Sevim Burak
Yazarlığını Anlatıyor


Sevim Burak


Hikâye ya da İmge ya da Tansık

“Sözlerinin başlangıcı akılsızlıktır, ve sözünün sonu kötü deliliktir.”
Tevrat’dan

(Yeni Dergi’de, çeşitli edebiyat tür’lerinin – edebiyat isimlerinin ortaya koyduğu meseleler açısından – Yanık Saraylar kitabım eleştirildi. Değerli eleştirmen arkadaşım Asım Bezirci’nin sivri yanlarına değindiği – aslında hikâyelerimin üstüne kurulmuş olduğu temel doğru’ları –hikâyelerimin kötümserliğini – alınyazıcılığını – öznel bir açıdan – kendi sanat görüşüme dayanarak – açıklamak istiyorum.)

Doğal olarak, hikâyelerim bilimsel bir dile çevrilerek değerlendirildi. Böylelikle hikâyelerimdeki kuramsal yaşam, gerçekçi bir dünyada görünmüş oldu. Şüphesiz hikâyelerimdeki kuramsal dünya, gerçek dünyaya bağlıdır. Hikâyelerimdeki düşünceler, gerçekçi dünya görüşüne aykırı da olsa, gerçekçi dünya görüşünden çıkmıştır. Hikâyelerim, yalancıklı, bilgi’ye karşı yazılmış bile olsalar, bilgi’yi doğrularlar... Ancak –hikâyelerim için çıkar yol, temelinden bağlı olduğumuz şu bilimsel dünya gerçeği değildir – hikâyelerim için çıkar yol, hikâyelerimin öz’ünde olan güvensizlik (tıpkı kendi öz’ümde olan güvensizlik gibi) günlük yaşam’ın gelişimine katılamaması – gerçeğin gidişine ayak uyduramamasıdır. Kötümserliğim [Asım Bezirci, Yeni Dergi’nin Eylül sayısında kötümserliğimden söz ediyor, “insana ve dünyaya karşı kötümserdir,” diyor.], duygunluğumun karşılığıdır hikâyelerimde. Hikâyelerimdeki kötümserlik, yazmaya zorunlu olduğum şeyin kendisidir. Amacım eğiticilik değildir. Kötümserlikle yazabildiğim gibi, iyimserlikle de yazabilirim: Amacım duygunluktur. Bilimsel öğretinin – geleneksel eleştirinin görevi, yapıtı çözmek, gerçekleri bulmaktır (bir anlamda duygunluğu çözmek). Bir imgelemden meydana gelen, bir yapıtın, bir hikâyenin çözümü – yani – bir imge’nin bir imgeleme eyleminin çözülmesi – sonucunda – ortaya çıkan gerçek, o imgelem’i kuran yazardır. Çok defa sinir durumu bozuk biridir imgelemi kuran. Bence, bir yapıtın çözümü sonunda ele geçen gerçek imgeleme (yapıt’a) aykırı, çok bildik, gündelik bir gerçektir. Bu yalın gerçek, Yanık Saraylar’da, daha başında, çözümlenmeden ortaya çıktı. Yenik bir kadın olarak.... (Şüphesiz hikâyelerimdeki o kadın benim ama – yenikliğimi anlatmıyorum – Yenikliğim – tersine – o kadının, o sahici olmayan kadının – o imge’nin yerine geçmek istememden geliyor.) Kendimin, hikâyelerimin yanında önemli olmadığını bilen biriyim. Benim edebiyat gerçeğim budur. Aklını yitirmek isteyen Bilal Bey’in – acılı ve ölümlü Bayan Zembul Allahanati’nin – gazap tanrısı Yehova’nın – sırayla – manzaraların – resimlerin – doğa’nın – Kent’in yerine geçmek için, duygunluğa, imgelem’e bilinçle kendimi itiyorum. İmgelemi daha da ileri götürdüğüm yerde (“İki Şarkı”nın son bölümü) bu kendi gerçeğim de ortadan kalkıyor – Kendim de kayboluyorum. Böylece her zaman, yalınç’a, gerçeğe, doğru’ya yönelen bir çözümleme, bazen, hikâyelerimin gerçeğine ters kalabiliyor. Mesele, hikâyelerimde, gerçeği kaldırmak – gerçeği bulmak – gerçek değil – mesele, hikâyelerim için, her şeyin bilinmiş olmadır – yaşanmış olmasıdır. Bilinçle vardığım bir boşluktur bir tek tümce bile. Bu yüzden hikâyelerimin kesin anlamlı olduklarına inancım var. Ayrıca daha baştan beri, hikâyelerime verilen değişik anlamlar, iyiye ve kötüye çekilebilecek nitelikteki yargılar karşısında, susmayı, sır’lı, görkemli izlenimini uyandırmayı istemedim. Hikâyelerimin üstünde biri gibi, değildim. Hikâyelerimin, hikâye oluncaya kadar başından geçenler, benim başımdan geçenlerdi. Örneğin, yazdığım kelimelerin Oda – el çantası – teneke – masa – iğne – tramvay’ın karşılığı kendimdim. Bir iç ve dış kavram diyebileceğim, düşüncelilikle yazıyordum. Hassasiyetim, ve inancım o yönümden geliyordu. Yazarken, zaman geçiyor, boyuna değişiyordum – nesne’lerle birlikte... Bu değişmeye, çevremde, başkaları da katılıyordu, bütün varlık düzeni de diyebilirim. Daha yazarken değişen bu kavramların, hikâye bittiği zaman büsbütün değişeceğini, bu değişmenin devam edeceğini, hikâyenin kendi kendine yabancılaşacağını, her hikâye bitiminde, bir dönemin kapanacağını, yeni döneme kendi kendimi yadsıyarak, gideceğimi biliyordum. Bir hikâyenin, kendini anlatmak için, öyle fazla vakti yoktu. Bu medeni dünyada gerçek daha çabuk anlaşılabilmeliydi. Gerekirse bildiriyle... Bütün sanat biçimlerinin çoğunda, sanatçının eserinin, her şeyi dünya görüşüne bağlı olduğu bir ödeme – yani – dünyaya bir bildiri getirmesi şeklinde anlaşılıyordu... Ama, bu bildirinin – ya da dünyayla birtakım bağların kopmasının bildirisi olabilirdi Yanık Saraylar ancak.
Sanat çevrelerinde, bilgi ve kesinlik arıyorlar. Benimse, yaşamam, tanımam, düşünmem, yazmam, sanı’ya (sezgi’ye) dayanır. Bilgi ve kesinlikle hikâye yazan biri değilim. Bilgilerim, hikâye yazarken beni şaşırtır, bu yüzden, hikâyelerimin içindeki bilgiler, kendiliğinden yanlıştır. Hikâyelerim de kendiliğindendir, yaşam gibi, başımdan geçen bir olgudur. Başımdan geçtikten sonra kavrayabileceğim, yarı bilinçli yarı bilinçsiz, bir olaydır. Hikâyelerim, bilgilerimi aşan bir şeydir. Edebiyat, bir konuyu yazdıkça üretebileceğim verimli bir düşünce alanı değildir, bana göre gittikçe içine kapanan, verimsizleşen kurak bir alandır. Ufak çapta bir tansık’tır... Bir hayal’dir. Yazarlık, benim, yaşamımın içinde, durmadan büyüttüğüm, yücelttiğim bir durumdur. Benim için düşçül bir şeydir edebiyat sade, düş’tür... Bu yolda, yazdıklarımı gittikçe, daha iyi görmeye başlıyorum. Gittikçe bilinçlenmem artıyor, daha da arttığı yerde, yazmayı bırakmam gerekir. Bunun tanığı, hikâyelerimin kendisidir. Başkaldırmıyorlar. Düş görüyorlar hikâyelerimdeki kişiler, gerçeklerin düş’ünü. Gerçeklerin düş’ü ya da, gerçeklerin benzerleridir kahramanlarım. “Aşk” diyorlar, “Güzel dünyamız” diyorlar... Bu yüzden kahramanlarımın gerçeği, yaşam’daki gerçekten uzaktır. O kadar çapraşık yollardan geçerek, aklımı sonuna kadar harcayarak bulduğum gerçek, kaybedilmiş gerçektir. Bu gerçek, bir zamanlar, taş kadar sert olan, giderek, yıpranan, ihtiyarlayan babamı – örneğin çocukluğu – saf şeyleri hatırlatır – yokluğu – boş’luğu – hiç’liği yansıtır. Gerçek, hikâyelerime göre durmadan değişen, çevremizde gölge gibi dolaşan varlığı olmayan bir şeydir. Gerçeğin, yaşantıma, insanlara, her şeye aykırı bir şey olduğunu düşünerek yazıyorum hikâyelerimi. Gerçeğe benzeyen bir hayat yaratmak istiyorum, belki, gerçekten daha anlamlı kılabilir hikâyelerimi. Böyle bir tutum, ve bir anlatım, gerçeği hatırlatan bir dil, us dışına çıkabilmeye çalışmakla yakalanabilir bazen. Yanık Saraylar hikâyesini yazarken, sık sık aynanın karşısına geçip yüzüme bakmak zorunluluğunu duydum, (esrarlı olmak için söylemiyorum) belki böyle yazmam gerekliydi de onun için. Edebiyat yöneticileriyse, edebiyatın ne türlü sağlam bir iş olduğunu söylerler... Sonuç olarak, kendimi ve başkalarını savunmayı – kendi dertlerimi ve başkalarınınkini ortaya çıkararak çare aramayı –elele verip bir ülkü’ye doğru koşmayı düşünmüyorum, hikâyelerimde. Hikâyelerimdeki kadınların neden, hep böyle çilekeş olduklarını –erkeklerin niçin, kötü olduklarını bilmiyorum. Kim bilir, her şeyin, neden böyle kötü olduğunu bilemeyeceğim – sebeplerini hiçbir zaman bulamayacağım için yazıyorum. Yazmamın asıl sebebi, belki, kendi özümdendir. Yukarda, hikâyelerimdeki kahramanların başkaldırmalarından söz ettiğim zaman, onların, başkaldırmaya ters kalacaklarını biliyordum – ama, insan en ters uçta, bir kere başkaldırabilir – benim burda açıkça ortaya koyduğum gibi – her şey – biraz sonra kaybolacağı uçta bir kere görünebilir – sonra da kaybolur. Benim, bu açıklamalarım, hikâyelerimin, kaybolacağı uçta görünmesidir.
Yazarlık, benim insanlık gururumu kurtarabilme aracıdır. Hayatımda, gururumu kurtarabildiğim tek yer hikâyelerimdir. İkinci bir kader gibi sığındığım hikâyelerim, beni başkalarından saklar. Hikâye yazmak, kendime açık, başkalarına kapalı olduğunu sandığım, kendi bildiğim bir durumdur. Bu yüzden, hikâye yazmak, yazmaya başlayıncaya kadar (beni yazmaya iten güç) bedeni bir güçtür neredeyse. Yazma, karşılığında, her şeye ve herkese yabancılaşmayı –uzun uykusuzlukları –ussal irkilmeleri, baştan, göze alırım. İlk tümce, kendi kendine gelir. Her zaman, her yöne çekilen bir anlam taşır. “Demir kapıdan girdiler.” Yazmaya oradan başlarım, bir daha da unutmam, nasıl başladığımı, çünkü, bütün çabam, sonuna kadar devirmemektir o tümceyi. İlk tümce, hikâyemin alınyazısıdır. “Demir kapıdan girdiler” tümcesi, bana hayatın o saçma dengesinin karşılığı gibi gelir. Hikâyelerimin yer yer kayması – yer yer şiirsel bir kalıba dökülür gibi olması – o tek tümce’nin hayata sonsuz çekilmesi – kopması – bağlanması – benim de o tümceyle birlikte ayakta durabileceğime inanmamdandır. Daha bilimsel bir anlatımla; Öz’ü, tam bir yalınçlıkla ortaya koyabilmek için, bende, biçimsel çaba’nın ileri gitmesi gerekir. Bu yüzden, biçimsel görünen yerler, öz’ün en kuvvetle belirdiği yerlerdir. “Yanık Saraylar” “Büyük Kuş” hikâyeleri bunun örnekleridir. Satırların alt alta kaymaları, kırılmaları – büyük harflerin kullanımı, öz’ü yakalayabilmek çabasından başka bir şey değildir. Ayrıca, öz, düz yazıyla da verilebilir, iğri yazıyla da verilebilir.
Örneğin, düz yazıyla yazmış olduğum “İki Şarkı” hikâyesi, düz yazıyla yazdığım için, düz olmasına düz’dü ama, içindeki öz’ler hiç de düz değildi. Bana göre, gözün gördüğü bu satır kırmalar (bazı deyimlere göre) deformasyonlar, gözün görmediği deformasyonlar, satır kırmalar yanında hiç kalır. “İki Şarkı” hikâyesini çağrışımlarla yürütebileceğim, özü dolaylı ve kaçak kullanabileceğim kolay bir anlatım sanmıştım başta. Birinci bölümde, kolaylıkla giden hikâyedeki çağrışımlar, tümceler, birbirinden kopmaya, her biri başka öz ve anlamlarla, dirimsel yaşantılar biçiminde ardarda varlaşmaya başladılar. Tümcelerim bir tek öz’ü bütünleyemedikleri yerde (“Yanık Saraylar”da tersi) kendi kendilerini özleştirdiler. Öz’ün kalktığı yerde, başka biçimlere girmesinin, çoğalmasının kaçınılmaz olduğuydu “İki Şarkı” hikâyesi... Anlatının parçalandığı tümcelerin ayrı özlerle kendilerini anlattığı –anlatının kendikendisi olduğu bu durum, daha da vahimleştirilerek (ağırlaştırılarak) tümceler de parçalanarak sözcüklere indirgenebilir. Asıl sorun, sözcükleri – tabii alfabeyi de kaldırarak yerine birtakım işaretler koymaktır. İnsan’ın öz’ü, bu işaratlerin yerine geçebilir bir duruma gelmişse, bu da gerçekleşebilir. Bu noktada, soyut resimle bir paralellik kurulabilir, ama, varmak istediğim sonuç bu mu? Sonuç, öz’ün sınır uçlarını kaldırması, özgürlüğe kavuşabilmesi... Bu yolda, hikâye yazmak, uzun zamana bağlıdır. Hikâyeler elimden uzun bir zamanda çıkar. Bu uzun zamanda, çok şeyler değişir, değişmesi için de beklerim. Zamanla, hikâyenin içindeki bazı yerler çürür (oraları iyi olmayan yerleridir). Daha doğrusu, uzun ve dikkatli çalışma, hikâyenin bazı yerlerini eskitip çürütür. Bu yüzden, hikâyem bittiği zaman, içinde, çürüyüp eskimeyen bir yer kalmamıştır. Yani, yeni baştan yazılmıştır. Bir hikâyemin öbür hikâyeme ayrılığı yüz hikâyedir. İkinci hikâye’ye başladığım zaman, bir önceki hikâye çalışmam ne denli yıpratıcı olursa olsun, üstümde o hikâyenin bir izi bulunmaz. Şöyle ki, unuturum. Kelimeler, sözler, tümceler, yaşam, her zaman kaybettiğim ipuçlarıdır. Hiçbir hikâyemden, aklımda ezbere bir tek cümle kalmaz. Aynı sözleri, aynı tümceleri, yeniden yaratmam gerekir. Aynı hikâyeyi yeniden yazabilirim ancak bu da başka bir hikâye olur. Çünkü, hayatta en iyi bildiğim, en çok yaptığım bir iş, örneğin, saçımı taramam bile, hikâyelerimde, bulgu karşılığıdır. Hikâyenin, benim için zorluğu, hayatta benim için, en bayağı bir yaşantının bile, hikâye yazarken, yabancı olmasıdır. Hikâyelerin dışında iyimserlik ve kötümserlik meselesine gelince, hayatta her zaman mutlu olmayı diledim, ama her zaman, mutlu olmak için çalıştım diyemem. Çünkü, hayata çok yakından bakmak istedim. Bu bakma, tanıma, görme işini, hayatımın her kesiminde, tekrarladım. Sınıfta kalan bir öğrenci gibi, ama isteyerek sınıfta kaldım. Sonunda koskoca bir boşlukta kendimi gördüm. Bir sivrisinek ya da karınca sezgisiyle yeniden varolmuştum. Yalnızdım – sanki, bir kalabalık çekip gitmişti, geride, birtakım uzun konuşmalar – yakarıyı andıran sözler, iç içe bir devinim kalmıştı. Bu devinimin tümü benim yaşadığım hayattı. Dışından görebilmiştim yaşamımı... Benim için sorun, her türlü yaşama biçiminde, yaşadığımı duymaktı. Canlılığımın özünün sevinç olduğuna inanıyordum. Canlılığım, her zaman iyileştirici bir güçtür, kötülüğü kucaklayabilen bir güçtür, şimdi de... Sorun benim için, edebiyatçı olmaktan çok, yaşam boyunca, dirimselliğimi, başka bir yüzeyde (kâğıt üstünde) tekrar duymak... Mümkünse, iki canlı olmak... “Biri burda – öteki nerde – yatıyorsa kalksın – ben günlerce uyumadım – gittim gittim” (“İki Şarkı”). Dirimselliğimin, edebiyatı aşan bir durum olduğunu, bu durumu, sonradan, bulgularla, yeniden canlandırmaya aslında olmayan bir şeyi oldurmaya çalıştığımı – kendikendimi korumaya çalıştığım edebiyatın, başka biryönde, beni ele veren – aslında – benim kendi kendimi ele verdiğim karmaşık bir olay olduğunu biliyorum.
“Kendikendinedir o’nun işi – Kendikendine konuşur – kendikendine güler – kendikendine düşer – Kendisine sorarsanız daha da yok olur – İşte – kendikendine giden biri dersiniz – Kendikendine av olmuş – Hem de hain biri –” (“İki Şarkı”). Ama, bu kendikendinelik – bu kendikendine olma işi – bu yalnızlık – bu kendikendini ele verme işi – Bu akıldışı ve sonradan bulgularla uydurularla zenginleştirilen bu edebiyat – Edebiyat kadar akıldışı ve uydurma olan yaşamda kendi sesimi duyduğum ikinci dünyamdır benim.
Kuzguncuk – 1966, 3 Ocak

Yeni Dergi, Sayı: 19, Nisan 1966