Storları tamamıyle indirilmiş alafranga bir salon, yerde mai ve çok tüylü
halı, gayet zarif ve akaju ağacından mamul koltuk takımı, koyu renkli
büyük bir piyano, Çin usulü elektrik lambası, ortada incecik ayaklarıyla
örtüsüz masa, üzerinde bazı kitaplar, notalar vesaire... Duvarlarda şayan-ı
dikkat hiçbir süs yok, yalnız mütenazır bir çift tablo var ki birisi Roma
krallarından Neron’u, diğeri meşhur doktor Bronzvik’i (?) tasvir ediyor.
Enis Bey – Tam yetmiş sekiz yaşında, boyu uzun, başının ortasından ayrılarak
iki tarafına dökülen beyaz saçları, faal ve koyu kumral gözleri, biraz
sivrice fakat muntazaman kesilmiş beyaz sakalı; siyah, zarif kostümüyle
büyük bir nezahet ibraz eden bu sevimli ihtiyara pek alafranga bir tavır
veriyor, adeta onu gençleştiriyordu. O bir müddet kanapenin üzerinde düşündü.
Tavandan birçok salkımlar şeklinde sallanarak; bu pür-sükûn salona şedid
ve beyaz ziyalarını serpen lambalara baktı. Ağır; sıcak ve rakid hava
cıgara dumanlarıyla yüklü idi.
Masa üzerinde unutulmuş siyah bir mendilden yavaş yavaş süzülen trefil
(?) dalgaları evvela yükseliyor, bükülüyor, katlanıyor, sonra etrafa dağılıyordu.
Enis gittikçe ağırlaştığını, uyuştuğunu fark etti. Yerinden kalktı. Piyanoya
kadar yürüdü. Asabi parmakları nota yığınları arasından bir tanesini ayırdı:
“Aşk Ölürken...”
Piyanodan hazin fakat mütekattı bir mevce-i elhan taştı... Her dakika
biraz daha asabileşen bu mevce bazen öyle çılgın ve haris oluyor, ikmal-i
heyecan etmeye bile kendinde kuvvet bulamıyor, düşüyor, dökülüyor, sönüyor
ölüyordu. Sonra başka bir mevce, başka bir galeyan onu takip ediyor, kaynıyor,
kabarıyor fakat yine ıstırap, yine kıvranış, yine fütur ve sükûn...
Biraz sonra birdenbire sokak kapısı çalındı. Enis başını kaldırdı. Bu
vakitte kim gelebilirdi. Belki bir fakir... Mutlaka ona muavenet etmeli!..
Bir dakika geçmeden uşak içeriye girdi. Memnun bir sesle “Nail Bey sizi
görmek istiyor” dedi.
Nail Bey mi?..
Şaşırmıştı. Fakat belli etmek istemedi. Çabucak toplandı: — Haydi söyle
buyursun...
* * *
Nail Bey – Yetmiş iki yaşında, kavi, çevik, bembeyaz ve dalgalı saçlarının
altında yeşilimsi parlak gözleri var. Boyu oldukça uzun, kostüm çivid
kruvaze, sakal tıraş olduğu için beyaz ve ince bıyıklar hafifçe kaldırılmış,
eller yüzüklerle yüklü beyaz ve yumuşak... Paltosunu salonun kapısında
çıkardı, uşağa verdi, içeriye (girer) girmez, elini Enis’e uzatarak:
Nail Bey – Bugün tam bir ay oldu, doğrusu bu kadar inat edeceğini zannetmezdim.
Enis Bey – Ben inat etmiyorum ki. Tabi oluyorum. Vakayiin cereyanları
arasında yuvarlanıyorum. Şüphe yok bu pek ıstırap-alud bir vaziyettir.
Lakin ne yapayım?..
Nail Bey – Ne mi yapacaksın?.. Ah aramızda sekiz seneden beri bila-fasıla
devam eden münasebet olmasaydı sana tavsiye edilecek şeyi şimdi hiç düşünmeden
söylerdim...
Enis Bey – Yine dertlerimi hatırlatma rica ederim.
Nail Bey – Aşklarım demek istiyorsun değil mi?..
Enis Bey – Evet aşklarım... Felaketlerim, belalarım, her şeyim... Zaten
seksenine yaklaşan bu hayatta aşktan, felaket-i aşktan, heyecan-ı hissiden
başka bir şey görmedim ki... Hem niçin oturmuyorsun?
Nail Bey – Dolaşıyorum.
Enis Bey – Yemek yedin mi?...
Nail Bey – Saate bak bir kere on buçuğu da geçti.
Enis Bey – Ben de yedim. O halde birer menta içelim olmaz mı?
Nail Bey – Hayır rengi hoşuma gitmiyor. Yemyeşil, pek mazi-alud.
Enis Bey – Biraz tuhaf fikir... Şartröze de itirazın yok a... Çünkü geride
kahveden başka bir şey kalmıyor.
Nail Bey – Tahkir etmek istediğin adamın biraz kim olduğunu düşün... Sıkılmasan
bir de nargile teklif edeceksin!..
Enis Bey – Maksadım asla tahkir değil; fakat sen yine kavga çıkarmak ve
gitmek istiyorsan o başka... [Nail bir koltuğa oturur, dikkatle dinler]
Üzerinden tam bir ay geçen son mülakatımızdan beri ben artık her şeyle,
her türlü hissiyatla kat-ı rabıta ettim. Şimdi tıpkı hayvanlar gibi, ağaçlar
gibi yaşıyorum. İştigal ettiğim bir şey varsa şu halim ve mutî piyanodur.
Şayet bu gece bu ani ve habersiz gelişten maksat, beni yine o eski ve
nihayetsiz girdaplara sürüklemek, yine o müthiş ve baş döndürücü uçurumların
tehlikeli kenarlarında dolaştırmaksa bilmiş ol ki bundan sonra asla muvaffak
olamayacaksın, bütün mevcudiyetimle, bütün kuvvetimle sana ve her türlü
hilelerine mukavemet göstereceğim...
Nail Bey – Tuhaf söylüyorsun. Ne için seni girdaplara sürüklemek, uçurumlara
götürmek isteyeyim.. Vakıâ bir aydır ayrı yaşıyoruz. Fakat sebep kim?...
Son vakayı ben mi icad ettim.
Enis Bey – Belki ben icad ettim. Fakat Nusret Efendi’nin sakallarını okşayan
şüphesiz benden başka birisidir.
Nail Bey – Oh kıskandığın şeye bak... Bir adam ki hafidlerinin bile sakalı
ağardı. Tam yüz on yaşında olduğunu söylüyorlar...
Enis Bey – İsterse iki yüz yaşında olsun, aşk yaş ile olmaz diyen sen
değil misin?..
[Çıngırağı basar, giren uşağa iki kadeh şartröz getirmesini emreder.]
Nail Bey – Demek ki cidden kıskandın.
Enis Bey – Kıskandım ve feragat ettim... Tıpkı eski aşklarım gibi bunu
da unutmaya çalışacağım. Unutmak; işte benim için yegâne silah-ı intikam.
Evlenmemeye karar verdikten sonra bilirsin ki herkes gibi ben de birçok
kadınlar sevmiştim.
Nail Bey – Rica ederim adilikten bahs etme.
Enis Bey – Evet bunların hepsi adilik, bayağılık, hissizlik; biliyorum,
fakat ne yapayım, her tecrübesiz, her vukufsuz gibi bir zaman ben de o
girîvelere düşüyordum. Ne bileyim ki mutlaka maddi bir ihtiyacın cevabı
olan behimiyetin icra-yı hükm ettiği yerde samimiyet, samimiyet-i aşk
yoktur, olamaz. İşte bu mühim hakikati bilmediğim için birçok kadınlar
sevdim. Veyahut seviyorum zannettim. Fakat bilahare anladım. Bütün ıstıraplara,
bütün azaplara zemin olan o vakayi, aşk değil, maraz, hırs, behimiyet
imiş!... Şimdi öğreniyorum ki zavallı çocuklarda, kırkına ellisine girmemiş
masumlarda asla aşk-ı hakiki yoktur, olmuyor...
Nail Bey – Bu hakikati anlayabilmek için mutlaka ihtiyarlamak mecburiyeti
var... Değilse...
Enis Bey – Değilse ne olacak?.. Bütün gençler, bütün çocuklar aşkın kıymetini
mi bilecekler zannediyorsun... İşte yalnız bu mümkün değil. Benim kırk
beş yaşımda bir aşkım var ki...
Nail Bey – Behimiyetle ezilmiş, ve nihayet iflas etmiş olmalı.
Enis Bey – Evet... İşte o zamandan sana gelinceye kadar hiç kimseyi sevmedim.
Çünkü sevmek, hakiki ve şaibesiz sevebilmek için sinn-i hakikiyi bekledim.
Ellinci sene-i devriyem hulul ettiği gün –ki bir mayıs günü idi– seni
bana Göksu’da takdim ettiler. Henüz zülüflerinde birkaç beyaz bulunuyor.
Fakat uzaktan pek genç gibi duruyordun... Çünkü sarı idin. Belki hatırlarsın,
daha üç dört cümle teati etmemiştik ki...
Nail Bey – Bana yaşımı sordun değil mi!..
Enis Bey – Evet, yaşını sordum.
Nail Bey – O zaman ben kırk iki yaşında idim.
Enis Bey – Maatteessüf senden bu cevabı aldığım gün ilan-ı aşk için daha
sekiz sene beklemek lüzumunu düşünerek müteellim oldum. Ondan sonra hemen
her gün görüşebiliyorduk. Aradan bir sene geçmeden o kadar dost olduk
ki teşrik-i hayat ve say bile etmiştik. Ah bilsen o sekiz sene zarfında
ben ne tatlı hulyalar, fakat aynı zamanda ne mustarip dakikalar geçirdim.
Nail Bey – Bunları hiç bana anlatmamıştın!.
Enis Bey – Son dakika için saklıyordum... Madem ki bugün aramızda artık
hiçbir şey kalmamıştır.
Nail Bey – Ben aksini zannediyorum. Yani aramızda asıl bundan sonra her
şey başlayacaktır.
Enis Bey – Yaşarsak görürüz. Ne ise, hikâyeme devam edeyim. Sen tam elli
yaşına girdiğin zaman aramızdaki münasebet o kadar kesb-i vuzuh etmiş,
o kadar anlaşılmıştı ki artık resmen ilan-ı aşka lüzum görmedim. Buradan
aşağısını sen de biliyorsun: Bir gün ufak bir tahkikat zımnında Selanik’e
gidiyordum. Şimendifere binerken öpüşmek icap etti...
Nail Bey – Rica ederim devam etme... Üzerime fenalık geldiğini hissediyorum.
[Uşak, elinde ince ve gümüşten mamul bir tepsi içinde iki kadeh şartröz
olduğu halde salona girer.]
Nail Bey – [Şartrözünü içtikten sonra] Peki şimdi ne demek istiyorsun?
Enis Bey – Hiçbir şey demek istemiyorum. Zannediyorum ki bizim için henüz
sinn-i sevda vürud etmemiştir.
Nail Bey – Tuhaf fikir... Aramızda ne var ki, bir kere evli değiliz.
Enis Bey – Daima fena fikir... Bilmem ne için beni ve kendini bu kadar
adi fikirli farz eder durursun, evli olmak nerede, biz nerede?
Nail Bey – Hakkın var. O kadar adi değiliz. Sonra da şehvet denilen şeye
çoktan veda ettik. Artık bizim için saf bir aşkı zehirleyebilecek hiçbir
sebep tasavvur olunamaz.
Enis Bey – [Meyusane] Evet...
Nail Bey – Bundan sonra kıskanmak da yok değil mi?..
Enis Bey – [Mütefekkir] O da olmasın.
Nail Bey – O halde artık barışalım. [Enis’e doğru yürür, sarılır öpüşürler...
Enis Bey bu sefer tebessüm eder...]
Enis Bey – [Bir dakikalık istigraftan sonra] Anlıyorum ki aşk-ı hakiki
bilhassa seksenden sonra başlayacak... Şehvetsiz, hırssız, hatta kıskançsız
bir aşk...
Nail bir koltuğa yaslandı. Cıgarasını yaktı. Enis piyanosuna oturdu. Yeni
bir vals çalmaya başladı. – “Aşk Çiçek Açarken!..”
Zavallı ihtiyarcıklar!.. Nagamatıyla mest oldukları bu valsin mana-yı
müstehzisine dikkat edemediler.
Hiçbir ihtiyaca mukabil olmadığını farz ettikleri Felatunî bir aşkın sine-i
har ve samimisinde gittikçe artan bir gaşy-ı manevi ile uzun müddet düşündüler:
Madem ki şehvetleri yoktu, artık bîşaibe ve ebedi bir muhabbetle sevişecekler...
Yekdiğerini kıskanmayacaklardı bile... Piyanodan dalga dalga taşan aheng-i
şi’r-alud-ı garam bu hisse cevap veriyordu:
Ah, eğer aşkı hodbinîden ayırabilmek mümkün olsaydı!...
Piyano, 4 Teşrinievvel 1326, s. 8
|