Birinci Ders:
İmgelemin büyük çarkını harekete geçirecek, onun gece ve gün arasında
hüküm süren çevrimsel uykusundan uyandıracak bir makina düşlenebilir mi?
Onu kullanabilmek için sekiz kitap seçmeniz gerekecek. Neler olabilirdi
bunlar? Her seferinde farklı yanıtlar bulacak bir soru herhalde bu.
Hafızanızı üretebilecek olsanız geçmişten mi, gelecekten mi seçerdiniz
malzemenizi? Bu makina devinmeye başladığında göreceğimiz şey, belki de
bu: Hafıza. Ama bir iyelik eki olmaksızın düşünülebilir mi bu sözcük?
Devinimle beraber, bir bildirim belirecek, onun yalın olmayacağı kesin.
Bir kübün içi görünüyor sanki, bir saatin içi. Yoksa bir çağın kesiti
mi? Üçüncü Ders:
Üçüncü makine ile şimdinin kavşağına geldik: Yazmanın kavşağına getirdi bizi Libeskind. Okuma makinası Ortaçağ’ı, Petrarca’yı imliyor; hafıza makinası Rönesansı, Erasmus’u ve bu sonuncusu da Voltaire’i. (Her makinaya isim vermemiş elbette Daniel Libeskind, oktagrafı, tahterevallografı, konstelografı ben uydurdum.) 7x7’lik bir matris olarak kurulmuş bu düzenek, üzerine 49 küp monte edilmiş. Bu makina gerçek bir yazıcı ama yine de ‘ümmi’: Metal küplerin her biri farklı hızlarla dönüyor. Her kübün dört yüzüne farklı simgeler kazılmış. Devinim başlıyor ve kehanet gerçeğe dönüyor: Kentler, düşsel varlıklar, bina türleri, tanrılar, işaretler, azizler, unutulmuş gerçeklikler görünüp kayboluyor yazı evreninin haritası oluşurken. Cesaretiniz varsa bir anını bir paftaya aktarıp bakın. Makinalar okuma yazma bilmez.
|
||||