Roman Okumak ve Benbencilik

Serdar Rifat Kırkoğlu


“Çok-satar” diye tabir edileninden en uzlaşmaz görünümlü minimalistine, tuğla kalınlığında olanından ipincesine, modernist çizginin hararetle savunuculuğunu üstleneninden postmodernistine, piyasada gitgide daha çok boy gösteren “tarihsel” yaftalısından üzerinde salt “roman” sözcüğü geçtiği için roman olduğu varsayılan çeşitlerine kadar birbirinden çok farklı görünümler altında kültür dünyasının baş köşesine oturmuş bir tür olan “roman” acaba nasıl bir gizilgüç taşımaktadır ki edebiyatla ilgilenenlerin ve hatta ilgilenmeyenlerin gündelik yaşamlarında bu denli başat bir yer kaplamaktadır? Sözgelimi niçin “Hayatımı yazsam roman olur,” diye yaygın bir ifade vardır da, “hayat öyküsü” kavramı doğrudan doğruya edebi bir türü dile getirmeyip, sadece öz geçmişimize ait kimi temel bilgileri aktarmakla sınırlıdır?
Şuna hiç kuşku yok ki, roman türü, daha uzun soluklu oluşuyla yaşamı daha fazla bütünlüğü içinde kavrama iddiasındadır. Öykü adını verdiğimiz tür, belli ayrıcalıklı anlar ya da zaman dilimleri üzerinde odaklaşmışken, romancı enerjisini daha cömert kullanmakta pek sakınca görmez ve bu yüzden de hedefine varmakta öykücüye oranla ağırdan alabilir. Yaygın deyişle, öykücü bir 100 metreci ise, romancı maratoncudur. Görünüşte çok kısa bir zaman dilimini, hatta sözgelimi sadece tek bir günü –Joyce’un Ulysses’i Bloom’s Day diye nitelenen 16 Haziran 1904 günü üzerinde odaklaşır– anlatmaya girişmiş bir romancı bile, aslında zaman kavramını genleştirerek bir Antikçağ efsanesini farklı kisveler altında içinde bulunulan âna transpoze etme olanaklarından yararlanmış olabilir. Kısacası, roman, bir hayli geniş bir hareket özgürlüğü ve malzeme sunmaktadır yazara.
Roman yazmak, deyim yerindeyse, bir çeşit “düzenli hayaller kurma” sanatıdır. Bir yazar estetik anlayış olarak ister koyu bir gerçekçiliği isterse fantastik bir yaklaşımı benimsesin, onsuz edemeyeceği tek şey hayalgücünün ta kendisidir. Olgulardan asla sapmamak gerektiğini ileri süren katı bir natüralist romancı bile, ideal durumda, kurmacanın tanıdığı olanaklar içinde olguların katı kalıplarından kendini bir şekilde kurtarmaya çabalar. Zaten, kendini kurtaramazsa, bir sanatçı değil sadece olup bitenleri aktaran bir çeşit gazeteci olur. Sanatı yalnızca “yansıtmacılığa” indirgeyen böylesi sınırlayıcı bir tutum, yaratıcı sanatçının elini kolunu bağlayan birçok önyargıdan beslenir.
Peki roman yazmak böyledir de acaba roman okumak bundan pek farklı mıdır? Kafasında birtakım önyargılar ve kalıplaşmış estetik beklentilerle yola çıkan çoğu okur, işleme mekanizmasını çözmekte zorlandığı değişik bir roman karşısında bocalar ve okumasının belli bir aşamasında, benim “Korukçu Tilki” sendromu adını vermeyi uygun bulduğum çok manidar estetik bir tepki gösterir. Bu sendromun en başat belirtisi, romanı sonuna kadar okuma sabrını bir türlü gösteremeksizin onu bir noktada bırakması ve sonra da “Zaten, pek de bir şeye benzemiyordu!” yargısında bulunmasıdır. Aslı aranırsa işin püf noktası, tam da bu “benzetememek” eylemindedir. Söz konusu “Korukçu Tilki” okur, elindeki kitabı kafasındaki yerleşik hiçbir kategoriye yerleştiremediği için işin kolay yolunu seçmiş ve tembellik mantığına sığınmıştır. Hiç kuşkusuz, okurun salt okur olarak, estetik haz alma hakkı diye bir hakkı vardır. Dolayısıyla, haz almadığı, hatta sıkıldığı bir kitabı daha fazla okumanın da kendi başına bir anlamı yoktur. Gelgelelim, bu hak ister Barthes’ın düşündüğü anlamda hedonist bir estetiğin dışavurumu olsun, ister kapitalist kültürün eğlence vaatlerinden kaynaklansın, okurun kendini aşıp yeniden yaratmasının önündeki en büyük engeldir de. Biraz iyimser bir hesapla, dönüp de kendini sıkan sayfaları bir kez daha dikkatle okuma yürekliliğini ve sabrını gösterse, belki de romanı daha iyi anlayacak ve o romana ödemiş olduğu para da boşa gitmemiş olacaktır.
“Alımlama Estetiği” savunucuları, yapıtın anlamının ortaya çıkmasında, yazarın kendisi kadar okurun da pay sahibi olduğunu ileri sürerler ki söz konusu bu görüş açısından bir romanın potansiyel içeriğini okuma süreci içinde yeniden var eden okur ögesinin vurgulamak istediğim noktaya ışık tuttuğunu söylemek mümkündür. Kendisini yapıtın kahramanıyla az çok özdeşleştirmiş ya da tersine, ona karşı olumsuz duygular geliştirmiş olan herhangi bir okur, ilgisi sürekli uyanık kalacağından, romanın olay örgüsüne kendini kaptırır ve böylelikle de benim “Korukçu Tilki” sendromu adını verdiğim olumsuz durumdan kendini dolaylı yoldan uzak tutmuş olur. Bu durum, yapıtı tümüyle öznel gerekçelerle bir yana bırakmanın bir şekilde rasyonelleştirilmesi demektir. Hiç kuşku yok ki, bir romanın sürükleyiciliği onun estetik değeriyle doğrudan ilişkili değildir; hatta tam tersine, “çok-satar” diye tabir edilen romanların estetik değerleriyle ters orantılı olarak böyle sürükleyici olmak gibi bir özellikleri vardır. Oysa, okura en büyük güçlükleri çıkaran ve onları okuduğu şeylere genelde pek yaklaştırmayan romanlar, modernist çizgideki yapıtlar olagelmiştir. Bunun başlıca nedenleri, bilindiği üzere, modernist yapıtların olay örgüsü ögesini bilinçli olarak dışlamaları, bir öykü anlatmaktan uzak durmaları ve daha çok da, dış dünyanın bilinç ya da bilinçaltı üzerindeki yansıma kipleriyle ilgilenmeleridir. Bu romanlarda ağırlık merkezi olayların kendisi değil, onların bir özne tarafından yaşanış tarzıdır. Oysa ki kendisine heyecan verecek ya da en azından ilgisini uyanık tutacak olaylara ancak olgun bir “üzüm” salkımı kadar önem veren “Korukçu Tilki” dediğimiz okur, sözgelimi bir Beckett anlatısının yinelemelere dayanan olay sadeliği ya da bir Joyce romanının belli bir kültür birikimi gerektiren zengin çetrefilliği karşısında argo deyişle kolaylıkla tırsar ve sözünü ettiğim sendromu sergiler. Okumanın demokratikleşmesi kavramını ön plana çıkarıp öyle ya da böyle bir “öykü anlatma” hedefini yeniden anlatı kalıplarına entegre etmeyi amaçlayan “postmodernist” çizgideki yapıtlar ise, belki de “demokratik okur” ülkülerinin olumsuz bir yan ürünü olarak, edebiyat sahnesine yeni “Korukçu Tilki”ler çıkmasına neden olurlar. Kültür birikimi ikincilleşince, sanat yapıtındaki form kaygısı da önemini kaybeder ve yeni kavramsal denemelere açık romanlar yerine daha geleneksel romanlar yazılır.

Roman okumak hiç kuşkusuz sadece bireysel düzlemde değerlendirilebilecek, dolayısıyla toplumsal ve ahlaksal uzantıları olmayan bir edim değildir. Nitekim, liberal düşüncenin en önde gelen düşünürlerinden Amerikalı Richard Rorty, Redemption From Egotism (Benbencilikten Kurtulmanın Bedelleri) başlıklı yazısında, son derece anlamlı bulduğum şöyle bir belirleme yapıyor: “İnsanlar dinsel yazılarla felsefi incelemeleri insani olmayan şeylerin nasıl olduğunu bilmemenin cahilliğinden kurtulmak için okurlar, oysa ki roman okumalarının nedeni benbenciliklerinden kurtulmaktır.”
Richard Rorty burada, “benbenciliğin” “bencillik” anlamına gelmediğini ve daha çok da, insanın “kendinden hoşnut olma” hali olduğunu vurgulamaktadır. Ona göre benbenci kişiler başka insanların zihinlerinde olup bitenleri öğrenme konusunda kısa yoldan felsefe yapmaya eğilimlidirler, bu yüzden de diğer insanların kendilerini nasıl betimlemiş oldukları yoluna hiç başvurmadan dosdoğru şeylerin –yani, Tanrı’nın istencinin, ahlak yasalarının ya da insan varlıklarının doğasının– nasıl olduklarını öğrenmek isterler. Buna karşılık, roman okuyan kişiler, dinsel yazıları ya da felsefe incelemelerini okuyan kişilerden farklı olarak, “dine saygısızlık” ya da “akıldışılıktan” kurtulmaktan çok “duyarsızlıktan” kurtulmanın yollarını ararlar. Roman okumanın, başkalarının gereksinimlerini yeterince bilip bilmedikleri konusunda kendilerini sorgulamak olduğunu düşünürler.
Açıkça anlaşılacağı üzere, Rorty, bireysel düzlemde salt estetik bir haz olarak düşününülebilecek roman okuma edimine ahlaksal ve toplumsal bir boyutu da ekliyor ve ona, başka insanlara karşı duygudaşlık hissedebilmenin bir aracı olarak bakıyor. İşte bu anlamda felsefeyle uğraşan bir kişiyle roman yazmaya soyunmuş bir kişi arasındaki en temel farklılık, şu noktada billurlaşıyor: Felsefeci yeni kavramlar ve sorgulama yöntemleri geliştirirken roman yazarı, insanları sürekli olarak yeryüzünde başka türlü ıstırap çekme biçimleri de olabileceği konusunda duyarlı kılmaya çaba harcıyor. Bir başka deyişle, sanatın amacının salt ahlaksal bir misyonla sınırlı olamayacağını hepimiz bilsek de, Richard Rorty roman okumayı, benbencilik kafesinden çıkmanın en etkili çaresi olarak görüyor. Ona göre roman okumak başkalarına açılmanın dolaylı yollarından biri ve belki de en çok zenginleştirici olanı.
Öte yandan, şu paradoksal durum da gözümüze çarpmaktan geri kalmıyor: Rorty’nin bu belirlemelerini güncel edebiyat ortamına taşıdığımızda, kapitalist üretim koşullarında romanı ortaya çıkaran öznenin, yani yazarın gitgide daha fazla ölçülerde bir “ben kültü” içine gömüldüğünü, kitapları çok sattığı ve başarı kazandığı oranda “Ben ne yazarsam iyi yazarım” gibisinden sanatçılığın ruhuna tümüyle aykırı görüş açıları edinip kendini sorgulamasında başat bir ölçüt olabilecek “ideal okur” kavramına sırt çevirdiğini ve böylelikle de velinimeti olan okurlarla kurması gereken göbek bağını yitirdiğini gözlemliyoruz. Yani, ilginç bir şekilde, bir yanda, Rorty’ye göre hiç roman okumadığı için “benbencilik tuzağına” yakalanan okurlar ile, öte yanda, kendi kitaplarının dev aynasında büyüyüp başka türlü bir “benbencilik tuzağına” yakalanan yazarlar var.
Hıristiyan varoluşçuluğun en başta gelen temsilcilerinden olan Gabriel Marcel tüm felsefesini Toi, yani “Sen” kavramı üzerine inşa etmişti ve “Ben”i yaratanın, doğrudan bu “Sen” olduğunu ileri sürüyordu. Kim bilir, belki de bizim Yunus Emre’miz de “Bir ben vardır benden içeri,” derken, aslında, içimizdeki Sen’lere, yani başkalarına sesleniyordu.