Hizmetçi Fantezisi

Orçun Türkay


Henüz Yayımlanmamış Bir Kitaba Tanıtım Masalı

Julio Cortàzar’ın Seksek’ten ayırdığı bölümün önsözünün yeniden yazımı ve “Hizmetçi Fantezisi”

Belleğin tuzaklarını, kapanlarını gayet iyi biliyorum, ama bu “bastırılmış bölüm”ün hikayesi yaklaşık olarak şöyle:
Özgünlükten bütünüyle uzak adıyla Peri Masalları* bu sayfalardan çok önce bitti, bitti dediğim elden, elimden çıktı; bir masal olarak, bir masal niyetiyle doğmuştu, ama öyküden, birbirine çok gizliden gizliye bağlı öykülerden öteye gidemedi, kısa birkaç metin elimde zaten vardı, bir tek öykü etrafında toplaşmaya çalışan metinlerdi bunlar. Bu bölümü kitaptan sonra yazdım, benim olması yüzünden haddinden fazla anlam yüklediğim kitap sözümona tamamlandıktan kısa bir süre sonra. Böylece henüz yayımlanmamış kitaptaki Resim, Yokluk, Kapalılık, Kaçış imgelerinin yeniden tanımlandığı, bir tür çekirdek ortaya çıktı; kitap elimden çıkınca birden atılım sönüvermişti, acı veren bir duraklama olmuştu, bir ilk kitap için epey umut kırıcı, sonra yine şiddetli şekilde anladım ki her şeyi öylece bırakmam, beklemem, kendisine ilişkin neredeyse hâlâ hiçbir şey bilmediğim bir olay örgüsünü ileriye doğru katetmem ve sözü geçen metinleri bir çıkış noktası olarak kullanıp, bambaşka, bu imgelerin, elimden geldiğince, bir daha kullanılmayacağı birşey çıkarmam gerekiyor bundan sonra.
“Öbür taraf”tan “bu taraf”a atlamak için de korkunç bir çaba göstermem gerek, çünkü Peri Masalları, benim oyuncağımdan başka şey olmayan kitap, hâlâ benden birşeyler bekliyormuşçasına orada duruyor, ben de tıpkı kitapta anlatıldığı gibi oraya dönmek zorunda hissediyorum sıklıkla kendimi. Artık bugün onunla hiç uğraşmamam gerektiğini biliyorum, elimden çıktı, gitti, onunla oynamak güzeldi ama. Dağ gibi kağıtları son kez yüksek sesle okuduğum, bu okumadan sonra eklenmesi gereken bir dolu unsuru eklediğim, ardından da düzeltileri girdiğim gün, iş bitti. Sanırım kitabın bir kalıtçısından, yankılanması istenmeyen ama ağızdan bir kez (daha) çıkmış bir sözünden çok da başka birşey olmayan bu bölümün (Peri Masalları ne? Onu ben de bilmiyorum) fazla olduğunu da ancak Peri Masalları’nın ve imgelerinin benim için ölmesi gerektiğini düşünmeye başladıktan sonra farkedebildim.
Bu yazıcığı şimdi yayımlamamın nedeni basit, ama bir o kadar da oyunluydu. Masalları yazmayı bitireli birkaç ay geçmişken bile, “hizmetçi fantezisi”nin, bu dışlanmış bölümün bir tanıtım görevi üstlenebileceğini farketmemiştim, benim adıma eskimiş, henüz yayımlanmamış bir kitapla doğrudan bağıntılı ama yenice yazılmış birşeydi öte yandan; burada da az önce sözünü ettiğim imgeler ve daha birçokları, diğer metinleri birbirine bağlayan, hatta belki de diğerlerinden bile daha belirgin olan ilişkilendirmeler vardı, üstelik yine bir düşün izini sürerek ulaştığım, otel hizmetçisi için olduğu kadar benim için de anlaşılmaz hale bürünen kendine özgü bir tören başlamıştı. Bu yeni bölümün kitapta sözü edilenlerin bir tekrarı haline gelmesinden korkup, kendisinin yalnızca öbür taraftan bu tarafa geçmemi sağlayacak bir alıştırma olacağını düşünmüştüm. Onu kitaba koymamam, elden çıkarılmış binaya bir köşetaşı daha eklemek gibi tatsız bir işi gerçekleştirmemem gerektiğini biliyordum. Bu gerekli harekette ve şimdikinde suçluluktan kaçmaya benzer bir duygu da vardı, henüz yayımlanmamış olmasına karşın Peri Masalları’nın parçalarını tanıtım için olsun istemiyordum; bir çözüm bulunabilir mi diye aranmaya başlamam ve “hizmetçi fantezisi”ni buraya, bir tanıtım görevlisi olarak yerleştirmem o yüzdendi; yazıcığı temize çekerken, her şeye karşın, kitaptaki son ve uzun bölümden bir önceye olabilirdi diye de düşünmedim değil, ama böylece diğerlerini kuşatacak hafif bilinmezliğin, son ve uzun bölümle olan koşutluğun daha da sönükleşeceğini hissettim. Dürüst bir yeniden okuma, aynı bağlantıların hiçbir şekilde kitap için tekrarlanmaması gerektiğini, törenin benzeş ve yinelemeli olduğunu göstermeye yetti, daha fazla düşünmeden köşetaşını Peri Masalları’nın dışına, ama yakınında bir yerlere, buraya koydum, sadece masalları tanıtması amacını güderek, bilebildiğim kadarıyla da zaten gerçekten ona orada yer yoktu.
... Bu sayfalar, beni o sırada olduğum halimle, bir değişim, bir arayış dönemindeki, kuşların uçup gittiği bir dönemdeki halimle cisimleştiren bir kitaba hiçbir şey ekleyemez (ve umarım ondan hiçbir şey eksiltemez).
Hizmetçi Fantezisi
“Bir de bana neler yaptığını bilsen” dedim otelin hizmetçisine. Bu ilk tümcede “otelin hizmetçisi”yle “temizlikçisi” arasında birçok kez gidip geldim, ama kadının her istediğimiz an hizmetimize koşacak bir görevli olmamasına ve o birden ortaya çıkıveren kâbus odamıza yalnızca çarşaflarla havluları değiştirmeye gelmiş olmasına karşın ve de bu yüzlerden “temizlikçi” sözcüğünün büyük olasılıkla kendisine daha uygun düşecek olmasına boşvererek, otelin hizmetçisine “bir de bana neler yaptığını bilsen” dedim. Bir yandan da kurşun kalemimle alelacele saçlarını düzeltiyordum. Kaldı ki pek birşey temizlediği yoktu, çarşaf ve havlu değiştiriciliğinin yanı sıra bu işle de uğraşıyor olabilirdi ama bizim odamızda değil. Öte yandan “hizmetçi fantezisi” denirdi gibi kalmış aklımda, madem ki o da bir fantezi nesnesi olacak, hizmetçi olmalıydı sözü edilirken en azından, bir malikanenin değil bir otelin hizmetçisi olsa da. Zamandizini tersine çevirip olanların sonundan anlatmaya başlarken, otel odamızın banyosunda, kapı kapalı, içeride daha yeni banyo yapıldığını anımsatan bir ısı, loşça bir ışık altında, saçlarını düzeltiyor, bir yandan arada sırada durup yüzüne bakıyor, hem kendime hem de ona acıyordum, sonra fazla uzatmadan yine elimdeki kurşun kalemle, saçlarını kendi zevkime göre taramayı sürdürüyordum, arkaya doğru, azıcık gevşek toplanmış. Odamıza ilk girdiğinde genç mi orta yaşlı mı olduğunu kestirememiştim, çok yaşlı değildi, bundan eminim, yüzünde kırışık anımsamıyorum. Odamız da çok büyük, banyoyla bornozlarımızı ve havlularımızı üstüne bıraktığımız yatağın arasında gidip gelirken, uzaktan görmüştük onu. Ama şimdi, karşımda, en azından, kalemim sayesinde biraz gençleşmiş, başına gelen bu tuhaf olay karşısında, seyrek hıçkırıklarla, bir genç kızın duruluğuyla ağlamaya başlamıştı. Bu durumu daha da geliştirmem gerekiyordu: Acayip isteklere karşı çıkmayacak denli yaşça ufalacak, masumlaşacak, masumiyetini çiğnetmeye yönelik kapalı ve yasaklı bir çekicilik taşıyacaktı yüzünde ve bedeninde; hizmetinin sınırları üstüne düşünecek zaman bulamadan, her şey kendisini az önce apar topar içine tıktığım banyonun kapalı kapısının öte yanında olup bitecekti; bir ilk deneyim için hazır olmalıydı, kararım buydu, biraz da kendimi düşünerek, itiraf etmeliyim. Bunun dışında, bunun tersi yönünde yapacak pek fazla birşey olduğu da söylenemezdi, zamandizinin gerçek başlangıcından bu yana her şey o kadar çabuk ve o kadar denetimim dışında gelişmişti ki, artık sadece anlık durumlar içinde düşünebilen, karar veren, daha doğrusu verilen karara kendinden birşeyler katarak uyması gereken bir köleye dönüşmüştüm ve şimdi onun, yani aslında benden daha zavallı olmayan otel hizmetçisinin gençleşip güzelleşmesinde, uslu, sessiz bir kız çocuğu gibi yumuşakbaşlı olmasında karar kılmıştım, kalemin yardımıyla, aslında benim değil de içeride, otel odasında bizi bekleyen kişinin verdiği karar doğrultusunda. Hizmetçinin, odamıza ilk girdiğinde, henüz, küp gibi bir vücudu vardı. Kaval kemiklerini ortalarına dek kapatan, bitimsiz bir yas içindeki koyu renk eteği, düztabanlara verilenlere benzeyen kaba ortopedik ayakkabıları gerçekten çok çirkindi; önlüğü eteğin bir yüzünü bütünüyle kaplayan beyaz, kalın bir bezdi yalnızca. Görünmez bir elle yönetilen bir piyon gibi, kartondan kesilmiş tek boyutlu bir oyuncak gibi, ikide bir karesi kayıp bir filmde ilerliyormuşçasına yürüyordu. Ona kedi adımları kazandırmak, bedenini inceltip uzatmak, hafifçe yuvarlamak, eteğini yukarı çekmek, söbe bir kesimle derleyip toplayacağım önlüğünü bir de işlemelerle süslemek, öncesinde yakasız, pespaye bir bluz havasındaki gömleğini fanteziye uyarlamak, benimle bu banyoda heyecan ve dehşetle soluk alıp vermesini sağlamak, gömleğinin açıkta bıraktığı yerlerin bile, yanaklarıyla bir örnek, pembeleşmesine izin vermek, az önce yapılmış banyonun henüz hafiflememiş sıcağı yüzünden, eh kapı da kapalı, ve de içinde bulunduğu durumdan, kendisini içeride neyin beklediği tam olarak bilemediğinden, şu an da bir yabancının (yani benim) saçlarına olsun dokunmasından kaynaklanan sıkıntılı hal yüzünden göğsünün üstüne iri ter damlaları kondurmak, kaygı dolu, ama dediğim gibi, karşı koymaya kendinde güç bulamayan bir kız çocuğuna iyice benzesin diye omuzlarının üstüne kırılgan ve eğik bir boyun eklemek kalemime kalmıştı. Umarsız bir “lütfen...” dile getirebilecek tiz, ıslak ve yalvaran bir ses de verebilirdim ona, ardından onu, nasıl desem, mekanizmasından kurup sürekli aynı tonla “lütfen” deyişini dinleyebilirdim, içimi parçalayarak. Sonra bu bahtsız kader arkadaşıma sarılıp, gerçekten neler olduğunu anlamadığımı, benim de kendisinden hiç farkım olmadığını söylerdim yumuşacık bir fısıltıyla, durumumuzu, boyun eğişimizi zorlaştırmaması için yalvarırdım ona. Ama içeriden gelen, votkanın çatallandırdığı “çabuk” komutu hizmetçiyi fiziksel açıdan yapabildiğimce güzelleştirmekten öte birşeye zamanımın olmadığı konusunda uyardı beni. Uzun, upuzun kirpiklerini çizdikten sonra, banyonun aynasına çevirdim otelin hizmetçisini, kendisini beğenmesini istiyordum çünkü, değişimiyle kısa bir süre yüzleştirerek bu yepyeni halini beğenmekten korkmasını, tanıyamamasını, görüntüsüne yabancılaşmasını, bu yolla daha da, sucuk gibi terleyip gömleğini azıcık şeffaflaştırmasını. Belki de gönüllüce alet olduğum bu karanlık oyunda düşkün irademin meyvesinin aynada, ağlayarak göz boyasını birazcık akıtmasını sağladım, yanakların üstüne, tadımlık, başka bir hava daha katacaktı bu ona. Bunlar, söylediğim gibi, odamıza ilk geldiğinde hiç de önemli değildi: nasıl göründüğü, yaşlı mı genç mi olduğu... Yalnızca çarşaflarla havluları değiştirmeye gelmişti. Ama şimdi, kılığını kıyafetini değiştirmem, vücudunu biçimlendirmem ve onunla birlikte banyodan çıkıp otel odasına geri dönmem gerekiyordu. Hazır sayılırdı, onu sırtından hafifçe itekleyip kapının koluna uzanırken “bir de bana neler yaptığını bilsen” dedim bir kez daha, kafamı iki yana sallayarak, “ama bunu sonra konuşuruz...”
Tüm bunlar, aslında, telefonla konuşurken, evde, önümde açık duran bir deftere birşeyler karalamamla başlamıştı. Boş, gereksiz yere gerilen, karşılıksız bir konuşmaydı. Telefonum daha baştan, işkenceciyle konuşmaya başlamadan önce beni bu konuda uyarmıştı, gerçekten, yapmadığı iş değil, ona kulak vermem gerekiyordu. Kırmızı, çevirmeli, sihirsiz ama bilge, sadık ama akıllı bir telefon bu. Hep bir şans veriyor yanlışımı farkedince, meşgul çalarak ya da numarayı düşürmeyerek. Diretirsem, yanlıştan dönmezsem, bu kez olduğu gibi, ucunda beni bunaltıdan bunaltıya koşturacak bir konuşmanın pusuya yattığı bir numarayı gene çevirirsem boyun eğiyor ve kötü sonuçta ortağım olmayı kabulleniyor sıklıkla – ama küçücük bir hisseyle. Yıllar geçtikçe uyarılarını daha çok dikkate almam gerektiğini anlıyorum, bir beyzadenin kendisini büyüten kahyayla ilişkisinde olması gerektiği gibi. Ama bu kez iş işten geçmişti, ilk aradığımda meşgul çalmasına (kimbilir kimin beynini yiyordu?) ve benim kendisiyle konuşmak için evde mal mal oturup sıkılmaktan başka geçerli en ufak nedenim olmamasına karşın, önlemsizlik etmiş ve ikinci kez çevirmiştim ne yazık ki ezberden bildiğim numarayı. Şimdi telefondaki sürekli konuşuyor, beni gerçekten hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir konuda mızmızlanıp duruyordu, aptallığımın cezası bu olmuştu. İlk başlarda karşılık da veriyordum üstelik, arandığım ortada, kendisine özürler yaratmaya çalışıyor, onun açısından bakılınca şeylerin nasıl göründüğünü anlıyormuşum gibi yapıyordum, ben de olsam aynı şekilde davranırmışım gibi... Kendisini o kadar suçlamasının anlamsız olduğuna, bunun olabileceğine, aralıksız olarak andığı ama benim uzaktan-yakından tanımadığım adları da tekrarlayarak (yalancı bir içtenlik gösterisiydi bu), olanların kesinlikle çözümsüz olmadığına inandırmaya çalışıyordum onu. Anlattıkları içinde gülünç bir nokta yakalandığında, her ne kadar bana gülünç gelmese de, gülünç bir şey olduğunu arada sırada umarsız ses tonundan çıkarak rahatsız ve aşırı bir kahkaha atmasından anlıyordum, o gülünç olay üstüne gidiyor, bana ait küçük, gülünç bir öyküyle kendisine ve de tabii bana sıkıntı veren olaydan uzaklaşmaya çabalıyordum. Ama o ne yapsam, ölümcül konuya geri dönüyor, beni zerre kadar ırgalamayan bir konu içine ikimizi de hapsetmeye inanılmaz bir çaba harcıyordu. Telefon konuşmalarında karşındaki böyle bir konu üstüne hararetli hararetli sözler ederken, dert yanarken ve sen de onu bütünüyle yapmacıklı bir içtenlikle destekleyen, sanki ondan daha fazla söz bekleyen, onun daha da açılmasını sağlayan bir tutum içinde bulduğunda kendini, ahizeyi kulağından bir an için uzaklaştır: Ne kadar aptal işlerle uğraştığını anlayacaksın. Ben de öyle yaptım ve bir yarım saattir elimden sadece defterimin üstüne abuk sabuk, kendini yineleyen çizgiler çizmek gelirken kafamın ütülenmesine yok yere boyun eğdiğimi anladım. O değil de, bana ne! Kendimi geri çektiğim anda aklım başıma geldiğinden, ahizeyi kulağıma bir kez daha götürmekten çekinmedim ve yepyeni eksiksiz bir duyarsızlıkla tüm dikkatimi sayfanın üstündeki çizgilere yönelttim. Hı hıı... Çizgiler esas oğlan konumuna geçince, telefonla konuşurken bile, yinelemeden kaçınıyor insan, diyeceğim bir şey çizmeye yelteniyor. Telefondakiyle uğraşırken yayımsı çizgilere ağırlık verdiğimi, elimin geniş davranmak istediğini, yaptığım işin kesmeden çok oymaya benzetilebileceğini farkettim sayfaya şöyle bir bakınca, o yüzden de çizeceğim şeyin yuvarlaklardan oluşmasından hoşlanacağımı düşündüm. Bir kadın, belki, ne bileyim, bir kanepede uzanmış, rahat mı rahat, fettan hatta, birkaç çizgiyle, kurşun kalemle, yakınımda başka kalem yok, elimdekini fırça gibi kullanarak, bayılıyorum o işe, bir portre görmüştüm zamanında bir moda dergisinde, ünlü bir modelin on beş, saymıştım, on beş fırça darbesiyle çizilmiş portresi, çok kesin, çok ustaca gelmişti bana, yakalamak, evet, yakalamak dedikleri işte bu olmalı, çünkü resimaltı olmamasına karşın, orada Linda Evangelista’yı ben bile hemen tanımıştım. Bir çizgi çektim, olmadı, ucuna doğru sert biçimde kırıldı, kırık bir yay, kadınımda bir kemik çıkığı, kalemin sırtındaki silgiyi kullandım, şu kurşunun haline bak, diye geçirdim içimden, silgi iki kıçını sallıyor, hemen kalkıyor yerinden. Telefondakini kısa ve onaylayan yanıtlar vererek geçiştiriyordum, ilk çizgi işine kilitlenmiştim, çok önemliydi, keşke silmek yerine başka bir sayfaya yeni bir çizgi çekseydim, sayfa kirlendi, bu kalemlerin silgisi de hiç iyi silmez. Tam o sırada, “sen bile!” diye yükselen bir ses, bana yönelik bir saldırı duydum telefondan, boş bırakınca iyice çığrından çıkmıştı anlaşılan, nereye saldıracağını şaşırmıştı kendisini bile isteye içine ittiği durum yüzünden, sinirlendim, söyleyeceklerinin başını kaçırmıştım ama sonuçta her ne olursa olsun “benimle ne ilgisi var, şimdi sen doğru dürüst düşünemiyorsun, ben sana yardım etmeye çalışıyorum” demek ya da hatta, kendisine gelmesi için biraz üste çıkarak –ve telefonu kapatacağını umarak– “tamam, bugün artık konuşmayalım, saçmalamaya başladın, benim ne zorunluluğum var bunları duymaya” diye sert bir çıkış yapmak kesinlikle yersiz kaçmazdı. Ama bir anda ağzımdan, biraz ilgisiz bir tonla “neden böyle diyorsun?” gibi bir soru çıktı, şaşırdım, yanıtını da dinlemeye başladım, doğrusu ninni gibi, ne söylediğini anlayacağımı beklemiyordum zaten, hem nerelerden geçerek bu noktaya geldiğini, olayları bana nasıl bağlamayı becerdiğini bilmiyordum, dinlememiştim, hem de kendisine yediremediğinden açıkça söylemese bile, içten içe artık onu dinlemediğimi sezmiş olabileceğini ve o yüzden de öfkesini hemen elinin altında olan benden saçma sapan bir yolla çıkartmayı denediğini düşünüyordum, bunda, eminim, anlaşılacak birşey olması gerekmiyordu. Bir çizgi daha çektim, düzce oldu, kolu dedim, “sen de sadece kendi kıçını düşünüyorsun”, bir çizgi daha, daha keskin, kolunun içerlek kısmı, “sen de bana başka konuşuyorsun, ötekilere başka”, kalemi biraz daha bastırarak, gövde için, göğüsler hadi yine biraz daha yuvarlakça, başlangıçtaki yaylara ulaşamıyordum bir türlü, “sen de hep en doğrusunu biliyorsun”, bacak için uzun bir tane, dümdüz, yaşamımda çizdiğim en düz çizgi bu galiba, bir kez de nasıl dümdüz çizgi çekebilirim diye denemeler yaparken, nedense, bilmiyorum, birinin bana söylediğine uyarak iki ayrı nokta koymuş, “sen de o zaman öyle yapmamış mıydın? şimdi ne ilgisi var diyeceksin, hep öyle diyorsun, oysa tam da bu”, varış noktasına gözlerimi dikip onlarca iki-nokta-arası-çizgi çekmiştim, hiçbiri dümdüz olmamış, hepsi ortasına doğru en azından titremişti, sonra, “sen de tartışmada olsun, birşey konuşurken olsun sadece karşındakini öyle ya da böyle altetmeyi düşünüyorsun”, hızla, büyük bir hızla, noktalara falan başvurmadan, gerçi herhalde noktaların da yaptırmaya çalıştığı şey buydu, ama ben tek hamlede bir çizgi çekip yaşamımın en düz çizgisini çizmeyi başarmıştım, aynı yöntemi yineleyince iki-nokta-arası-çizgilerden her şekilde daha iyi sonuçlar elde ettim, “sen de sırf kendini haklı çıkarmak için aslında belki hiç düşünmediğin, inanmadığın şeyleri söylemekten çekinmiyorsun”, ama asla o ilk seferki gibi olmadılar, bugüne dek, bugün kadınımın bacağı olacak çizgi hepsini aştı, “sen de benim sözlerimle beni vurmaya çalışıyorsun”, öteki bacağı kadının uzandığını göstermek için biraz kıvırmalı, olmadı, bir çizgi daha, neredeyse bir dik açı, “sen de bana dostluk göstermeyi, destek vermeyi falan umursamıyorsun, yalnızca üstüme otuzbir çekmek senin de derdin”, bir eli bacaklardan birinin üstüne düşürmeli, üstten şöyle hop, bir teğet, “sen de...”
Rahat, fettan bir kadın çizmek istemiştim, gerildi. Çizgilerinin üstünden geçtim birkaç kez, yüzünü, bedene uydurarak, bedenin keskin çizgilerine uyarak, sert elmacık kemikleriyle, çatık kaşlarla, altıgen gözlerle, ipince dudaklarla, sivri bir çeneyle donattım, sonra dalgalandırmayı, hafif de olsa dalgalandırmayı kıvıramayacağımdan korkup topladığım, kurşun kalemin el verdiğince sarı olduğunu düşündürecek saçlar ektim başın üstüne birkaç çizgicikle; başın çevresi ve içeriği kafadan bir yirmi çizgi tuttu zaten, birşey yakalayamadığım ortadaydı. “Tamam, dedim telefondakine, bugün artık konuşmayalım, konu iyice sapıttı, benim elimden de bu kadar geliyor, sen nasıl istiyorsan, nasıl düşünüyorsan, anlaşılan, bunlar en azından bugün değişmeyecek”. Bir pes edişle, aslında yalnızca kadınımı gerdiğim için duyduğum üzüntüyle söyledim bunları, telefonu daha fazla uzatmadan kapatmasını diliyordum, çünkü içimde hâlâ birşeyleri değiştirebilmeye yönelik bir umut da vardı. “Uzatmayalım tabii, uzatmayalım, ama sana soracak olsan, hep yanlış şeyler söyledim, öyle değil mi? Sen doğrusunu söyle o zaman, biliyorsundur nasıl olsa”, diye yanıt verdi, durdurulmuyordu. Yetmedi mi? “Ne diyeyim? Ne dememi istiyorsun?” diyebildim ancak. Neyse ki birden vazgeçti, hissettim, kendisini tümden geri çekerek, bu kez benim saldırmamı bekleyerek, epey bozuk, kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra, kapabileceği tek birşey arayan ve bulursa yeniden kuduracağı izlenimini bırakan bir sesle “iyi, tamam, görüşürüz” dedi. Dediği anda “görüşürüz” deyip kapattım telefonu. Görüşür müyüz? Sanırım onunla birkaç ay sıçmaya bile gitmem. Yine düz çizgilerden bir pencere karalamaya başladım kadının yanı başına, yerimden kalkmadan, dışarısına dikdörtgenler prizmalarından bir kaldırım, kaldırımın üstüne bir sokak lambası diktim. Gündüz, dedim, sabahın bir körü, hafifçe grileştirdim gökyüzünü. Kadının artık değişmeyeceğini biliyordum, başka bir sayfa açmak da içimden gelmiyordu. Derken kadının gerginliğini başka nesneler, yatıştırıcı görünümler, bilmem, belki başka insanlarla, bir başka uzamla geçirmek düştü aklıma. Pencereyi de, pencereden görünen sabahı da bu yatıştırıcılar arasına yerleştiriverdim kolaycacık, değil mi ki kadın onun hemen dibine uzanmıştı. Bir sigara kondurdum eline, yaktım. İçinde bulunduğu odayı olabildiğince geniş tutmalıydım, boyutlarını sayfadan taşırdım. Bir banyo, iyi gelir, kapısını kondurdum, kapalı. Yastıklar çizdim kadının altına, kemikli vücudu direndi yumuşaklıklarına. Bir kadeh çizdim, elinden yeni bırakılmış gibi, dirsekucuna, cam bir kadeh, bodur ve silindir, içini yarıladım, saydam bir içki, votka. Bir şişe de koyuverdim onun arkasına, kalkmak zorunda kalmasın, Rus votkası diye diretti, “şu geçenlerde senin bilmemnelerde içtiğinden”. Adını anımsayamıyordum o votkanın; “olsun, etiketi gelmiyor mu gözünün önüne?” Anımsadığımca çiziktirdim, daha ilk kadehini, hadi bilemedin ikinci kadehini içiyormuş gibi azıcık boşalttım, böyle yapmamın nedeni hem şişenin boşalmasına karşın gerginliğini atamadığını düşünmek istememem, hem de o Rus votkasından bir şişe daha çizip çizemeyeceğimi bilmiyor olmamdı, ne kadar içebileceğinden haberim yoktu, ilk şişe fena olmamıştı, sanırım biraz şansın yardımıyla tutturmuş, yakalamıştım geçenlerde bilmemnelerde içtiğim votkayı, sertti, çarpmış, kimin evinde içtiğimi anımsamıyorum şimdi, ama neden söz ettiğini anlamıştım onun, anında. Geceden beri içmeyi sürdürdüğünü de, sabah yeni bir şişe açtığını da, kimbilir belki gece çıkıp, kimbilir belki sürekli kaldığı otele ancak sabah dönüp, belki yolcusu olmadığı bir kentte, yaşadığı kentte otelde kalmayı yeğleyenlerdendi o da, bilmiyordum ki, belki de evinde, sabaha karşı, votkaya devam ettiğini de düşünmek istemedim. Ama ev değil, bir otel odası, dedim, iyi bir otelin iyi genişçe bir odası, hiç olmazsa kadının ölçeğinde bu sayfaya sığmayacak kadar geniş bir otel odası, çünkü eğer bu şişenin tümünü içmesi gerekiyorsa, bugün, gerginliğini atmak için, diye düşündüm, evinde olmasa daha iyi olur, burada ne olursa olsun yalnız değil, ben varım, burası evi olsa bugün hepsini içmese daha iyi olur, yeni tanıştık, çünkü içerse her gün bir şişe bundan, bu Rus votkasından götürdüğünü düşündürebilir, ben böyle düşünebilirim, en az bir şişe hem de, saat henüz çok erken, o zaman aynı evde bulunmam onunla, eve bu şişeden bir sürü çizmek gerekir o zaman, boşu dolusu, yapamam, istemem, üstelik sert içki, öylesi kadından, öylesi bir kadının, her gün, daha sabahtan o Rus votkasından bir şişe içen bir kadının evinde bulunmaktan çekinirim, ama şimdi öyle ya da böyle, bir ben varım odasında, geçici bir gerginliği üstünden atmak için bugün bir şişe götürebilir, kırk yılda bir, odamızda, geçici otel odamızda, madem bir pencere, bir oda kapısı, bir de banyonunkine yetecek kadar yer var bu sayfada, boyutlarını buraya sığdıramadığım, sığdırmak istemediğim bir geniş otel odasında biraz ferahlayacağını düşündüm, ortalık toplama derdi yok, temizlik yok, yapacak birine de benzemiyor zaten, içmeye, kafasını dağıtmaya gelmiş, kaçmış, şimdi konuşmak istediğini sanmıyorum, içsin rahatlasın, belki sonra. Giysilerini oraya buraya dağıtmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm, üstündeki yükleri hırsla savurmuş gibi, banyo kapısının önünde etek, üstünde sutyen, gömlek yastıkların altında kalmış, yastıkları soyunduktan sonra pencere altına atmış besbelli, üstlerinde birazcık olsun gevşeyebilmek için. İyice kendisine getireceğine inandığım duşu ona aldırmanın yolunu arıyordum şimdi. Almış gibi davranabilir, bu yazıcık içinde “meşhur” havluları ya da bornozu sayfanın köşesinden görünecek bir otel yatağının üstüne atabilirdim. Yalnız bunu yapmamı engelleyecek çok kesin bir neden vardı, o da kendisini, yineleyeceğim, gevşeteceğini düşündüğüm, hiç olmazsa benim bir insanın kulak memesi kıvamına gelmesi için bildiğim tüm, tüm olmasa bile birçok yumuşatıcıya karşın kadının görüntüsünde hâlâ bir değişimin olmamasıydı, votkayı bitirdiğini düşünmek istemediğim gibi, banyo yapmış olabileceğini de aklıma hiç getirmemeye çalıştım. Kapıyı, banyonun kapısını açarsak, dedim, ikimizden biri kapıyı açarsa, o zaman içeriden görünebilir bornoz ve havlu; beyaz bornoz istiyordu, biliyordum, otel odasında olduğumuzu ve otellerde çoğunlukla beyaz bornoz bulunduğunu düşünür, beni destekler gibi, iki renk seçebilirdi zaten, kalemim kurşun, yakınlarda başkası yok, ya siyahımtırak ya da kağıt aklığında olacaktı, hadi bir de açık gri olsun, renkler siyah-beyaza indirgendiklerinde ton farklılıkları olsa da herhangi başka bir rengi, söz konusu bornozun rengiyse hele, kesin olarak tanımak olanaksızdı, saç dediğinde beyaz öncelikle sarıyı anımsatabiliyordu ama, o bornozu için beyazı yeğledi, bunu biliyordum, peki ya nasıl banyoya götürecektim onu, buna takılmıştım, o istemese de çok iyi gelecekti kuşkusuz, banyoya gitmesi için ne gerektiğini kendisi çok iyi biliyordu oysa, doğrudan söylemedi ya birden saçlarını çözerek, bacaklarının iç taraflarını birbirine sürtmeye başlayarak, o çok bilindik alt dudağını hafifçe dişleme numarasıyla, bakışlar kah dimdik, kah kaçak, gülümsemeye benzer bir ifadeyle, ama gülümseme değil, bir zorlanma, bir hırlama çıkacak sanki ardından, derin bir soluğun ete kemiğe bürünmüş hali, nefret bile var içinde, hınç, kavgaya davet eder gibi, her hareketiyle bunu belli etti yani: Yalnız bir yolla, yani kirlenirse, kirletilirse banyoya girecekti, sonunda jeton düşmüştü.
İşte o zaman, kadının gergin değil, buyurgan olduğunu ve bu egemen özelliğin tüm bir bedeni, tüm bir yüzü, tüm bir varoluşu nasıl biçimlendirebildiğini kavrayıverdim, karşı çıkabilecek gücüm yoktu, olsun da istemiyordum doğrusu, onu, evet, bu haliyle istiyordum, bu haliyle, bir kırbaç gibi, bir beygir gibi, banyoya girmesi için olsun, bu onu biraz yumuşatabilirdi, elimden gelen her şeyi yapmaya hazırdım, gerekirse her şeye karşın otuz çizgiyi geçmeyen yalınlığını kendi gölgemle kirletmekten çekinmeyecektim. Ben tam üstüne eğilirken, gölgem bir el gibi, o, “kürküm”, dedi durup dururken. Çıplak vücudunun üstüne kürkünü giymek istiyordu, neden peki şimdi? Durdum, kürk istemesinin nedenini fazla düşünmeden, soğuktu, kıştı, votka da yakışıyordu, Pembe Panter’deki içi çıplak, kürklü Rus kadın ajanı anımsadım, votkanın markasında diretmesine şaşmamalı, dedim. Yapacak birşey yok, heybetli bir kürk, kürkünü attım hemen sırtına. Hafifçe bir hareketle, sanki sırtına birden düşen kürkün ağırlığıyla yapmışçasına sigarasının külünü yere silkelediğini görünce kül tablası çizmeyi unuttuğumdan ötürü utandım. Dudaklarını bir kenarda büzüştürüp küçümseyen bir ses çıkardı diliyle, votkasından koca bir yudum aldı, allak bullak olmuştum, benim de canım içki içmek istemişti, içilecekti bugün belli, ayrıca onu karşımda kürkle gördükçe bir üşüme gelmişti bana da, onun şişesine hiç bulaşmadan bir kadeh Altınbaşak doldurdum kendime, pencereden dışarı baktım, az önce ne yapmam gerektiğini, benden ne istediğini anladığımı sanmıştım, ama gölgemi yaklaştırınca bir anda kürkünü üstüne isteyerek beni kendinden uzaklaştırmıştı, iki yudumda bitirdim kadehi, yenisini koydum, aşağılanmış hissediyordum kendimi, yeni kadehi doğrudan kafama diktim, tüm gövdem cayır cayır yanıyordu, gözlerimi kapatıp yüzümü ekşittim, suratımın bu halini görmesini istemedim, aslında bu biçimde reddedilmeyi istedin dedim kendime, tam bunu düşünürken koydu elini sırtıma, omuzlarındaki kürkün yumuşaklığında bir kedi patisinin sinsi dokunuşu. Çizgiler çizgileri kovalıyor, elim votkanın verdiği rahatlamayla geniş çizgiler konusunda başta olduğu gibi beceriksiz davranmıyor, beceremese bile, bir tane daha doldurup kürklü efendimin kadehine tokuşturduğum votka sayesinde, bu umrumda olmuyordu. Yüzümü iyice ondan yana döndüğümde, gözlerinde benim asla tatmin edemeyeceğim, bana bütünüyle yabancı bir pırıltı gördüm, bunu o an kendime duyduğum güvensizliğe yorup daha bir sokuldum kürkünün aralığına, kıvranıyordu. Beline dokunma cesaretini nasıl toparladım bilmiyorum, votka sağolsun, ama dokunduğum anda geri çekildi, elim, hani hep öyle derler ya, onunla el sıkışmak istiyormuşum gibi havada asılı kaldı, sıkıntılı bir iç geçirmenin ardından sıcak bir banyo yapmak istiyorum dedi, gene çöktüm, bu kez daha derine, sırtını dönüp banyoya, sanki peşinden koşup öne geçmem ve banyonun kapısını kendisine açmam için ağır ağır aktı. Kirlenmiş miydi yani şimdi, dokunuşumla, küçücük bir dokunuşla kirli mi hissediyordu? Bu düşünce daha da beter etti, ama bana düşen rol belliydi, boyun eğdim, koşup kapıyı açtım, kapı açıldığında karşıda görülen duvara havlusunu ve bornozunu astım, bembeyaz, tertemiz, yeni. İçeri geçti, aynaya yürüyüp saçlarını açtı, parmaklarını içlerine geçirerek kabarttı, hep sıkılığını belli eden bir havayla, aynadan bana öyle bir baktı ki kapının önünden çekilmek ve yine pencerenin karşısına dönmek zorunda kaldım, votkamı içmeye koyuldum, suyun açıldığını duydum, küveti dolduruyor, suyun sesini dinledim, bir kadeh daha, kalemimi açtım, kül tablasına boşalttım çöpünü, bir yudum daha, banyonun hâlâ açık olan kapısından buhar çıkıyordu, cama yansıyordu, yanıyor gibiydi içerisi, yüzümün yansısına baktım, pencerenin altından birinin geçtiğini gördüm, bir adam, işe gidiyordu herhalde, bakmayı sürdürüp ne iş yaptığını tahmin etmeye çalıştım, elinde bir çanta, saat dokuz falan olmalı herhalde, dimdik yürüyor, insanın dik yürümesini ve bir çanta edinmesini sağlayacak ve de (işyeri hemen sokağın köşesinde değilse) saat dokuzun biraz geçirilmesini hoşgörecek bir meslek, telaşlı görünmüyor, ne olabilir, sıkıldım, suyun sesi yavaş yavaş kesildi, musluğu sıkıştırdı, eliyle çalkaladı biraz suyu, köpürtmek için, ısısına bakmak için, küvete girdiğini duydum, suda ayaksesleri, uzandığını, bir dalgalanma... “E sen gelmiyor musun?”... Emindi, iki adım atmıştım bile, “gelirken sigaramla içkimi de getirir misin?” Getirir misin? Bir gösteriye dönüştürmüştü bu işi, “getirir misin?” demesine hiç gerek yoktu, emir verse, şu ankinden kötü olmazdım, belki de bunun için tatlılaştırdığı ama şımarıklıktan asla arınmayacak bir sesle “getirir misin?” demişti, alay ediyordu, dönüp kül tablasını, kadehini, sigarasını ve çakmağı aldım, sonra erken uyandım, kül tablasını otel odamızın çöp kutusuna boşaltıp göğsüme sıkıştırarak bir boş el daha kazandım, votka şişesini de onunla kavradım. Banyo kapısına varmadan bir fırt çektim şişeden, anımsadım, güzeldi, ağzımın tadı pek kalmamış ama Altınbaşak’tan çok çok daha iyi gelmişti, öteki epey zehir zıkkım. Buharlı kapıdan geçtiğimde, ilk gördüğüm omuzları, gerdanı ve küvetten dışarı sarkıttığı, henüz ıslanmamış saçları oldu, dosdoğru bana bakıyordu. Küvetin yanına yere bıraktım şişeyi, diğerlerini kendisine teslim etmek istedim, bir tek kadehini alıp, gözlerini üstümden hiç ayırmadan, küvetin geniş kenarlığını işaret etti eliyle, sigara, çakmak ve kül tablasını bırakmam için. Üstümdekileri çıkarmadan bir an duraladım, kendi kadehim pencerenin önünde kalmıştı, ama bir daha geri dönmekten, o banyodan çıkmaktan korktum, farketti, kendisininkini uzatıp gülümsedi, gözlerimi kaçırıp teşekkür eder gibi sırıttım ben de, rahatlamış gibi, içtim, kapıyı kapattım, kendimi çıplak görmek istemedim.
Marcel Duchamps’nın Bir Merdivenden İnen Çıplak’ını düşünüyorum, hani merdivenden inen bir adamın her hareketi bir sonrakinin üstüne biner, devinimin kareleri art arda birbirine eklenir, sonuç bir kütle olarak görünür, çalışan bir makinenin kaportası gibi parlak, altın rengi, kaputu açık hareket halinde olan bir araba gibi, “aslında sadece yürüyen bir adamdan ibaret olan” o Bir Merdivenden İnen Çıplak’ı; açıklı koyulu kara kütlem anımsatıyor onu bana, kütlemin perspektifi yitmiş bakıyorum da, bir kurşun kalemim vardı, baştan savma bir işti, telefonla konuşurken başlamıştı, belirli noktalara belirli aralıklarla odaklandım, kimi noktalara, bölgelere o an görülmek isteneni kondurmak için daha koyu, daha baskın çizgiler çizdim, silgiyi bir daha hiç kullanmadım, bu kalem silgileri, dediğim gibi, iyi silmiyorlar, sadece gözü gölgelere alışmış olanın seçebileceği, devinimi gösteren beden çoğaltımları geldi arkasından, ama aşırı hareket ve bunun karşılığında az renklilik yüzünden iyice belirsizleştiler onlar da, sanki aralardaki ufak boşluklar da sıkı sıkıya dolsun diye yerleştirilmiş, yine hareket halindeki, taşınan, yer değiştiren nesneler, duvarda açılan banyo kapısının izi, görünen içerisinin üstüne yeniden kapanan, sonra tekrar açılan kapının devinimi, içeri girenler, çıkanlar, teker teker girip birlikte çıkanlar, yan yana ya da yalnız oturanlar ya da ayakta duranlar, biz, yani hep aynı kişiler, yani hep aynı çizgilerle, bir karalama oldu, çizgilerinin bütününe bakıyorum, kütlenin geneli sert, keskin, acaba hepsi, adına kütle denebilecek her şey sonuçta böyle mi oluyor, hayır, yuvarlaklar da, genişlikler de, rahatlıklar da egemen olabiliyor anın yansımalarında, hep o pezevengin yüzünden, diyorum, telefonum uyarmıştı, dinlemeliydim, sayfanın sağ alt köşesinde, temiz bir yere, sayfada temiz kalan tek yere, ayakların geldiği tarafı görünen bir otel yatağı, üstünde iki bornoz, ikisi de ak, iki havlu, aynen, çarşaf üstüne oturulmuş, yatılmış gibi değil oturulmuş gibi biraz bozulmuş, birazcık ıslak, kurşun kalemi enlemesine tutarak, ucuyla değil, küçük kurşun ucun genişçe yanıyla hafifçe yayılmış bir nem, bornozlardan ve havlulardan dağılıyor yatağın üstüne, çarşafın değişmesi gerekecek, ben de bir suçluluk, yanlış söyledim, suçluluk yerine yetersizlik demeliydim, o doymak nedir bilmez gözüken, daha çok benim tatmin edemeyeceğimi düşündüğüm, yalnız başıma, bildiğim yollarla tatmin edemeyeceğimi düşünmek istediğim, karşılığını verecek kadar çok kola, bacağa sahip olamadığım, bir ahtapot gerekiyordu oysa ona, arzunun istenildiği kadar tutuşması için yeterince yasağı karşısına koyamadığım, bir ihanet, kalabalık bir mekan, ne bileyim, ensest bir ilişki belki hatta, önünde tutkumu gösteremeyecek denli pısırık, silik, sünepe, salak kaldığım bakışları taşıyanla karşılaşmadan sonra, hiç olmazsa banyoda, yatağa oturduk yan yana, ben kendimden zaten emin değildim, tek umudum, yalan söylemeyeyim, teselli edici birşeyler söylemesiydi en fazla ya az önce bornozunun kuşağını çözünce, sırtından bornozu yine bir yük gibi atınca ve bir sigara daha yakıp yanımdan kalkınca o, iyiden iyiye yerin dibine geçtim, bir erken boşalma sessizliği otel odamızda. Pencereden dışarı bakıyor, her hareketiyle yetmedi diyor, kafamda sürekli kendimi affettirmeye yönelik bir titreyiş, bir çırpınma, bir eziklik, o ezikliğe ilişkin ama asla dile getiremediğim, aklımda bir araya bile getiremediğim sözler, karşılık verirse ya? Bunların hepsi öylesine şiddetli ki yenilenmek aklımın ucundan geçmiyor, iyice içime kaçmışım. Sigara içiyor, sigarayı öyle bir içiyor ki dumanını her üfürdüğünde yüreğim ağzıma geliyor, dumanı çıkarmadan önce birşey söyleyecek sanıyorum, her seferinde, çıt çıkarmıyor, cama vuruyor dumanı, enlemesine bir dünyada ufarak bir hortum yaratıyor. Şişe yarısına yaklaşmış bile, öyle kibar kibar doldurmuyor bardağını, su gibi boşaltıyor etrafa saça saça, odanın halısının üstünde grimsi noktalardan lekeler, bardaktan bir zenci dudağı pay bırakıyor yalnızca, artık votka isteyemiyorum ondan, başta da isteyen olamamıştım zaten, kendiminkine bile uzanamıyorum, ilgisini üstüme çekeceğim diye tasalanıyorum, öfkesini diyeyim daha çok, sıkıntısının nedeni olduğumu yüzüme vuracağından ölesiye korkuyorum, bir kez daha iç çekiyor, votka içiyor, kaşlarını kaldırıp bana bakıyor bir an, yansız, bana doğru, hayır banyoya doğru yürüyor şimdi ama banyoya girmek için değil, aslında, şimdi oda kapısına doğru gidiyor, çıkmak için değil öylesine yürümek için, çırılçıplak hâlâ, volta atıyor, sıkılıyor, mutsuz, suçlusu benim, ayakları, adımları ıslak, halının üstünde votkanınkinden daha silik izler, bedeni kapanmış, koku yok, önümden geçerken ayağa kalkıyorum, bir tür selam duruş, bakışlar yerde, omuzlar düşük, böyle iki büklüm bir maymunu andırdığımı düşünecek halim bile yok, pencereyi kapmaya yelteniyorum, bir başka yere bakmaya, işe giden, geç kalmayı hoş görmeyecek işine epey geç kalmış birinin koşturduğunu görmeye, saat yine de onu geçmiş olmalı, darmadağınık, belki sırılsıklam saçlı, palto kaymış, kıravat henüz bağlanmamış, yine bir çanta, ama hiç de dik yürümüyor, ne kadar dik koşulur bilmiyorum ama bu bir palyaço, elinde bir şemsiye, hepsi de nasıl ağır geliyordur şimdi, ne iş yapıyordur, bilmem, ne farkeder ki, bu hali çok komik, diyeceğim beni oyalayacak birini görürüm belki, bir volta atmayı sürdüren çıplak kadına, bir pencereye bakarak (banyonun kapısı şimdi açık, kürk yerde, banyonun içi biraz net yine de öteki yerlere bakınca, banyonun içi sayfanın üstünde en çok sarmallara sahip bölge, buhar tabii, buharı göstermek içindi) pencere yönünde korka korka ilerliyorum, pencereyi kaptırmak kadının hiç umrunda değil, iplemiyor beni, banyo kapısından, içeri girmeden aynaya bakıyor, gene, saçlarına sivri parmaklarını daldırıp kabartıyor yine, uçları hâlâ biraz ıslak, püskül püskül sallanıyorlar, kapıda bir anahtar tıkırtısı, o yana dönüyoruz ikimiz de, bizim anahtar kapının üstünde, açılmıyor, tahmin etmişsinizdir: “Ah pardon, çarşafları, havluları değiştirecektim”...