatın ağırlığından da daha fazla duyuyoruz.
Bazı akşamlar İngiltere’deki evimde camda durup karanlık sokaklara, işten dönenlere, evlerin sarı ışıklarına bakıyor ve genç bir adamken gitmemeyi seçtiğim Mississippi’yi düşünüyorum. O zaman aklıma Mark Twain’den Bellow’a bir dolu kaynaktan bir dolu dizeyle cümle geliyor. Zaman zaman da bunların hiçbirini değil de, sonunda bir popüler kültür ülkesi olan Amerika’ya uygun bir şekilde, siyah şarkıcı Paul Robeson’ın o eski “Ol’ Man River” şarkısını hatırlıyorum. Acılarımıza, başarısızlıklarımıza, geçip giden hayatlarımıza aldırmadan kendi yolunda ilerleyen güçlü kahverengi tanrı bu belki daha da çarpıcı kılığıyla karşıma çıkıyor:

Çalışıyoruz Mississippi’de,
Çalışıyoruz oynarken beyazlar,
Çekeceğiz bu mavnaları
Ta kıyamet kopana kadar.

Uzak olayım Mississippi’den,
Beyaz patronlardan olayım uzak,
Götürün Ürdün Nehri’ne beni,
Odur geçmek istediğim ırmak.

Bu koca nehir, bu koca nehir,
Var bir bildiği, ama yok söylediği,
Yalnız akıyor, akıyor durmadan.

Ne patates ekiyor, ne pamuk,
Ekenlerse unutuluyor çarçabuk,
Oysa koca nehir akıyor durmadan.

Senle ben kan ter içindeyiz,
Ağrıyıp sızlıyor her yerimiz.
“Git çek mavnayı!”, “Gel tut balyayı!”
İçsek gösterirler sarhoş olmayı.

Bezdim yaşayıp debelenmekten
Ama korkuyorum ölmekten,
Oysa koca nehir akıyor durmadan.