Otobüs

Erhan Bener


Çok yorgunum. Sıcak beynimi uyuşturuyor. Durağın tentesi yok. Güneş tam tepemde. Gidecek daha epeyce bir yolum var. Orasının neresi olduğunu da tam olarak bilmiyorum. Aldığım ilaç bilincimi bulanıklaştırmıştı, uyku sersemi, söyleneni tam algılayamadım. Nasıl olsa bulurum diyorum. Birisine sordum. Bu durağı gösterdi, son durakta inecekmişim. Hat numarasını da söyledi, ama unuttum. Levhada yazılı numaraların son iki rakamı hep aynı. Demek hepsi eninde sonunda oraya gidecek. Gideceğim yerin adresini orada birilerine sorup öğreneceğim.
Bu otobüslere kartla binildiğini söyledi, durakta danıştığım adam. Benim kartım yok, dedim. Önemli değilmiş. Biletçiye bilet parasını verirsem, o elindeki kartı kullanır, binmeme izin verirmiş. Kart daha ucuz olduğu için, biletçi bu işten kârlı çıkıyormuş. Nasıl diye sordum. Bana akıl veren adam birden telaşlanıp uzaklaştı. Ben şimdiye kadar bu tür bir sahteciliğe hiç alet olmadım, ama anlaşılan bu kez başka çarem yok. Bugün mutlaka oraya gitmeliyim.
Durağa geldiğimde kimse yoktu. Durak, neredeyse bir stadyum büyüklüğünde kocaman bir alanın orta yerinde, küçücük bir ada gibi. Otobüsün ne taraftan geleceğini tahmine çalışıyorum. Alan bomboş. Alanın çevresindeki, birbirine yapışık kırk elli katlı gökdelenler, dev ejderhaları andırıyor. Kimsecikler yok görünürde. Ürkütücü bir sessizliğin ortasındayım.
Derken, birden, göz açıp kapayıncaya kadar, kalabalıklaştık. Nereden geldiler, nereden ortaya çıktılar, kestiremedim. Belki yakınlarda bir yeraltı tren istasyonu vardır diye çevreme bakındım. Göremedim.
Bu kadar insanın hepsi aynı otobüsü bekliyor olamaz diyorum içimden. Genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk, renk renk, çeşit çeşit bir sürü insan. Hiçbirini tanımıyorum. Böylesi daha iyi. Canım kimseyle konuşmak istemiyor, hele şöylece tanışıklığım olan birine nereye gittiğimi, niçin gittiğimi anlatmak zorunda kalırsam diye korkuyorum. Oysa yabanıl biri değilimdir ben. Birçok dostum var. Akrabalarım. Şimdi neredeler, unuttum. Ama bugün, burada, tek başınayım. Yapayalnızım.
Sonra birden içime bir kuşku düştü. Neden buradaydım? Kimseye soramam. Şuradakiler, yüzüme tuhaf tuhaf bakanlardan biri, birileri, merak edip sorsalar… Bir savcı, bir polis komiseri ya da herhangi bir meraklı. Bilmiyorum dersem, benimle alay edecekleri kesin. Oysa doğrusu bu. Bu sabah uyandığımda bugün, bu sıcak havada yollara düşeceğim aklımda yoktu. Bana sadece bir an önce gitmem gerektiği söylendi. Kimse isteyip istemediğimi sormadı. Gitmesem olmaz mıydı? Ama, kaçamayacağımı, hatta oyalayamayacağımı da biliyorum. Çaresizim. Zaten değil mi ki başka türlüsü elimde değil, bir an önce yapıp bitirmek en iyisi bu işi.
Çünkü ben aslında ikircikli bir insanım. Eğer bugün bu görevi yerine getirmeyecek olsaydım, evet bu iş galiba bir görev, kimse söylemedi bunun bir görev olduğunu ama ben biliyorum ve bir de bu görevi vakit geçirmeden yerine getirmem istendi ve eğer savsaklayacak olsaydım günlerce kendimi suçlu hissedecektim. Ne için suçlu, onu da bilmiyorum.
Kalabalık gittikçe artıyor. Sıcak da. Güneş ışınları şimdi tam gözlerimin içine giriyor. Kasketimi de almamışım. Güneş gözlüklerimi de. Boğulacak gibiyim. Kravatımı gevşetmek için elimi gömleğimin yakasına götürdüm, düğme ilikli değildi, kravatımı takmamış olduğumu fark ettim. Oysa hiç ihmal etmem, kravatsız asla sokağa çıkmam. Demek ki çok acele fırlamışım evden. Belki de sonradan çıkarıp cebime soktum. Ceketimin yan cebine. Elimle şöyle yokluyorum. Orada da yok. Buna şaşmadım değil.
Bu güneş, insanın belleğini öylesine siliyor, iradesini öylesine yumuşatıyor ki, çok susadığım halde, durağın bitişiğindeki büfeye kadar gidip bir şişe su istemeye üşeniyorum. Sonra yanıma para alıp almadığım aklıma geliyor. Bu kez pantolonumun arka cebini yokluyorum. Cüzdanımı hep o cebe koyarım. Tuhaf şey. Cüzdanımı da almamışım. Bir yankesici çekmiş olabilir mi? Arkamda, yanımda kimse yok. Unutmuş olmalıyım. Aranırken, pantolonumun yan cebinde yırtık bir kâğıt para geçiyor elime. Bilet ücretini ancak karşılar.
Bu otobüslerde bilet ücretleri yolun kısalığına, uzunluğuna göre değişmiyormuş. Bu çok iyi. Hemen yanımda duran birisine sordum yine de. O da doğrulayınca içim rahatladı. Beni yanıtlayan adamın hangi dili konuştuğunu sordum kendi kendime. Hiç bilmediğim bir dildi. Bu adam da, beni yanıtladıktan sonra, hemen uzaklaştı yanımdan. Garip bir şey. Bugün kafamı böyle şeylerle yormamaya kararlıyım. Yırtık paranın bütün yol ücretini karşılamaya yetecek olması sevindirici bir haber. Yarı yolda indirilecek olsaydım ne yapardım? Çünkü şu anda, bu kente daha önce hiç gelmemiş olduğumu hatırlıyorum. Çevreme bakınıyorum. Hiçbir şey tanıdık değil. Ne o koca koca gökdelenler ne kapalı büyük marketler. Yoldan geçen kimse de yok. Ne bir araba, hatta ne de bir kedi. Yakıcı güneş herkesi içerlek yerlere kaçırmış olmalı. Hatta az önce su istemeyi aklımdan geçirdiğim büfede de kimse yok.
Bu sıcakta kim çıkar sokağa.
Kalabalık giderek artıyor. Arkalarda boş yer olduğu halde, herkes bir öne geçmek ister gibi birbirini sıkıştırıyor, bu durumda soluk almak giderek zorlaşıyor, ama kimse ağzını açmıyor.
O arada, gerilerde duran genç bir kadının gülümseyerek bana baktığını fark ediyorum. Başını hafifçe eğerek bana selam gönderiyor gibi. Yanımda ve arkamda bu kadının böylesine sevimli bir gülümseyişle selam göndereceği kimse yok. Bir ayağı çukurda, elinde kabzalı bastonuyla, yüzü kırış kırış, çirkin bir adam, bir de herhalde geçirdiği bir kaza yüzünden başı sargılar içinde yaşı belirsiz bir başkası.
Ayıp olmasın diye tanıyormuşum gibi ben de gülümsedim kadına. Ama nereden? Bu tür ayaküstü tanışıklıklardan oldum bitti kaçınırım. Bu kez niye gülümsedim şu kadına diye kızıyorum kendi kendime. Fark ettirmemeye çalışarak daha dikkatle bakıyorum. Gülümsemesi yüzüne yapışmış gibi. Bu kez yabancı gelmiyor, ama çıkaramıyorum.
Şimdi, bir eski ilişki açığa vurulursa, kim bilir nelerle suçlanırım? Artık hiçbir resmi makama işimin düşmesini istemiyorum. Bu iş son olacak. Özgür olacağım daha sonra. Kimseye hesap vermeyeceğim. Ne bir amire, ne karıma. Kimseye yük olmayacağım.
Birden duraksıyorum. Benim bir karım var mıydı? Hayal meyal, bulanık bir imge görünüp kayboluyor gözlerimin önünden. Ne zamandan beri evliyim? Ya çocuklarım? Kızım ya da oğlum, çocuklarım? Unutmuş olabilir miyim? Oysa aklımın başımda olduğundan eminim.
Saçmalıyorum. Bütün düşünme yeteneğimi yitirdim. Şu otobüs gelse artık. Ayaklarım da yoruldu. Ceketimi çıkarıp koluma aldım. Ter içindeyim. Gideceğimiz yer çok mu uzak? Alay ederler diye kimseye soramıyorum. Bari şu iki katlı yeşil otobüslerden biri gelse. Onlar ayakta yolcu almazlar. Hoş, zaten bu durağa ilk gelen ben olduğuma göre nasıl olsa oturacağım bir yer bulunur, diyorum. Sonra burasının ilk durak olmadığını anımsıyorum. Gerçekten de tam o sırada bir otobüs yanaşıyor durağa, ama kapılarını açmıyor. İçerisi sıkış tepiş. Hemen de hareket ediyor.
Ne zamandır bekliyorum burada? Bu kalabalık? Saatimi de takmamışım koluma. Cep telefonuma bakmak geliyor aklıma, tam o sırada da telefon çalıyor. Hafif süvari marşıyla. Oysa bu müziği ben seçmedim, bundan eminim. İnsanı telaşlandırıyor bu müzik. Ben Mehter marşını yeğlemiştim.
Kulaklarımda önce bir vızıltı. Burası kapsam dışı olabilir. Sonra vızıltı kesiliyor, tanımadığım, kalın ve haşin bir ses, nerede olduğumu ve neden geciktiğimi soruyor. Ağzımı açıp otobüs demek istiyorum, karşımdaki kadın mı erkek mi olduğunu kestiremediğim kişi, yanıt vermemi beklemeden kapatıyor telefonu.
Bana bir ceza verecekleri kesin. Kendimi nasıl savunacağımı düşünüyorum. İçimde bir eziklik var. Bu sabah önce açık bırakmış olduğum televizyondan geldiğini sandığım bir ses vermişti emri. Ben de hiçbir şey söylemeden, sormadan, o emri yerine getirmek için telaşla giyinip çıkmıştım otelden…
Derken duraksadım. Orası bir otel miydi? Ne zaman inmiştim o otele? Hiç eşyam var mıydı? Nereden gelmiştim? Benim bir arabam vardı, anımsıyorum. Ford marka. T modeli. Belki de çok eskiden. Uçağa binmeye korkarım, ben eski kafalıyım. Trene binmiş olabilir miyim? Yoksa otobüsle mi? Sonra bunun ne önemi var diyorum kendi kendime. Önemli olan şu anda burada oluşum.
Bu kez ben aradım az önce bana gülümsemiş olan genç kadını, gözlerimle, belki ondan bir bilgi alabilirim diye, ama göremedim. Az önce onun beklediği yerde şimdi çok şişman ve yaşlı bir kadın duruyordu ve o kadın da bana bakarken tanıdık bir yüz ifadesiyle gülümsüyordu. Birbirlerine çok benziyorlardı, bunu fark ettim. Belki de ana-kızdılar. Bu ilk kez geldiğime emin olduğum kentte, o iki kadının yaşamımda önemli bir yerleri olabileceğini düşünmek saçmalık değil mi? Bu kuşkular beni öldürecek.
Sonra otobüs geldi. Hiç beklemediğim bir anda. Geldiğini görmemiştim. Eski püskü, kirli bir otobüstü. Üzerinde hat numarası bile yazılı değildi, ama nasıl olsa ben son durakta inecektim. Bu otobüs de tıklım tıklım doluydu, oturacak boş yer yoktu, kimse de bana yer vermedi. Otobüs birden harekete geçince, düşmemek için güçlükle tepemden sarkan kayışa tutunarak dengemi bulabildim.
Hiç kimse kimseyle konuşmuyordu ve yan yana oturanların hiçbirinin yanındakini tanımadığı kös kös oturuşlarından ve suratlarını sarkıtmalarından belli oluyordu. Arka sıralara doğru birkaç genç, kız ve erkek, hatta tek başına oturan beş altı yaşında bir oğlan çocuğu da vardı ama hiçbiri yerinden kalkmaya teşebbüs etmedi. Bundan sandığım kadar yaşlı olmadığım sonucunu çıkararak, bütün yorgunluğuma karşın sevindim. O anda bir aynaya bakmak istedim, oysa otobüsün camları ayna görevi yapmak şöyle dursun, o kadar kirliydi ki, dışarısı bile görünmüyordu. Hatta bir ara gece olmuş olabileceği bile geçti aklımdan.
Bereket versin, bütün eski püskü görünüşüne karşın hiç sarsılmıyordu otobüs, yollar çok düzgündü anlaşılan. Motorunun sesi bile duyulmuyordu, sadece hafif bir ronron. Uyku getiren, anestezi etkisi uyandıran. O zaman birden, sırtımda, daha doğrusu böğrümde belli belirsiz bir acı hissettim. Böbrek ameliyatı olduğumu anımsadım. Taş düşürüyordum galiba. Yoksa bir kurşun yarası mıydı? Olabilir. Benim mesleğimde…
Yoksa ben bir ajan mıyım? Son zamanlarda izlediğim bütün filmler ajanların vurdulu kırdılı yaşamları üzerine kuruluydu. Ben de kendimi onlardan biri yerine koydum galiba. Böğrümdeki ağrı gerçek ama, ameliyat olduğumdan emin değilim. Olduysam, çok kötü. Ameliyatlı ameliyatlı bu yollara düşmemeliydim.
Biletçi, biraz ilerde, iniş kapısının hemen yanındaki, önünde küçük bir rahle bulunan bir koltukta oturuyordu. Göz göze geldik. Ummadığım şımarık bir hareketle, sağ elinin başparmağıyla işaret parmağını birbirine sürterek, bilet parasını ödemediğimi anımsattı. Belki de bana öyle geldi. Cebimden ucu yırtık parayı çıkarıp önümdeki yolcuya vermek istedim, biletçiye uzatması için. Adam hiç oralı olmadı. Bir daha dokundum omzuna. Yine kımıldamadı, hatta “Ben senin uşağın mıyım, git kendin ver,” anlamına bir şeyler homurdandığını duyar gibi oldum. Oysa benim oturduğum kentte, otobüslerde ve dolmuşlarda herkes böyle yapar. Yine göz göze geldik biletçiyle. Galiba, “Boş ver” dercesine elini salladı. Rahatladım. Kimse kimseyle konuşmuyor bu otobüste.
Şimdi de bütün bu olanların gerçek olup olmadığını düşünmeye başlamıştım. Herkes öylesine uyuşuk, hareketsiz, kadere boyun eğmiş bir ruh hali içinde görünüyordu ki... Ben de mi öyleyim, dedim kendi kendime. Sağıma soluma bakındım, o zaman artık ayakta olmadığımı, iki kişilik bir kanepede üstelik pencere kenarında oturduğumu fark ettim. Yanımda oturan, az önce durakta bana gülümseyen genç kadındı, ama artık bana bakmıyordu, gözlerini otobüsün tavanındaki yağmur akıntısı lekesine dikmiş, gözleri kısık, korkuyla bir şeylerin olmasını bekliyor gibiydi.
“Sizinle nereden tanışıyoruz?” demek istedim, ama hemen vazgeçtim. Bu tür konuşmaların insanı sonunda istemediği itiraflara sürükleyeceğini, sırlarını açıklamak zorunda bırakacağını biliyordum deneyimlerimle. Demek ki bu konuda birtakım deneyimlerim vardı. O zaman aklıma geldi. Sahi ben bugüne kadar ne iş yapıyor olabilirdim?
Az önce gizli ajan olabileceğim gelmişti aklıma. Ya da savcı, sorgu yargıcı, polis şefi, operatör, papaz ya da meyhaneci…
Bu olasılıkları düşününce gülesim geliyor. Gülemiyorum. Başım çatlayacak gibi. Ben öyle birisi olamam. Yumuşak biriyimdir ben. Yüksek sesle bile konuşamam. Belki de bir zamanlar öyleydim, şimdi nasılım, bilmiyorum. O zamandan beri çok mu zaman geçti? Saat kaç acaba? Saatim yok. Otelde unutmuş olmalıyım. Bir cep telefonum vardı galiba. Kullanmasını tam öğrenemedim, üstelik bu az aydınlıkta cep telefonunun o minnacık saatini seçemem.
O sırada yanımdaki kadının, otobüsün tavanındaki lekeye değil, şoförün hizasında bir yerde, direğe tutturulmuş ışıklı bir saate baktığını fark ettim. Saat çalışıyordu. Ferahladım. Az önce bütün olanların bir düş olabileceğini düşünmüştüm, oysa çalışan elektronik bir saat, gerçekliğin teminatıdır. Kurgulu, pilli saatler yanlış olabilir, çalışmayabilir, ama elektronik zaman asla yanıltmaz.
“Siz öyle sanın!” diye mırıldandığını duyar gibi oldum yanımda oturan genç kadının. Dudaklarının kıpırdadığını görmemiştim, ama gerçekten de otobüsün elektronik saatinin işleyişinde bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Saatin dakika göstergesi geri geri gidiyordu, zaman tersine akıyormuş gibiydi.
Bu doğru olamazdı, oysa gerçekten, otobüsteki herkesin yüzünde, dakika dakika garip bir değişiklik olduğu açıktı. Çizgiler önce yumuşuyor, sonra büsbütün yok oluyordu. Hatta, az önce bana gözlüklerinin arkasından dikkatle baktığı izlenimine kapıldığım yaşlı kadın bile gözlüklerini atmıştı, yüzü şimdi öteki kadına, genç olanına daha çok benziyordu.
Elimle yüzümü sıvazladım. Sabah aceleyle çıkarken tıraş olmadığımı biliyordum, oysa sakalım uzamamıştı. Olanaksız bir şeydi bu. Benim sakalım çabucak uzar. Sakallı halimi kimse beğenmez.
Bu ancak bir yanılsama olabilirdi.
Durumumu yeniden değerlendirmeğe çalıştım. Durağa geldiğimden beri tutunabileceğim hiçbir somut veri, bir dayanak, bir anı, bir bilgi yoktu çevremde. Boşlukta gibiydim. Nereden geldiğimi, nereye gittiğimi bile doğru dürüst bilmiyordum. Bana bir görev verilmişti, ne pahasına olursa olsun bu görevi yerine getirmeliydim. Nasıl bir görevdi bu, onu bile açıklamamışlardı.
Ben emirleri yerine getirenlerdenim, bundan haberleri vardı. Seçimleri yerindeydi. Peki, sonra ne olacaktı? Gideceğim yerde kiminle karşılaşacaktım, ne söyleyecektim, bana ne söyleyeceklerdi? Hiç değilse dönüş paramı verecekler miydi? Ne küçültücü bir durumdu bu, benim gibi bir adamın bir otobüs biletine muhtaç duruma düşmesi…
Ya sonra?
Bir an sabah nerede uyanmış olduğumu, bu otobüse hangi durakta binmiş olabileceğimi düşündüm. Otele en yakın durak olmalıydı, ama hangi otele indiğimi bile unutmuştum. Kime sorabilirdim?
Bu kadar savrukluk olmaz diye kızdım kendime, yapacak bir şey yoktu tabii. Az önce birisi beni telefonla aradığına göre, hakkımda epeyce, hayli ayrıntılı bilgileri olmalıydı. Bana yol gösteren biri çıkardı muhakkak. Sakinleştim.
Elbette, bu tamamen geçici bir durumdu. Ben öyle oraya buraya haber götüren sıradan bir kurye, bahşişle karnını doyuran kadrosuz bir postacı değilim. Önemli bir adamım ben. En azından bugüne kadar öyleydim. Emirlere uyardım ama, öyle evet efendim, sepet efendimci, kişiliksiz bir emir kulu da değildim. İstesem hemen yerimden kalkar, ilk durakta inerdim bu Allahın cezası hurda otobüsten. Bunlar beni ne sanıyorlardı? Kimseye verilecek beş kuruşluk hesabım yoktu benim.
Heyecanlanmıştım. Durakladım. Kendi kendimle –biraz da yüksek sesle– konuştuğumu fark ederek yanımdaki kadına döndüm. Hâlâ gülümsüyordu, ya da bana öyle geliyordu. Biraz daha dikkatle baktım yüzüne. Gözleri hep öyle açık, ama donuk ve kıpırtısızdı. Elimi yüzüne yaklaştırıp salladım. En küçük bir tepki göstermedi. O zaman gözlerinin görmediğini anladım. Yüzündeki tebessümü de birileri oraya yapıştırmış olmalıydı.
Bu arada, otobüs tenhalaşmıştı. Ayakta kimse kalmamıştı. Oysa otobüsün herhangi bir durakta durup yolcu indirdiğini anımsamıyordum. Biletçi hâlâ muzip bir şekilde gülümsüyordu. Bir dalgınlık numarası çevirip onu atlatarak, gideceğim yere bilet almadan gitmek hesabında olduğumu sanıyor olmalıydı.
Öfkeyle yerimden doğruldum. Avucumdaki yırtık parayı havada sallayarak, öyle bir niyetim olmadığını kanıtlamaya çalıştım. Oralı olmadı. Kızmaya başladım. Bu otobüste benim iyi niyetli olduğuma tanıklık edecek kimse yok muydu? Baktım, yanımdaki genç kadına benzeyen yaşlı kadın –ki o da bu arada herhalde yedi sekiz yaş gençleşmiş gibiydi– biletçinin bitişiğindeki koltukta, yanlamasına oturuyordu, ne zaman oraya geçip oturmuştu? Bu kez elimdeki yırtık parayı ona doğru salladım. Onun yüzünde de ne demek istediğimi anladığına işaret eden en ufak bir kavrama belirtisi görmedim.
İçime bir kuşku düştü. Yanımdaki kadından yarım ağızla izin isteyerek oturduğum sıradan çıktım, biletçiye doğru yaklaştım. O hâlâ değişmeyen alaycı bakışlarıyla yüzüme bakıyordu. Parayı uzattım. Yine oralı olmadı. Omzuna dokundum, o zaman başını çevirdi. Dehşet içinde kaldım. Onun gözlerinde de yaşlı kadının gözlerindeki aynı donukluk, aynı boşluk vardı.
Bu kez öteki koltuklarda oturanlara baktım. Hepsinin bakışlarında aynı donuk ifade vardı. Zaten, hiçbiri oturduğu durumu değiştirecek, en azından uyuşan bacaklarını kımıldatmak gibi bir hareket yapmıyordu. Balmumu heykelleri andırıyorlardı. Hepsi de görme özürlüydüler. Özürlü de değil, düpedüz gözsüzdüler, göz çukurlarına gerçeğine çok benzeyen takma gözler yerleştirilmişti.
Dehşet içinde, “Kimsiniz siz, bu otobüste ne işiniz var?” diye bağırdım. Yine hiç kimse kıpırdamadı. Sesimi işitmemiş gibiydiler. Bunlar yoksa yalnız kör değil, aynı zamanda sağır mıydılar? İçime bir kuşku düştü. Az önce onlara bağırarak seslendiğimi sanıyordum, ama düşününce beynimde bu sesin yankılanmadığını, hatta hiç yer etmemiş olduğunu fark ettim. Yoksa ben de sesimi mi yitirmiştim bu arada?
Bitkin bir şekilde çöktüm, biletçinin rahlesinin öbür tarafındaki koltuğa. Az önce yanımda oturan genç kadın, eliyle rengârenk bir balon kümesinin ipini tutuyordu.
Neler oluyordu? Hiçbir şey anlamıyordum. Saatin göstergesi hâlâ büyük bir hızla küçülerek dönüyordu.
Bu durumda, ister istemez sorular geliyordu insanın aklına. Bu saatin göstergesi daha ne kadar dönecekti gerisingeriye? Ya sonra? Bir an, bu otobüse hangi durakta binmiş olabileceğimi anımsamaya çalıştım. Otele en yakın durak olmalıydı, ama hangi otele indiğimi bile unutmuştum. Kime sorabilirdim?
Bu kadar savrukluk olmaz diye kızdım kendime. Yapacak bir şey yoktu tabii. Az önce birisi beni telefonla aradığına göre, yol gösteren biri de çıkacaktı muhakkak. Sakinleştim. Kalktım, yerime doğru yürüdüm. Hiçbir sallantı yoktu. Sadece motorun çalıştığını gösteren çok hafif bir vızıltıdan başka ses de duyulmuyordu. Ben yaklaşınca kadın kendisini pencere kenarına doğru çekti. Teşekkür etmek için ağzımı açtım, ama ne söylediğimi kendim bile duymadım, anlaşılan çok hafif çıkmıştı sesim.
Ve hiç durmadan gidiyorduk. Nasıl bir otobüstü bu? Böyle gözü görmeyen bir biletçiyle nasıl para toplanabilirdi? Bu hepsi kör ve sağır insanlar, topluca nereye gidiyorlardı? Bunların arasında benim işim neydi?
Gözüm yeniden otobüsün elektronik saatine ilişti. Dakikaları gösteren ışıklı gösterge büyük bir hızla geriye doğru dönüyor, saat göstergesi de İngiliz ölçülerine göre, P.M.-A.M. işaretleriyle geri sayımını sürdürüyor, yanımdaki kadın, öteki yolcular ve biletçi aynı hızla gençleşiyorlardı. Aynam olmadığı için ben ne halde olduğumu bilemiyordum ama, içimde giderek bir şeylerin fıkırdamaya başladığını hissediyordum.
Paniğe kapıldım. Gerçeküstü bir dünyaya düşmüştüm, anladığıma göre. Bu otobüs beni bu hiçbir ilgim, ilişiğim olmayan insanlarla birlikte kim bilir nereye götürüyordu. Herhalde yanlışlıkla binmiştim. Şoföre durması için seslendim. Ama o da duymadı, daha doğrusu bu kez de yine sesimin çıkıp çıkmadığını kestiremedim.
O zaman aklıma başka bir olasılık geldi. Buradakilerin hiçbirini tanımıyorum, hiçbiriyle ilgim yok diyordum ama, yanımdaki koltukta oturan genç kadına da onun annesine benzettiğim yaşlı kadına da gözlerimin âşinalığı vardı. Belki de salt onlar yüzünden kabul etmişlerdi beni bu otobüse.
Bir gizli umutla yanımdaki kadına döndüm. Şaşırdım. Bu kadar kısa sürede böylesine değişmiş, gençleşmiş olamazdı. Kendi ellerime baktım. Cildim düzelmiş, karaciğer lekeleri kaybolmuştu.
Tam bir panik halinde kalktım bu kez yerimden. Şoförün bulunduğu tarafa doğru yürüdüm. Koltuklarda oturanlar ben yanlarından geçerlerken kıskıs gülüyorlar gibi geldi bana. Sabretmekten başka çarem yoktu. Tam şoförün oturduğu yere yaklaşmıştım ki, birden ışıklar söndü, ortalık karardı. Otobüsün ani bir frenle durduğunu fark ettim, ama fizik kurallarının aksine, yerimden fırlamadım.
Birkaç saniye süren bu elektrik kesintisinden sonra ışıklar tekrar yandığında, otobüste benden başka kimsenin olmadığını gördüm. Sadece kör ve sağır biletçi, bir balmumu heykel gibi oturuyordu koltuğunda. Bu ara öndeki ve ortadaki kapıların açılmış olduğunu fark ettim, içeriye giren serin hava akımından.
Kapıya doğru yürürken birden aklıma geldi, avucumdaki yırtık ve buruşuk kâğıt parayı biletçinin rahlesindeki bilet kutusuna bıraktım. En azından otobüsün geri dönüp dönmeyeceğini öğrenmek için şoför koltuğuna doğru birkaç adım attım. Şoför de yoktu yerinde. Şoförün yanındaki kapı kapalıydı. Belki de hiç şoför olmamıştı. Kendi kendine, otomatik olarak gidiyordu otobüs.
Basamakları inip, dışarı çıktım. Büyük kentin en kalabalık ve civcivli caddelerinden birisiydi burası. Ford marka T modeli otomobiller, Mercedes Benz marka koca burunlu otobüsler, atlı tramvaylar, redingotlu fesli erkekler, çarşaflı feraceli kadınlar, bir elleriyle annelerinin elini tutmuş, kırmızı boyalı elma şekerlerini yalayarak yürüyen çocuklar, Senegalli askerler ve İngiliz bahriyelileri, müthiş bir kalabalık, hareket halindeydi.
Birkaç adım atıp durdum. Benim arabam da hemen durağın yanında, bir gün önce park ettiğim yerdeydi. Hatta motorunu çalıştırmak için taktığım kol bile yerindeydi, çıkarmayı unutmuştum. Başımı kaldırdım. Tam karşımdaki dört katlı yüksek binanın saçakları yaldızlı görkemli giriş kapısının üstünde kentin en büyük otelinin adı ışıklar içinde parıldıyordu. Bir gece önce bu otelde kalmış olduğumu anımsadım.
Kapıdan girerken, alışkanlıkla elimi gömleğimin yakasına uzattım. Kravatım bağlıydı. Pantolonumun arka cebindeki şişkinlikten cüzdanımı da yanıma almış olduğumu anladım.
Kapıcı zenci uşak, yerlere kadar eğilerek selamladı beni.
2004