Joachim Sartorius’la Söyleşi Bozguncu Bir Kültür İçin

Sigrid Löffler - Rolf Michaelis


DİE ZEİT: Açıklamanızda “genişletilmiş kültür” kavramını reddediyorsunuz. Oysa bu kavram, Goethe Enstitüsü’nün yetmişli ve seksenli yıllarda yaptığı çalışmaların ideolojik eşlikçisiydi. Terim olarak da ilk kullanan Goethe Enstitüsü’nün şimdiki başkanı, o zamanlar Frankfurt şube müdürü olan Hilmar Hoffman’dı. Bu yeni yönelimi Enstitünün çalışmalarında tutucu bir tarza dönüş olarak mı değerlendirmeliyiz? Yetmişli yıllarda sosyal demokratların “herkese kültür” söyleminden ideolojik bir sapma mı söz konusu?

JOACHİM SARTORİUS: Burada söz konusu olan bir reddetme değil, sapma da değil, yalnızca kavrama yeni bir vurgu kazandırmaya çalıştım. Yani sizin kadar dramatize etmiyorum. Kavramlar yeni vurgular kazanmadıkça eskirler. Genişletilmiş kültür kavramının sınırları fazlaca genişletildi, neredeyse “her şey olur” düsturuna kadar. Daha önce görevde bulunduğum yerlerde Goethe enstitülerini hep gözlemledim ve kültür programlarının ne denli geniş bir yelpazede yer aldığını fark ettim. Sözgelimi, somut bir örnek vermem gerekirse, Almanya’daki sendika yapılanmaları hakkındaki bir semineri politik bir vakıf üstlenemez mi? Goethe Enstitüsü’nün sondajlarının “kültüre daha yakın” alanlarda yapılması gerekmez mi?

DİE ZEİT: Goethe Enstitüsü’nün programları söz konusu bölgelerin gereksinmelerine göre düzenlenmiyor mu? “Uluslararası kültürel işbirliğinin teşvikini” amaçlayan tüzük açısından bakıldığında örneğin Meksika’da sendikalar, Güneydoğu Asya’da çevreye dost teknolojiler, ya da Afrika’da kadının konumu, içme suyu, atıklar ya da AIDS gibi konularla ilgili projeler geliştirmek daha isabetli ve anlamlı değil mi?

JOACHİM SARTORİUS: Projeler elbette bölgeden bölgeye esneklik göstermeli. Savunduğum açık kültür kavramı yöreden yöreye farklı vurgular içeriyor. Lion, Minsk ya da Abidjan’da yürütülecek politikalar birbirinin aynısı olamaz. Kültür kavramının yeniden belirlenişinde benim için önemli olan iki nokta var. Bunlardan ilki, kültürün estetik yönünün daha çok vurgulanması, ikincisi ise etik sorumluluk. Bununla kastettiğim, Goethe Enstitüsü’nün demokrasinin değerleri, işleyiş biçimi, insan hakları gibi politik konularla, eleştirel diyalogun sınırlarıyla ilgilenmesi gerektiği. Bütün bunlar kültürün çekirdeğini oluşturan alanlar bence.

DİE ZEİT: Yönümüz biraz değişecek gibi duruyor. Söylediklerinizi böyle yorumlarsak, işte nihayet Goethe Enstitüsü’yle yerel unsurların vurgulanmasını isteyen yönetim arasında dirsek teması sağlanacak diye düşünülebilir. Açıklamalarınızda, Manila’daki belgesel filmciler, Abidjan’daki seramik sanatçıları gibi yerel gruplarla yürütülecek kurs, seminer gibi etkinliklere pek yer vermemişsiniz. Yine tutup burada, Almanya’da neler olup bittiğini anlatıyoruz. Uzun yıllar boyunca üstünde durulan ve yerel gereksinmelere duyarlı bu işbirliği, sözgelimi, “Almanya’da Madrigal ve Monteverdi” gibi bir konunun sunumundan daha önemli değil mi?

JOACHİM SARTORİUS: Şu öne çıkarttığınız yönetimle dirsek teması tamamen farklı da görülebilir. Sözgelimi, şöyle diyebiliriz, genişletilmiş kültür kavramının sınırlarındaki konular Almanya’nın ekonomik durumuyla, yani yönetimin o anki istekleriyle daha kolay ilişkilendirilebilir. Goethe Enstitüsü eleştirel tavrıyla tanınıyor. Bu ünü zarar görecek diye endişelenmek yersiz. Kültür, arkadaşım Enzensberger’in “ruh ve güç arasındaki kızılderili oyunu” olarak nitelediği oyunu oynamasa da eleştirel, hatta zaman zaman bozguncu olabilir. Tutuculuk kuşkusuna gelince, açıkça söylüyorum, sözünü ettiğim yalnızca kültürel miras değil. Bu, yeterince düşünülmediği anlamına gelirdi. Güncel kültürel gelişmeleri de kastediyorum. Jakarta’daki sinemacı ya da HipHop’çuların yaptıkları da pekâlâ açık kültür kavramına uyan, son derece ilginç konular.

DİE ZEİT: Kültür politikalarıyla ilgili bu yeni vurguyu küçülen bütçelerle birlikte ele almak gerekmiyor mu? Bu daraltılmış kültür kavramı tasarruf zorunluluğunun ideolojik kılıfı olamaz mı? Bu daha dar kültür kavramı, Goethe Enstitüsü’nün mali nedenlerle gelecekte daha az etkinlikte bulunacağı gerçeğine bir gerekçe uydurmak değil mi?

JOACHİM SARTORİUS: Aradaki ilişkiyi bütünüyle yadsımak olmaz. Ancak, açık kültür kavramı ya da dil eğitiminin kültürel boyutuyla ilgili düşüncelerin hükümet ya da Bütçe’nin talimatlarıyla bir bağlantısı yok. Burada başkanın, benim üstümdeki meslektaşlarımın ve Enstitü’nün onayından geçmesi gereken, kültür politikasına ilişkin, özerk kanaatler söz konusu. Aslında mali kısıtlamalar bizi Enstitü’nün temel görevlerinin neler olduğu hakkında düşünmeye zorluyor. Artık her şeyi yapamayacaksak, önceliklerimizi belirlememiz gerekir. Enstitülerin kapatılmasına biraz değineyim: Bizim için, bir enstitüyü kapatmak çok üzücü. Öte yandan şunu da biliyorum ki, şimdiye dek uygulanan kısıtlama politikasıyla enstitülerimizin etkisini azaltıyoruz. Enstitü kapatmak ayrı bir işkence ama politikacıları ve kamuyu harekete geçirdiği oranda iyileştirici etkisi de var. Bir kişinin kadrosunu Los Angeles’tan Minsk’e almaya çalıştığımız sürece ama herkes “bakın, gördünüz mü” diyor, “daha az parayla da oluyormuş”. Olmuyor ama, uzun ya da kısa vadede tasarruf politikalarının sonuçlarını hepimiz göreceğiz.

DİE ZEİT: Goethe enstitüleri sizce değişen dünya haritasına ve politik dengelere uyum sağlayabildi mi? Örneğin Fransa, İtalya ve ABD gibi ülkelerde enstitü kapatma yasağı kaldırıldı. Bu ülkelerdeki birkaç enstitüyü kapatmak pahasına örneğin Çin’de, doğu ve orta Avrupa ülkelerinde yeni Goethe enstitüleri kurmak daha anlamlı değil mi?

JOACHİM SARTORİUS: Bu konuda Enstitü yönetiminden kaynaklanan kimi kısıtlamalar da vardı, ama artık yasaklar gevşetiliyor, yani artık daha önyargısız ve özgürce karar verebileceğiz. Bu noktada şu soruyu sormalıyız: Taşkent ya da Novobirsk’te açılacak bir enstitü AB’de açılacak bir enstitüden daha mı önemli? Bütün dünya haritasını düşünürsek, en az altı ayımızı alır. Biz, ekonomik, politik ve kültürel kimi ölçütler geliştirdik. Bu ölçütler, enstitüde Almanca öğrenenlerin sayısından etkinliklere katılım sayısına kadar birçok şeyi kapsıyor.
Hangi şubelerimizden vazgeçip, nerelerde yenilerini açacağımızı çok iyi düşünmeliyiz. Sözgelimi Filistin’deki özerk bölgeler şu sıralar bana önemli görünüyor.

DİE ZEİT: Ya Şangay?

JOACHİM SARTORİUS: Evet, Şangay da önemli. Ama Çin tarafı şu sıralar çok mesafeli davranıyor. Biliyorsunuz, evsahibi ülkenin onayı olmadan enstitü açılamaz. Benim en büyük düşüm Havana’da bir Goethe Enstitüsü açmak, ancak Küba hükumeti buna kesinlikle karşı.

DİE ZEİT: Belki Küba’da, İtalyan, Fransız ve İngiliz temsilcilerin de katılımıyla açılacak çokuluslu bir enstitü düşünülebilir. Orta ve doğu Avrupa için de aynı şey geçerli olabilir.

JOACHİM SARTORİUS: Bu konuda hayli umutluyuz. İşe daha 1988’de Budapeşte’yle başladık, Moskova ve St Petersburg onu izledi. Eski Doğu Almanya, Vietnam ve Moğolistan’a çok yakındı. Moğolistan’da binlerce Almanca öğrencisi var. Bakalım Eski Doğu Almanya’dan devraldığımızın üstüne neler koyabileceğiz.

DİE ZEİT: Şu sizin saptadığınız ağırlık noktasına değinelim. “Kültür dili olarak Almanca”. Dünyada Almanca öğrenenlerin sayısı gitgide azalıyor, Avustralya’da insanlar Japonca öğrenmeyi tercih ediyor. Lingua franca İngilizce oldu artık. Bu durumda “kültür dili olarak Almanca” doğru saptanmış bir ağırlık noktası mı sizce?

JOACHİM SARTORİUS: Burada söz konusu olan İngilizceyle rekabete girmek değil. İngilizce lingua francadır ve öyle de kalacaktır. Öyleyse Almancanın konumu nedir? Dünyadaki yirmi milyon Almanca öğrenen insandan on üç milyon kadarının doğu ve orta Avrupa’da olması dikkate değer bir nokta. Goethe Enstitüsü geniş kamuoyu yoklamaları yaptırdı. Soruları yanıtlayanların yüzde yetmişi Almancayı mesleki nedenlerden öğrendiklerini söylemiş. Örneğin bir arkeoloji makalesini ancak Almanca anlayabileceğini söyleyenler var.
Yalnız, yöntemle ilgili bir sorun da var. Mayısta Budapeşte Goethe Enstitüsü’nü ziyaret ettim. Macar ve Alman öğretmenler Macar liselerinde Almanca dersleri için bir ders kitabı hazırlamışlar. Bir de baktım ki, uzunca bir bölüm Kreuzberg’deki Türk kadın futbolcuların sorunlarına ayrılmış. Bu mutlaka önemli bir kültürel konu, ama Almanya’da. Macar öğrencilerin Almanca dil kitabında ne işi var? Aras Ören’in bir şiiri ya da Emine Sevgi Özdamar’ın bir anlatısıyla aynı konu daha etkili biçimde ele alınamaz mıydı? Şu sıralar yabancı dil kitaplarında hep güncel konulardan hareket eden bir öğretim yöntemi geliştiriliyor. Küçük dozlarda da olsa edebiyat ve kültürün dil eğitiminde yeri olamaz mı?

DİE ZEİT: “Avrupalı Almanya”dan söz ediyorsunuz. Pekiyi ya Avusturya ve İsviçre? Sizce bu ülkeler tehdide maruz kalmıyor mu? Almanca konuşan bütün bölgeleri Almanya mı temsil edecek? Milliyetçilik kuşkularını canlandırmıyor mu bu?

JOACHİM SARTORİUS: Alman kültürü dediğiniz nedir ki? Bir yandan tamamen uluslararası, öte yandan Avrupalı. “Alman ressam” diyebileceğimiz belki bir tek Anselm Kiefer var. Şu da doğru ki, Almanya daha büyüdü, güçlendi ve komşularımızın gözünde daha esrarengiz bir ülke haline geldi. Ama tüm bu kuşkuların üstüne gitmek ve bunları ayrıntısıyla tartışmak da Enstitü’nün görevi.

HAZIRLAYAN: DÜRRİN TUNÇ