| Ana Dil, Üvey Dil, Öteki Dil
|
| |
|
Fransa’da yayımlanan ve her sayısında iki dünya kentini tokuşturan MEET
dergisi, sekizinci sayısını Pekin/İstanbul ikilisine ayırıyor; yılda bir
kez düzenlediği ‘meeting’lerinin 2004’de gerçekleşecek olanıyla çakışacak
bu sayı. Çağrılılar arasında benim de yeralacağım onbeş yazardan aynı
izlek üzre yazılar istenmiş: “Babil - Çokdillilik, Çokkültürlülük”. Mart
ayı içinde bitirmem gereken metin üzerinde zihin alıştırmaları yaptığım
sırada, Zaman gazetesi, Elif Şafak’ın doğrudan İngilizce yazdığı son kitabıyla
ilgili derlitoplu bir yaklaşım getirdi. Tahsin Yücel ve Hilmi Yavuz’un
görüşlerinin de alındığı bu soruşturmanın ana sorusu: Şafak’ın İngilizce
yazdığı kitabı hangi edebiyatın ürünü sayılacak? Yazarın kitabını Türkçeye
Aslı Biçen çeviriyormuş.
George Steiner’in kitabına (Atheneum, 1971) adını veren dörtdörtlük denemesi
Extraterritorial’da (1969), konunun bellibaşlı odakları sıralanmıştı.
Çiftdillilik, çokdillilik sorunu yeni değildir: Dante’de, Petrarca’da,
pek çok başka yazar ve düşünürde Latince ile anadilleri arasında bir bölünme
yaşanmış olmasını, Steiner Avrupa elitinin bir dönemdeki düğümleri arasında
görür. Dîvan edebiyatı bağlamında da benzeri bir koşulla karşılaşırız:
Birden fazla şairin, aynı anda Farsça, Türkçe, Arapça dîvanlar, dîvançeler
kurduğuna tanık olunur. Her çağda bazı dillerin evrensel kültür dili kimliği
taşıma durumu, anadil dışında bir aracın öne çıkmasıyla sonuçlanagelmiştir.
Modern zamanlarda, dilin bir ‘yurt birimi’ olarak taşınmasının ötesinde,
erken yaşta ikinci (yabancı) bir dilin içinde yetişmenin (örneğin Cioran,
Beckett), kimi örneklerde çokdilliliğe açılmanın (Pound, Nabokov), sömürge
koşullarının belirleyiciliğinin (Conrad, Naipaul, vb.), bir noktadan sonra
da çeviri etkinliklerinin yaygınlaşmasıyla atbaşı doğan sorunların (sözgelimi
Kundera’da olduğu gibi) olguyu öne çıkardığı gerçek. Steiner’in de üzerinde
durduğu, bir dilin bir halkın ya da ulusun içtarihini oluşturduğuna ilişkin
romantik kuramdan, geçen süre içinde belli ölçülerde uzaklaşıldığı varsayılsa
bile, yazın yapıtının vazgeçilmez bir özelliği hâlâ ait olduğu dilin ve
kültürün birebir uzantısı olma haline sıkısıkıya bağlı: Sürgün çıkan yazarın
yurdunu dilinde taşıdığı, nerede yaşarsa yaşasın yazarlığını seçtiği ve
kullandığı dille, o dilin içinde belirlediği benim gözümde de tartışılmaz
bir gerçek — eklemeye gerek var mı: Bu dilin ille de anadili olması gerekmez.
Her örnekte farklı sorularla yüzleşeceğiz anlamına gelir bu: Nabokov,
herşeyden önce Rus dilinin bir yazarı değil midir? Beckett önce İngilizcenin,
peşisıra Fransızcanın? Cioran, Fransızcanın? Ya Kundera? Bu soruların
doğru yanıtları olabilir mi bilemiyorum, varsa, ki bence vardır, onları
sözkonusu dillerde okuyabilenler verebilecektir.
Ama önce, çiftdilli olmanın temel ölçüsüne biraz sokulmak gerekebilir.
Zaman’daki röportajda, Elif Tunca’nın kaleminden Hilmi Yavuz’un ve Tahsin
Yücel’in görüşlerine eğilelim:
“Hilmi Yavuz, ne olursa olsun, bir yazarın yabancı bir dilde, kendini
anadilindeki gibi rahat ve doğru ifade edemeyeceğini savunuyor. Küçük
yaştan itibaren Fransız kültüründen beslenmeye başlayan Milan Kundera
veya mecbur kaldığı için Almanca yazan Franz Kafka gibi yazarları ise
bu değerlendirmenin dışında tutuyor. Yazar ve dilbilimci Tahsin Yücel
ise ‘çiftdillilik’ konusunda hak veriyor Elif Şafak’a, ancak yine de tamamen
katıldığını söylemek zor. Yücel, ‘herşeye karşın kendini ikidilli hissedebilir
insan. Ben de küçük yaştan itibaren Fransızca öğrendim ve işim gereği
de Fransızca ile çok ilgilendim. Ama ikidilli olarak görmem kendimi’ diyor.
Bazı bilimsel kitaplarını Fransızca yazıp daha sonra Türkçe’ye çevirdiğini
belirten Yücel, edebi türdeki kitaplarını ise Türkçeden başka bir dille
yazmayı ‘aklından bile geçermediğini’ söylüyor”.
Hilmi Yavuz ve Tahsin Yücel’in görüşleri benzeşiyor: Yanlış anlamıyorsam,
iki yazarımız da ‘yabancı dil bilmek’ ile ‘çiftdillilik’ arasına bir set
çekiyorlar. Bir yabancı dili, birden fazla yabancı dili iyi bilen, çok
iyi bilen çok sayıda insanla karşılaşabiliriz bugün. Çiftdillilik, çokdillilik
az rastlanan bir durum, buna karşılık: Çocukluk yıllarından başlayan,
“ev”de devreye giren, olmadı “yurt”ta biçimlenen bir koşul: Ebeveynlerinizden
birinin anadili farklıdır, yurtdışında geçmiştir çocukluğunuz, yabancı
dadıyla büyümüş ya da anaokulu yıllarında yabancı bir okula verilmişsinizdir.
Bu eşikten sonra öğrenilen yabancı dil, ne olursa olsun, anadilinizin
size sunduklarıyla kolay kolay yarışamaz: Üvey bir araç olarak kalmaya
yazgılıdır genellikle — bazı ayrıksı örnekler kuralı bozmaya yetmez: Konumuz
edebiyat ise.
Vurgu getiriyorum, çünkü yazmanın tek geçerli olduğu alan değil Edebiyat.
İşte ‘yazınsal yapıtlarını Türkçe’den başka bir dilde yazmayı bile aklından
geçirmeyen’ Tahsin Yücel, kimi bilimsel çalışmalarını doğrudan Fransızca
yazdığını biliyoruz. Akademik dil, Dil’in içindeki daha sınırlı bir alanda
öğrenilebilen, belli bir yaştan sonra da öğrenilebilen bir araç: Bugün
yeryüzünde, sayısız akademisyenin yabancı dilde (hattâ dillerde) ürün
verebildiklerine tanık oluyoruz. Aralarında anadili Türkçe olanlar da
görülüyor öteden beri: Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim’i Fransızca
yazmıştı örneğin; Halil İnalcık’tan Berke Vardar’a, Akşit Göktürk’ten
Pertev Naili Boratav’a, Niyazi Berkes’e uzun bir döküm çıkarmak güç olmasa
gerek. Yeni kuşaklarda iyice yoğunluk kazanan bir eğilim bu; kendi payıma
Cemal Kafadar, Gülru Necipoğlu gibi tarihçilerimizin yazı dili olarak
İngilizceyi seçmelerini değil ama, kendi yapıtlarını anadillerinde yeniden
yazmaya üşenmelerini yadırgadığımı söylemek isterim.
Yadırgamak sözün gelişi, gerçekte bir eleştiri tonuyla ileri sürüyorum
görüşümü: Bu tarihçilerimiz Avrupa ya da Japonya tarihi yazmıyorlar, Osmanlı
üzerinde çalışıyorlar, kendi dillerinde de yazmazlarsa, sözkonusu disiplinin
buradaki gelişimi dilsel açıdan örselenebilir: Tahsin Yücel’in kendi alanında
Türkçe’ye kazandırdığı, kimi devekuşu zihniyetlilerin akılsıra sarakaya
almaya çalıştıkları kavramsal zenginlik, dilin Düşünce ve akıl yürütme
yetisi arasındaki ilişkisi açısından bir model oluşturabilir.
Bunları ifade ederken, ters yönde farklı bir gelişme olduğunu anımsatmak
istiyorum. Türk dili ve kültürü, Osmanlıca ve Osmanlı kültürü, iki yüzyıla
yakın bir süredir yabancı araştırmacıların ilgisini çekmiş alanlar, bu
çerçevede onlara ciddi borçlarımız biriktiğini söylemeliyiz. Serseri mayın
saçıyorum şu isimleri: Gibb, Dumézil, Tietze, Walter Andrews, Bacqué-Grammond,
Walter Feldmann... Dikkat çeken bir ortak yanları, bu dil ve kültür üzerinde
bütün bir ömür çalışmalarına karşın, çoğunun, genellikle, anadillerinde
yazmış olmalarıdır. Üzerinde düşünülmeye değer bir konu olduğunu sanıyorum.
Çiftdillilik bağlamında, Edebiyat’a dönelim. Son birkaç yıl içinde, yabancı
dillerde tektük de olsa ürün vermiş yazarlarımızın yapıtlarını, bir antologya
çalışması için, toplayıp ayırıyorum. Bu metinlerin arasında, daha ‘minör’
bir kategoride yeraldığını düşündüğüm, uzun yıllar İstanbul’da yaşamış,
burada yazmış, ama yazmak için küçük yaşta evde öğrendikleri Fransızca’yı
seçmiş levantenlerin kitaplarından seçtiklerim de yeralıyor, Necdet Sander
ya da Tarık Yenisey gibi hangi gerekçeyle Fransızcayı yeğlediklerini bilemediğim
yazarlar, şairlerden de örnekler kullanmak istiyorum.
Bir kategoride, Türkçe’ye pek başvurmamış yazarlar var: Osman Necmi Gürmen,
Erje Aygen gibi. Onları, son çeyrek yüzyıl içinde, ikinci ve kuşak Almanya
göçmenlerimiz izliyor: Zafer Şenocak, Akif Pirinççi gibi Almancalarına
Türkçelerinden haklı olarak daha fazla güven ve yakınlık duyan bu yazarları,
kendimize ne denli yakın bulsak, bu dilin ustaları olarak göremeyiz.
Antologyamda biraraya gelecek örnekler arasında, vesile ya da deney olsun
diye yabancı dilde birkaç şiir, metin kaleme almış yazarlarımız belli
bir yer tutacak: Hâşim’in Mercure de France için doğrudan Fransızca yazdığı
deneme, Ömer Seyfettin’den bir şiir ile başlayan, Nedim Gürsel’e ve Şavkar
Altınel’e dek uzayan bir maskeli balo seansı.
Birkaç yazarımızın durumu daha karmaşık: Abdullah Cevdet, yüzyıl başı
yayımladığı Fransızca şiir kitaplarıyla, bana kalırsa tek çiftdilli edebiyat
adamımız.
Feyyaz Kayacan’ın hem Fransızca, hem İngilizce yapıtları var ama, gene
de tamıtamına çok dilli sayabilir miyiz Türkçe’nin bu soy yazarını, emin
değilim.
Geriye kalıyor, sisler içindeki Aysel Özakın: Türkçede başladığı yazınsal
serüveni birkaç yabancı dilde sürdürmeye çalışan bu yazarımızla ilgili
rivayetler karmaşık.
Sona, kendi deneyimimi bıraktım. Öğrenmeye başlayalı kırk yılı aşmış olmasına
karşın Fransızcayı ikinci dilim olarak değil yabancı bir dil olarak taşıyorum.
Gençlik yıllarında, zorunlu ve keyfeder kategorilerde yazdığım oldu Fransızcada;
gelgelelim, yurtdışından Türkiye’ye dönüş kararı vermemin en belirgin
nedeni, anadil kullanımında gözlemlediğim arızalar olmuştu. Son on yıl
içinde, belli vesileler nedeniyle kimi metinlerimi (“Pasaport”, “Smokinli
Berduş”) önce Fransızca yazdım, sonra da onları oturup yeniden Türkçe
yazdım — başkalarının bu metinleri çevirmeleri durumunda, o metinler bana
ait olamazlardı, imzamla yayımlanmalarına izin veremezdim. En son, yayıncımın
çekici çağrısına ayak uydurarak, gövdesi okkalı bir kitap için küçümen
bir metin kaleme aldım: İstanbul des Djinns. Yazarken akla karayı seçtiğim
o kısa nesir parçası ciddî bir düzeltiden geçtikten sonra okur önüne çıktı.
Ama dedim ya, çiftdillilikle uzaktan yakından bir ilişkim yok benim, bir
yabancı dilde edebiyat yapmaya karar vermiş olsaydım belki daha üst bir
düzeye taşıyabilirdim tanışma biçimimi, ne var ki anadilime duyduğum şehveti
başka bir dile daha duyamadım — ben zaten monogamımdır.
Bugünden yarına, çokdilliliğin alan kazanacağını düşünüyorum. Çiftdillilik,
yerkürede, Amerikan dilinin egemenliği nedeniyle belirgin biçimde öne
çıktı, başka çiftdillilik versiyonları da dolaşım özgürlüğüyle atbaşı
gelişecektir.
Edebiyat konu olduğunda, iki ayrı etmen, anadil dışında ürün vermek için
kışkırtıcı oluyor, olacak sanıyorum. İlki, yazarların çeviri karşısında
mutsuz olmaları. Kundera somut bir örnek. Aynı sorunu sessiz biçimde Beckett
ve Nabokov da yaşamıştır. Anadilinde kılı kırk yaran yazar, tanıdığı yabancı
dillerde dikenlerini çıkarmadan yapamıyor: Bilen bilir, Bilge Karasu’nun
çevirmenleriyle nasıl dalaştığını. Ne kazandırır, ne kaybettirir işin
içine girmek, yazara? Yanıtı okunaksız bir soru.
Anadilinde zaten pek titiz, kıvrak, zengin bir kişisel dil kuramayan yazarlar,
yayın piyasası böyle şeylere aldırmayan bir tecimsel boyut barındırıyor
çoğu yerde, pekâlâ aynı sonucu iyi-kötü alabilirler yabancı bir dilde.
Böylelikle, kitapları iyi çevirmenler tarafından anadillerine çevrildiğinde,
doğrudan yazmış olmalarından daha az zarar vermiş de olurlar dile ve edebiyata.
Kim inanır bilmem, ironi ya da lâf sokuşturma yok bu söylediklerimde.
Octavio Paz, neredeyse kırk yıl önce, yayın simsarlarının Şam’da Bağdat’ta
manüskri peşinde dolaştıklarını yazmıştı. Yayın endüstrisinin her zamankinden
fazla ‘acil taleb’i olduğunu anlamak için, uluslararası fuarların telif
ajansı salonlarında biraz dolaşmak yeterli.
Bu durumu kınamıyorum, çünkü kınasam ne olur, neye yarar, benim gibilerin
kabul etmediği, etmeye sonuna dek yanaşmayacağı şey: Edebiyat’ın bir dil
ürünü olduğunu bilmeyen ya da bunu hiçe sayanların, kendilerine sunulan
koskoca dünyayla yetinmeyip küçük bir adaya tebelleş olmaya kalkışmalarıdır.
Noli me tangere!
|