Bundan sonra, imgelem’in, özellikle de görsel imgelemin şiirsel okumadaki
yeriyle ilgili güçlükler gelmektedir. Bunlar kısmen bizim görselleştirme
ve öteki duyulardan imge üretme yeteneğimizin son derece farklı oluşu
gibi kaçınılmaz bir olgudan kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda, gözde bir
imge tipi kadar, bir bütün olarak imgelemimizin de zihinsel yaşamlarımızdaki
önemi, şaşılacak ölçüde değişiklik gösterir. Bazı zihinler imgeler olmaksızın
hiçbir şey yapamaz, hiçbir yere varamaz; başkalarıysa her şeyi yapabilir,
her yere gidebilir, imge kullanmaksızın her düşünce ve duygu durumuna
ulaşabilir görünür. Genellikle şairlerin (ama asla her zaman, bütün şairlerin
değil) olağanüstü imgelem yetenekleri olduğu kuşkuludur; bazı okurlarsa
okurken imgelemin yerini vurgulamaya, buna karşı dikkatli olmaya, hatta
şiirin değerini kendilerinde uyandırdığı imgelerle ölçmeye yapı olarak
uygundur. Ama imgeler düzensiz şeylerdir; bir zihinde uyanan canlı imgelerin,
şiirin aynı dizesinin bir başkasında canlandırdığı eşit derecede canlı
imgelerle benzerlik taşıması gerekir, ve her iki grup imgenin de şairin
zihninde varolabilecek imgelerle herhangi bir ilişkisi olması gerekmez.
Eleştirel yanılgıların belalı bir kaynağıdır bu.
İlgisiz Birliktelikler ve Genel Yanıtlar
Karşılaşabileceğimiz on önemli güçlüğün ilk ikisinden, doğru görüşün karşısındaki
daha özel, daha az genel engeller grubuna geçiyoruz şimdi. Düzensiz imgeleme
gelince (ister görsel imgelem isterse öteki duyulara ait imgelem olsun),
hoşlandıkları ve yararlandıkları imgelem türleri bakımından son derece
değişik insanlar olduğu kabul edildiğinde, Şiir X’a konusunda ve başka
yerlerde söylenmiş olan şeylere eklenecek fazla şey yoktur. Bazı okurlara
göre, okumalarında her türden imgelem haklı olarak son derece önemli bir
rol oynar. Fakat –görselleştirme ya da imge-üretme tipi dışında– aynı
derecede iyi okurlar için imgelerin belirmemesi, belirse bile özel bir
önem taşımaması, bunları şaşırtmamalıdır. Görselleştiricilere, şair imgelem
yoluyla çalışır gibi görünebilir, fakat bu izlenim onların zihinsel yapılarının
bir vergisidir, farklı yapıdaki insanların aynı sonuçlara ulaşmaları farklı
yollardan olur.
Bununla birlikte, görselleştiriciler özel bir tehlikeye açıktır. Karşımızda
beliren canlı ve kusursuz imgeler, özelliklerinin ve ayrıntılarının büyük
kısmını şairin denetiminin tamamen dışındaki kaynaklara borçludur. Onların
şiirin anlamının dokusunda önemli bir bağ olarak kullanılması ya da şiirin
onlarla değerlendirilmesi çok tehlikeli bir yoldur. Şiirin anlamı bizim
için aslında kendi imgelememizde somutlaştığı ve gerçekte orada yansıdığı
için, buna hakkımız vardır elbet. Birçok okurun kendi imgelemlerini, anlama
götüren en duyarlı ve yararlı gösterge olarak bulabileceğini de yadsıyamam
ben. Fakat şiirin değeri imgelemde değildir. Yanlışı daha kaba haliyle
koyacak olursak: ‘güzel bir resim’ çağrıştıran bir şiir, sırf böyle olduğu
için iyi bir şiir kabul edilemez.
Özellikle çoğu okurun imgeleminin ayrıntısı, olasılıkla, ilişkisiz olacak,
ancak rastlantısal olarak şiirin anlamıyla ilişkili durumlara bağlı olacaktır;
imgelemin genel karakteri ve onun verdiği duygu daha önemli olabilir.
Böyle bir noktayı tartışırken çok uyanık olmak zorundayız, çünkü şiirin
farklı okurların zihinlerindeki geniş yaşantı depolarının kâh birine kâh
ötekine girdikçe dokunabileceği ilgili bağlantı lifleri herhangi bir dış
gözlemcinin izleyemeyeceği kadar değişik, karmaşık ve gizlidir. Bu anlamda,
herhangi bir şiirde bir okurun keşfedebileceğinden çok daha fazla şey
vardır. Bir imgede, bir okura amaç dışı görünen bir nitelik bir başkası
için temel olabilir. Deneyimlerini esas olarak gözleri yoluyla edinenler,
imgelemlerindeki ince ayrıntılara haklı olarak aşırı önem verebilirler.
Bununla birlikte, daha az duyarlı ve daha kaotik görselleştiricilerde
imgelem, ilişkisizlik için sık rastlanan bir durumdur.
Görsel İmgeler
‘Görselleştirme’ terimine öyle bir eğretileme boyutu verilmektedir ki,
çoğu kez ‘bir şeyi somut bir tarzda düşünmek’ anlamında kullanılmaktadır.
Bizi, görsel ya da başka türden imgeler kullanmaksızın somut olarak düşünemeyeceğimiz
varsayımına götürmedikçe, bir zararı da yoktur bunun. Fakat aslında birçok
kimsenin son derece özel ve somut biçimde düşünüp, görsel imgeleri hiç
kullanmaması da mümkündür. Birçok kimse görsel imgelemi kullandığını düşünür,
aslında, konuyu daha yakından incelediklerinde, olan şeyin, gözbebeklerinin
hareketlerinin devinduyumsal (kinaesthetic) imgeleminden başka bir şey
olmadığını keşfedeceklerdir. Fakat herhangi bir türden imgelem olmadan
ya da en azından (bu nokta tartışmalıdır çünkü) düşünülen şeye yakından
denk düşen herhangi bir imgelem olmadan da somut olarak düşünmek mümkündür
(bu nokta tartışmalı değildir). Kullandığımız imgelem (eğer kullanıyorsak
tabii) çok noksan, belirsiz ve tutarsız olabilir, buna karşılık düşüncemiz
zengin, ayrıntılı ve tutarlı olabilir.1
Bu noktada karışıklık ve önyargı, en çok, zihinsel temsil için gerekli
olan şeyle ilgili çok basit bir fikir yüzündendir. Var olmayan görüntü,
ses vb. zihinlerimizde resmedilecekse, imgelerin gerekebileceğini düşünebiliriz
(geleneksel olarak ruhbilimciler de böyle düşünmektedir); çünkü imgeler,
yeteri kadar birbirine benzeyen görüntüler, sesler vb. onları temsil edecek
tek şeydir. Fakat bu temsil ile benzerliği birbirine karıştırmaktır. a’nın
A’yı temsil edebilmesi için a’nın A’ya benzemesi ya da A’nın kopyası olması
hiçbir şekilde zorunlu değildir. a’nın, herhangi bir yoldan, A ile aynı
etkiye sahip olması yeterlidir. Açıkça, a da A da burada, yüksek sesle
okursak, bize aynı sesi çıkarttıracak etkiye sahiptir – başka ortak etkilere
de sahiptir.
Özetle, sözcüklerin şeyleri temsil etme tarzıdır bu. Bir sözcüğün bir
şeyi temsil edebilmesi için –inek sözcüğü bir ineği temsil eder– ineğe
benzeyen bir inek imgesini anımsatması zorunlu değildir; gerçek bir inek
algısının uyandırabileceği, oldukça çok sayıda duygu, kavram, davranış,
eylem yönseme vb. grubunu harekete geçirmesi yeterlidir.2
Sözcükler genellikle, ne kadar uzak geçmişte olursa olsun, yerine kullanıldıkları
şeye benzemez. Yine de, -yansıma biçiminde ve, belki de bundan daha önemli
olarak, dil ve dudak hareketlerinde- benzerlik izleri farkedilebilir.
Şiirde sözcüklerin etkilerinin bir kısmını, üzerlerinden fazla oynamamaya
dikkat edersek, bu benzerliklere verebiliriz. Çünkü sözcüklerin temsil
ve uyarma gücü, temsil ettikleri şeye benzemekten çok benzememekten gelir.
Bir sözcük, anlamı gibi olmadığı için asıl, aralarında çok büyük farklılıklar
olan şeyleri temsil edebilir. O zaman bir imge (bir kopya olarak temsil
edebildiği sürece) ancak birbirine benzeyen şeyleri temsil edebilir. Öte
yandan, bir sözcük son derece farklı şeyleri eşit derecede ve aynı zamanda
temsil edebilir. Dolayısıyla, olağanüstü duygu bileşimleri ortaya çıkarabilir.
Bir sözcük, çok sayıda farklı etkilerin karşılaşabileceği ya da birleşebileceği
bir noktadır. Düzyazı tartışmalarda yarattığı tehlikelerin, dikkatsiz
şiir okurlarını yanıltmasının nedeni de budur, fakat bir ustanın ellerinde
kullanılınca o garip büyülü etkilerinin de nedeni budur. Bazı sözcük birleşimlerinin
–kısmen tarih yoluyla, kısmen de yarattıkları belirsizliklerden gelen
coşkusal etkilerin yan yana gelmesiyle– başka hiçbir şeyin zihinlerimizde
yaratamayacağı ve sürdüremeyeceği bir gücü vardır.
Bu güçlere birtakım gizemler vermek, sözcüklerin ‘açıklanamaz’ gizeminden
söz etmek ve onların anlam tarihleri ve çok eski geçmişleri üzerine romantik
hayallere dalmak kolaydır. Ama bu güçlerin incelenebileceğinin, eleştirinin
en gereksinim duyduğu şeyin, şiirselleşmeye daha az yüz verip daha ayrıntılı
çözümleme ve araştırmaya girmek olduğunun farkedilmesi daha iyi bir yoldur.
(I.A. Richards, Practical Criticism – A Study of Literary Judgment, 1929)
İngilizceden çeviren: Mehmet H. Doğan
Notlar:
1—Bunun tersine dogmatik savlar vardır. ‘Şiir okurken ilk gereksinimlerden
biri her resmi şairin sunduğu haliyle gözde canlandırmak ve açıkça görmek
gerekir. Okur, şairin sözcüklerini görselleştirmeksizin (gözünde canlandırmaksızın)
şairin yazarken düşündüğü şeyi asla gözünün önüne getiremez. Onun coşkusunu
da tam anlamıyla paylaşamayacağı gibi.’ J.G. Jennings, Şiirde Eğretileme,
s. 82. Burada yazarın isteği olağanüstü bir şey, şiiri bütün duyargalarımız
açık okumalıyız, ama onun ruhbilim üzerine bilgisi yetersizdir.
2—En temel temsil (ya da anlam) duyusu, sanırım, bundan farklıdır; bununla
birlikte, temsilin kopya kuramına karşı olan (aynı zamanda, örneğin, Wittgenstein’ın
ilkesine de karşı) durumu yeterince gösterebilir. Yukarda anlatılan, kabaca,
Mr. Bertrand Russell’ın temsil görüşüdür (1921). Zihnin Çözümlemesi, ss.
210, 244. Benim kendi görüşüm ise, bir sözcük bir şeyi, o şeye benzer
etkilere sahip olmakla değil, nedenleri arasında o türden şeylere sahip
olmakla temsil eder. Onun görüşü, kısaca, ‘nedensel etki’ anlamındaydı,
benimkiyse nedensel köken anlamında. Bununla birlikte, Mr. Russell, Felsefenin
Anahatları (1927) adlı yapıtında, her iki kuramı, etkin anlamla –bir sözcük
çıkaran bir insanın anlamı– edilgin anlam –sözcüğü işiten insanın anlamı–
arasındaki farkla bir araya getirir (s. 56). Mr. Ogden ile benim Anlamın
Anlamı’nı yazarken edilgin anlamı gözden uzak tuttuğumuzu ileri sürer.
Bunun bir yanlış anlama olduğunu sanıyorum, ama biz etkin anlamın, ikilinin
daha temel olanı olduğunu düşünüyoruz; çünkü o, edilgin anlamda çok şeyi
açıklar ve yine çünkü ona verilen önem dilin büyümesi ve gelişmesine daha
çok ışık tutar. Ayrıca, Mr. Russell’ın bizim görüşümüzü özetleme tarzını
da kabul edemiyoruz: “Bir sözcüğün ve anlamının aynı nedenlere sahip olduğu
söyleniyor.” Tersine, bir anlamın, ‘neden’in pek alışık olmayan bir anlamında,
sözcüğün nedeni olduğu söyleniyor (Bkz. Anlamın Anlamı, 2. basım, s. 55).
İki açıklamanın uyuşmaz olması gerekmez. Fakat, farklı iki tür anlam ortaya
koyarlar ve zaman zaman onların birbirinden ayrılması çok önemli olabilir.
|