Zamanı yalnızca bir çerçeve olarak değil tekil insan eylemlerinin gelişimine
koşut bir öğe olarak kullanan romanda, insanın bu dünyada başından geçen
olaylar her şeyden çok daha önemli ve anlatılmaya/yazılmaya değer görülmüş;
insanın yaşamı kalem kardeşliğiyle seyahat motifine dönüştürülmüştür.
“Seyahat, dinin hizmetine girmiş; Hıristiyanlık, antikçağ ile ortaçağ
arasında bir köprü kurmuştu. Ortaçağ Avrupası insanın en büyük yolculuğu
hac sırasında yazılan seyahatnameler okuru yolculuğa heveslendirmek ve
cesaretlendirmek amacıyla, garip bitki ve hayvanlar, ticaret yaşamı, yabancıların
gelenekleri ve çeşit çeşit acayiplikleri uzun uzun anlatılır; prens ve
aristokratların çıktığı bu seyahatler, efendinin “cesur eylemleri”nden
biri olarak görülürdü” (Löschburg, 1998; s. 25-32). Onyedinci yüzyıla
gelindiğinde, çoğu saray çevresiyle sınırlı kalan yolculuklar, “mevki
sahibi” kişilerin eğitim ve eğlence programının bir parçasıdır artık.
Hıristiyan geleneğinde Kurtarıcının ve azizlerin dünyadaki seyahati (yaşamı),
kutsal bir tarihi oluşturan olaylar olarak değerlendirilmiştir. Yahudi-Hıristiyan
geleneğinde kutsal bir tarihin aracısı (medium’u) olarak değerlendirilen
zaman, seçilmiş bir halkın başına gelen özel bir olaylar dizisi olarak
düşünülmüş ve zamanı ebedi bir dönüş olarak değerlendiren paganist, döngüsel
görüşlere karşıt olarak kullanmıştır. Romancı yolculuk motifiyle sözde
dünyevi, sıradan, olağan olayları ve kişileri anlatarak kurtarıcının ve
ermişlerin kutsal tarihini oluşturan olayları anlatır. Onsekizinci yüzyılın
oturmuş burjuvazisi için seyahat “felsefi”, laik bilginin kaynağı olacaktır.
Dini seyahat dini merkezlere, kurtarılacak ruhlara yapılırken; laik seyahat
öğrenme ve güç merkezlerinden, insanın kendinden başka hiçbir şey bulamayacağı
yerlere yapılır. İnsanın kendini, kendi kaderini gerçekleştirmesinin bir
aracı olması anlamında seyahat motifi Zamanın laikleşmesi yönünde evrilir
(Fabian, 1999; s. 20-27).
Dinin hizmetine giren seyahat ardından da romanın hizmetine girecek ve
romanların ana temasını yolculuk oluşturacaktır. “Modern gerçekçi romanın
ilk büyük çağı, yani İspanyol pikaro romanı ya da Elizabeth dönemi romanı,
ilk büyük deniz yolculuklarının yapıldığı döneme rastlar kesinlikle” (Butor,
1991; s. 65). Yirminci yüzyılda sandalyede oturan adamın roman kahramanı
olma olasılığı vardır, ama ilk romanlarda bu olanaksızdı. Roman kahramanları,
tıpkı pek çok masalda, destanlarda ve romance’da olduğu gibi, sonunda
öykü kişisinde önemli bir gelişmenin olacağı küçük ya da büyük bir yolculuğa
çıkar. Kişilerin eylemleriyle hareket ölçer aygıtına dönüşen roman, okuyucuya
“yolculuk anılarının insanda uyandırdığı o çocuksu merakı harekete geçiriyor
ve ona meçhul bir dünyaya kaçışın o enfes tadını veriyor”du (Sarraute,
1985; s. 44). Derlediği bu “egzotik besinler” anlatıya otantik görünüm
katarken okuyucu da merakını tatmin ediyor, öte dünyalar karşısında duyduğu
tedirginliğini dindiriyordu. Ne var ki, tarihsel gelişimi içinde roman,
“eskimiş tekniklere olan inatçı bağlılığı yüzünden önemsiz bir sanat haline”
gelecektir (Sarraute, 1985; s. 49).
Romanda cisimleşen “tipolojik zaman”, zamanı ne geçen zaman ne de doğrusal
bir ölçekteki referans noktalarıyla değil, toplumsal-kültürel açıdan anlamlı
olayların terimleriyle, bu tür olayların ölçüldüğü bir zaman kullanımına
işaret eder. Yazılı kültüre karşı yazı öncesi kültür, moderne karşı geleneksel
türünden karşıtlıklar içeren çok sayıda permütasyonun altında işte bu
tipolojik zaman yatar, der Fabian. Oysa “zaman; vektörel, fiziksel anlamlarından
neredeyse tamamen yoksun bırakılabilir. Bir hareket ölçüsü olmak yerine,
bir durumlar niteliği olarak görülebilir; ne var ki bu, bu dünyanın insan
toplulukları arasında eşit dağılmayan bir niteliktir” (Fabian, 1999; 45-46).
Romancılar insanın “zaman” okunun işaret ettiği olaylardan bağımsız, doğrusal
olmayan nice kesik, bölüntülü değişkenin cirit attığı düzlemsel bir zamana
sahip olduğunu görmemekte ayak direttiler. Romanı kesintisiz, bütüncül
bir öykünün aracı kıldılar; insanı, romanın akışı için gerekli şeyleri
eyleyen bir ipleri kalemden kuklaya çevirdiler. Onların bu saplantısı
romana yol açan bir öykünün sonuna varmak için seçilmiş bir kişinin başına
gelen, yazılışıyla özel bir olay(lar dizisi) olarak düşünülmüş, çoğu kez
de bu amaçla yazmaya değer görülmüştür. Sonuçta roman, düzlemsel zamanın
durumlar niteliği olarak görülemez, bir hareket ölçü birimi olur. “Bir
kafesten başka bir şey olmayan olay örgüsünce oluşturulan yüzeysel dramatik
eylemler” (Sarruate, 1985; s. 8) romanın oturgası olur çıkar. Dünya, gözleyerek
kavranan nesnelerin ve yüzeylerin organik bir bileşeni, resmi olarak tasarlandıkça,
düzlemsel bir zamanda kendi kendine konuşan ağız, ağızlar, bir ötekinin
karanlığından uzak, karanlıkta kalakalacaktır. Yeni dünya, kesintisiz
ve organizmalarla lebeleb dolu bir resim-mekân olarak sergilenir.
“Yeniçağ”da Batı coğrafyası pek çok köklü dönüşümlere sahne olur. Romanın
tarihi bu değişimlerden ayrı düşünülemez. Matbaa ile roman arasındaki
ilişkiye, “uygarlık süreci”ne, burjuvaziyle gelen ‘para kültürü’ne değinmeden
önce resim/imge kavrayışındaki değişime kısaca değinelim.
Yeniçağa özgü imge anlayışınca model ile imge, görünen ile görünmeyen,
gösteren ile gösterilen birdir. Zeynep Sayın bunun, imgenin çifte varoluşundan
vazgeçmek olduğunun altını çizer. Yeniçağ’da yeni olan, imgenin, görüntünün,
gerçekliğin hakiki görüntüsü olduğu yanılsamasıdır ve “kendini hakikat
olduğu iddiasıyla ortaya koyan bütün imgeler pornografiktir” (Sayın, 2003;
s. 15-28).
Lukacs’ın Avrupa romanı için kullandığı “Avrupa gerçekçiliği”ni, Zeynep
Sayın’dan el alarak, “pornografik gerçekçilik” adlandırmasıyla tanımlayabiliriz.
Avrupa romanı; cinsel organları ve onların çeşitli organik işleyişini
göze getirdiği için değil, kişinin kendine ait gözünü yitirmesine yol
açtığı ve göz ile bakış arasında oluşan bakışın alanını yok ettiği ya
da perdelediği için pornografiktir. “Yeniçağ, bakışın özneye ait olduğu
görüşünde diretmekte ve öznenin nesneleştirdiği evreni temsil etmektedir:
Bu türden bir temsile ise artık yavaş yavaş sanat ismi verilecektir” (Sayın,
2003; s. 28-29).
Yazının sanat kılığına büründüğü roman “Avrupa gerçekçiliği”nde her şeyden
önce bir teşhir nesnesi olarak algılanıp kavranacak bir ‘resim’dir. “Avrupa
gerçekçiliği”nin zihinsel örgütlenişinde ‘resim’ gerçeği yansıtan, yerine
geçenden öte, gerçek’in ta kendisi olur çıkar. Bir başka türlü denirse
gösteren gösterilenin eşiti olur: resmin ötesinde gerçek yoktur. “Avrupa
gerçekçiliği”, Heidegger ve Derrida’nın çalışmalarından esinlenen Mitchell’in
adlandırmasıyla (Mitchell, 2001; s. 9-76), sergi-olarak-dünya’nın ürettiği
mekanik temsil anlayışına yaslanır. Avrupalıların yaşayış biçiminin tipik
özelliklerinden biri, görünümün düzenlenişine çok önem vermeleridir, diyor
Mitchell. “Avrupa; disiplinin ve görsel düzenlemelerin, sessiz bakışların
ve tuhaf simülasyonların hâkim olduğu, her şeyin bir düzene tabi kılındığı
ve her şeyin tıpkı sergi gibi daha büyük bir anlamı hatırlatacak, temsil
edecek şekilde düzenlendiği bir yerdir. Paradoksal bir biçimde, dünya
sergisinin dışında karşılaşılan, gerçek dünya değil, yine gerçeğin modelleri
ve temsilleri oluyordu (Mitchell, 2001; s. 44). “Dünya sergisi” derken,
dünyanın sergilenmesinden değil, dünyanın bir sergiymiş gibi tasavvur
edilip kavranmasından söz eder Mitchell.
Benjamin, romanı hikâyeden –daha geniş anlamda destan, masal vb. sözlü
anlatıdan– ayıran can alıcı bir özelliğe değinir: Roman kitaba, bir başka
deyişle matbaaya bağımlıdır. Romanın gelişmesi/yaygınlaşması matbaanın
icadıyla mümkün olmuştur; ne sözlü geleneğe yaslanması ne de ona sızması
değil, tersine kitaba yaslanması romanı öbür türlerden ayırır. Matbaa
denli bir önemli etmen daha vardır: Romanın doğum odası, kendi yalnızlığında
gizli arzularını dile dökemeyen çaresiz birey. Roman yazmak demek, insanın
deneyimlerini anlatırken en akla gelmez olanları uç noktasına kadar götürmek
demektir. Roman hayatın tam ortasında bir yerde durarak ve buradan, gördüklerini
başkalarına anlatarak, yaşayanların büyük çaresizliklerini gösterir (Benjamin,
1993; s. 80-81). İçe bakış ve vicdanın içselleştirilmesi Hıristiyan münzevilik
tarihine damgasını vurmuş; Aziz Agustine’in İtiraflar’ından Azize Théresé
de Lisieux’un otobiyografisine dek (1873-97) pek çok yazıda yansısını
bulmuştur. Yazının beslediği bu içe dönüşü matbaa daha da pekiştirmiştir.
Elizabeth Eisenstein, matbaanın etkilerinin ne denli geniş ve çeşitli
olduğuna değinir: “Matbaa sayesinde İtalyan Rönesansı’nın yayılıp sürekli
bir Avrupa Rönesansı’na dönüştüğünü, Protestanların reform hareketinin
başladığını ve bu nedenle Katolik kilisesinin kendine yeni bir yön verdiğini,
modern kapitalizmin geliştiğini, Batı Avrupa’da keşifler devrinin açıldığını,
aile yaşamı ve devlet politikasının değiştiğini, o ana dek mümkün olmayan
hızlı bir bilgi yayılımıyla evrensel okuryazarlığın oluştuğunu, modern
bilimlerin önünün açıldığını, toplumsal ve zihinsel yaşamda başka birçok
değişiklikler olduğunu ayrıntılarıyla açıklar” (aktaran Ong, 1995; s.
140-141). Matbaanın bilincimizi, kavrayışımızı nasıl değiştirdiğini; bütün
duyuların katılımını ve empatiyi içeren işitsel-dokunsal kültürden matbaayla
soğuk ve yalnız görsel uzaklığa geçtiğimizi; bilinçdışının, basım teknolojisinin
dolaysız bir yaratısı olduğunu söyler McLuhan (McLuhan, 2001; s. 43, 343).
Tipografik uzam, bilimsel veya felsefi hayal gücünün yanı sıra edebiyatçıların
da hayal gücünü etkilemiştir. Yalnızca roman(cı)ları değil, şiiri de etkilemiştir
tipografik uzam: Somut şiir, E.E. Cummings, Mallarmé ilk akla gelenler.
Benjamin’in romanla matbaa arasında kurduğu ilişkiden yola çıkarak, Osmanlı’da
‘roman’ onbeşinci yüzyılın sonlarında yazılmalıydı, çünkü II. Bayezit
döneminde İstanbul’da ilk matbaa daha 1495 yılında açılmıştı (Berkes,
tarihsiz; s. 60). Kaldı ki romanı, 1450 yılından önce matbaayı icat eden
Çinlilerin ya da hem matbaası hem de alfabesi olan Koreliler ve Uygur
Türklerinin yazması umulurdu.
Özetleyin, roman salt matbaanın/tipografik uzamın değil, matbaayı kuran
bilincin, toplumsal örgütlenmenin ürünüdür. Matbaa romanın özellikle yayılganlık
kazanması için gerekli koşullardan biridir, ama ortaya çıkışı için yeterli
koşul değildir. Gutenberg’in matbaası (1450) ile modern romanın başlangıcı
sayılan Samuel Richardson’ın Pamela’sının (1740) yazılması için üç yüzyıl
beklemek gerekmiştir.
Batı’da, Norbert Elias’ın demesiyle, insan ilişkilerinin yapılanışı değiştiğinde,
bedensel şiddetin tekel örgütlenmesi oluşumuna bağlı olarak kişiyi kendini
tutma edimine alıştıran toplumsal biçimlendirme aygıtı, bireyin içinde
istikrarlı, büyük ölçüde otomatik işleyen bir özdenetim aygıtı kurulduğunda
ve tek tek kişilere sürekli düşmanlık ve savaşların zorunluluğu yerine
daha barışçı, para ya da prestij edinmeye yönelik işlevlerin daha fazla
sürekliliği olan zorunlulukları hâkim olup da duygu dışavurumları perde
arkasına çekilince, bir zamanlar insan insana mücadelede dolaysızca yaşanan
gerilim ve tutkuların bir kısmını artık kendi içinde yaşamak zorunda kalan
Batı tarihinin kişisi, yoğun duygularını sürekli olarak toplumsal yapılanıştan
yana düzenlemeye, yeniden biçimlendirmeye ya da bastırmaya çalışarak bir
“üst-ben” geliştirir. “Hayat bir anlamda daha tehlikesiz, ama aynı zamanda
daha az yoğun duygulu, daha az haz verici olur – en azından haz arzusunun
dolaysız dışavurumu bakımından; ve gündelik hayatta eksik olan için hayalde,
kitaplarda ve resimlerde bir ikame yaratır: böylece soylular, saraylılaşma
yolunda şövalye romanları okumaya başlar” (Elias, 2002; s. 317).
Şiddet, toplum üyeleri arasındaki anlaşmazlıklarda kurallar koyan ya da
bu kuralların kendisi demek olan kurumların elinde toplanır. Bu, şiddetin
tekelleşmesidir. İnsanların kültürel birlikteliği ya da “uygarlık süreci”
onlardan bir şey talep eder: saldırganlıklarını yaşamamak. Kültür; yalnızca
içgüdülerden vazgeçmek değil, dışa yönelik saldırganlık duygusunun tatmin
edilmesini önleyen birtakım yasaklar dizisi, bastırma anlamına gelir.
Saldırganlık içe yansıtılır, içselleştirilir. “Günümüz kültüründe insanın
mutlu olmadığı çok açık” diye yazacaktır Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda.
Amacı “insanı doğaya karşı korumak” olan kültür ve “insanlar arasındaki
ilişkileri düzenlemek” olan ‘uygarlık süreci’ mutsuzluk üretir, roman
üretir. Freud ve Elias kendilerine özgü biçimde, kurumların maliyetinin
zaman gelip yararlarını aşıp aşmayacağını, uygarlıkla kazanılan güvenliğin
yüksek mutsuzluk karşılığında satın alınıp alınmadığını sorarlar (Reemtsma,
1998; s. 36, 109-111).
Pek çok uzman bir toplumun kabul edilebilir davranış kalıplarını üretme
ve bunları dayatma hakkı olduğunu ileri sürerek: “Sosyal olarak denetlenen
bir terbiye kaçınılmazdır, çünkü insanların doğal eğilimleri bir arada
yaşamalarını imkânsız kılar, hem de kabul edilmeyecek kadar kaba ve tehlikelidir”
der. İnsanın baskılanacak bu doğal eğilimlerinin başında gelen cinsellik
ve saldırganlık dürtüleri özgür bırakılacak olursa hiçbir grubun felaketten
kurtulamayacağına, toplumsal yaşamı bütünüyle imkânsız kılacak kadar şiddetli
çatışmalar doğuracağına değinirler. İnsan; düzeltme, sahne arkasına atma
ve gözetlemenin sonucu olarak toplum tarafından tanınan ve onaylanan,
istenen bir kalıba daha uygun hale gelir. Bu insan tipi özellikle cinsellik
ve saldırganlık dürtülerinin dışavurumlarını kontrol edip bilinçaltına
atarak nasıl bastırdığını anlatan Freud’un çalışmalarında; bireysel şiddeti
devlet tekelindeki şiddete teslim edilerek benliğin ben tarafından kontrol
edildiği N. Elias’ın “Uygarlık Süreci”nde; peruklarla, pudralarla, dantellerle
bir maskeye dönüşmüş insanın sahne önü ve sahne arkası yaratarak nasıl
yarıldığını R. Sennett “Kamusal İnsanın Çöküşü”nde anlatır; Foucoult’nun
ve Adorno’nun tüm yapıtları bu insanı tamamlar ve Lacan’a “ben, içi boş
bir maskedir” demek düşer.
“Uygarlık süreci” sürekli bir huzursuzluğa, tatminsizliğe yol açar; can
sıkıntısı ve yalnızlık duygusuyla kıvranan insan, dışa vuramayıp da bastırdığı,
tatmin edemediği güdülerini dönüşmüş bir biçimde kurduğu hayallerde, boyadığı
resimlerde, sayfalar tutan romanlarda doyurmaya yönelir. Tahakküm ile
uygarlık arasındaki bu tarihsel gerilim Sennett’in demesiyle, pasifliğe
yol açtı. “Uygarlık süreci”nin başı dertte insanları, huzursuz bedenleri
roman kişisi kılığına büründü. En yetkin örneklerini Bovary’de, Rastignac’ta,
Raskolnikov’da, J. Sorel’de, Anna Karanina ve nicesinde verdi. Sennett,
insanlar bu uyumsuzluk ve huzursuzluğa daha ne kadar katlanabilir; “Kendi
bedensel pasifliğimizden nasıl çıkacağız? Sistemimizdeki yarık nerede,
kurtuluşumuz nereden gelecek?” (Sennett, 2002; s. 336) diye soracaktır.
Avrupa’nın buluşu olan roman bu “uygarlık süreci”nin ürünüdür. Aydınlanma
çağının tarihsel akılcılığı ile insanın kurduğu düzenden dolayı kendisine
yönelttiği bir övgüye dönüşen “uygar” sıfatı “barbarlığın” karşıtı olarak
civis ve civitas sözcüklerinden türetilirken düzenli, eğitimli ve nazik
anlamlarını içeriyordu. Sonraları “uygarlık” ve “kültür”, “uygar toplum”
ve “uygarlık” birbirinin yerine kullanılır oldu. Bu noktada Marksizm müdahalede
bulunur: Zenginlik, düzen ve incelik getirirken yoksulluk, düzensizlik
ve bozulmayı da ardı sıra sürükleyen “uygar toplum”, kapitalist üretim
tarzının yarattığı burjuva toplumudur (Williams, 1990; s. 18-20).
Aydınlanma düşüncesinde formüle edilen “modernlik düşüncesi”nin sac ayaklarından
biri olarak sanat (öbür ikisi de bilim ve evrensel akıl) kendini şenliklerden,
aristokratik saraylardan ve kilise etkinliklerinden ayırdıktan sonra bir
kurum haline geldi. Sanat günlük etkinliklerden tecrit edilip ayrı bir
insani etkinlik alanına çekildi. Estetik ideoloji, sanata kültürün sıradan
normlarının geçerli olmadığı kültür-üstü bir alan olarak yaklaşır; roman
ideolojisi de bundan payını alır. Sanatlara aristokratik sarayda, kilisede
ya da karnavalda seyirci üzerinde yarattıkları etki yüzünden değer verilirken,
burjuva sanatı kendini anlama aracıydı. Sanat kamusal gösteri alanından
temsil alanına geri çekilerek kişiye özel, bireysel bir mesele haline
geldi. Temsili bir pratik olarak sanat yalnızca eğlendirmiyor, duygulandırıyor,
öğretiyor, yönlendiriyordu da. “Aydınlanmanın toplum mühendisliği projesinde
edebiyat en etkili toplumsallaştırma –insanlara burjuva kültürü aşılama–
aracı olarak ortaya çıktı” (Jusdanis, 1998; s. 144).
Batı’da edebiyat etkinliği yüzelli yıl boyunca dergilerde odaklanmıştı.
Ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde bu durum değişmeye başladı: Edebiyat/Roman
tefrika aracılığıyla yeni bir sunum alanı buldu. Az yer gereksinen kısa
haberler gazetenin çekiciliğini arttıran öğelerin başında geliyordu. Şehirdeki
dedikodular, tiyatrodaki entrikalar, bunların yanı sıra “bilinmeye değer”
diğer şeyler kısa haberlerin en sevilen kaynaklarıydı. Ucuz çekicilik
ve “kentten haberler” tefrika türünün en belirleyici özelliklerinden birini
oluşturuyordu. Tefrika üslubu ne hemen, ne de her yerde benimsendi, diyor
Benjamin. Dedikodu, haber alışverişi kafelerde, aperitif kadehlerinin
başında gerçekleşiyordu. Bu arada edebiyatçı yaşadığı toplumla kaynaşıyor;
bulvara, kaldırıma iniyor, edebiyatçı/romancı ile kaldırım orospusu arasındaki
benzerliği anıştırarak bu inişi şöyle anlatıyor Benjamin: “Edebiyatçı,
karşısına çıkacak ilk olay, espri ya da söylenti için bulvarda hazır bekliyordu.
Meslektaşlarıyla ve sokaktaki adamla ilişkilerinin ağını bulvarda örüyordu
ve rüküş kadınlar giyinme sanatına ne ölçüde bağımlıysalar, edebiyatçı
da bu ilişkilerin sonuçlarını o kadar gereksiniyordu (Benjamin, 1993a;
s. 108).” Tefrika romanlarının çok müşteri çekmesiyle satışlar artıyor,
romancıların halk arasında ünlenmesi ve para kazanmasına yol açıyordu.
Romanın bu yükselişini(!) Cioran şöyle özetleyecektir: İnsan, Rönesans’la
birlikte kendi yazgısını ele geçirdi, sonra, yüceliğin ağırlığını taşımaya
gücü yetmeyince, romana kadar düştü, burjuva çağının destanına, destanın
yerini dolduran romana razı oldu. “Roman, edebiyatın kaldırım orospusu
oldu” (Cioran, 2001; s. 133-137). Özellikle matbaadan sonra çok basılıp
çok yayılma ve hemen ertesinde de çok satma ile romancı, yazar kimliğinde
öykü satıcısına, bir başka deyişle öykü pezevengine dönüşmüştü.
Roman imparatorlukların dışına taşarken, sanatı olumlama veya ucuz eğlence
aracı olarak gören kültür endüstrisine saldıran Adorno, romanın güvenilir
bir unsur olarak sanatsal/estetik dayanaklarını gitgide yitirdiğini düşünür.
Romanın; ideolojinin ve tüketimin dışına çıkamama tehlikesiyle karşı karşıya
kaldığı uyarısında bulunur, kültür endüstrisine karşı sanatın özerkliğini
savunur.
Kapitalist burjuva toplumuyla yükselişe geçen “para ağı”, altın ve kâğıt
bağlarından başka bütün toplumsal bağların çöktüğü bir dünyada, edebiyat
ve güzel sanatlara da damgasını vurdu (Hobsbawm, 1989; s. 56). Ondokuzuncu
yüzyıla gelindiğinde roman “tinsel bir düzeyde pazarlanabilir bir mal
olarak” (Jameson, 1997; s. 29) romancının elinde toplumsal ve öyküsel
hammaddenin işlenip pazarlanabilir, eş deyişiyle tipografik bir kılığa
bürünür. Jameson’nun bu saptamasından habersiz ve çok önceden, Ahmet Rasim
“Zavallı edebiyat! Zaman zaman ne kılıklara girdi, daha da ne kılıklara
girecek yarabbi!” (Ahmet Rasim, 1983; s. 56) diye ünleyecektir.
* * *
Ondokuzuncu yüzyılın anıtsal “gerçekçi” romanlarının ardından yirminci
yüzyılın romanın geçici biçiminden başka bir şey olmayan “bilinçakışı”
ya da “yeni-roman” vb. uğraklarıyla zenginleşen roman, özelde Batı uygarlığının,
genel olaraksa tüm uygarlıkların tersine çevrilemez bir kazanımı ve ulaştığı
en yetkin bir biçimi olduğu sanısı o denli güçlüdür ki, romanın biricikliğine
ve yüceltilerek öbür türler üzerinde kurduğu egemenliğe duyulan sarsılmaz
inanç ve tüm olanaklı yazınsal anlatı varlıklarının romana benzer olup
olmaması açısından değerlendirilmesi sonucunda, romana benzeyen ya da
yakın olan her şeyin olumlanması, romansalın dışında kalanların (tersten/tersine-roman,
Florenski’nin “Tersten Perspektif”inden esinle) ise ilkel, çağdışı, geleneksel,
sözel, hükümsüz vs. olarak görülmesine yol açmaktadır. Modernleşme projesi,
modern toplumların geleneksel unsurları tamamen ortadan kaldırdığını ve
geleneksel toplumların hiçbir modern özellikleri olmadığını varsayar.
Böyle bir değerlendirme çerçevesinde ağızlardan sıkça dökülen ve hayranlık
belirten “tamamıyla modern” yollu övgüler anlaşılır hale gelir. Yaşadıkları
çağa derinden bağlı olan kişiler kendi şimdideş zamanlarına uygun gördükleri
romana gerçekten de sarsılmaz ve büyük bir güven duymaktadır; “tıpkı kesin
bir bilimsel doğruluğun temellerinin şu veya bu kitapta atılmış olduğuna
derinden inanç duyan bilim taşralıları gibi” (Florenski, 2001; s. 66).
Roman kuramı, geniş ölçekte edebiyat eleştirisi, kurduğu tanımlardan uyguladığı
metodolojiye dek başka başka ürünleri kendi sınırları içine katabilmek,
kendisinin kılmak türünden bir beklentiye sahip olagelmiştir. Oysa roman
eleştirisinin birincil görevi, hâkim anlayışları yadırganır hale getirip
farklılıkları göstererek romanın ölçütlerinin, değerlerinin, tanımlarının
geçerliliğini sorgulamak olmalıdır. Edebiyat eleştirisi, edebiyatın/romanın
radikal eleştirisini yapma yeteneğinden yoksun olunca kurduğu model uyarınca
önüne çıkan tüm ürünleri ya “roman” içinde eritir, ya da uzayın engin
boşluğuna hapseder. “Roman kuramı, ‘büyük’ ve ‘evrensel’ sıfatlarıyla
donanmamış bütün edebiyatları mülksüz bırakma sonucunu doğurur ve yazını
bir yanda prototip ve majör, öte yanda taklit ve minör olarak ikiye ayırır”
(Jusdanis, 1998; s. 26).
Romanı yalnızca haz ve yararla değil, “apaçık bir biçimde parçası oldukları
emperyal süreçle” de bağlantılandıran Edward Said’e göre Fransa’nın ve
özellikle İngiltere’nin kesintisiz bir roman yazma geleneği olması şaşırtıcı
değildir, çünkü denizaşırı tahakküm fikri söz konusu kültürlerde de ayrıcalıklı
bir yer tutar. “Bu fikir, romanda olsun, coğrafyada olsun, sanatta olsun,
tasarılarla epey yakından ilgili ve somut yayılma, yönetim, yatırım ve
yükümlülükler yoluyla, kesintisiz bir biçimde varlık kazanıyor” (Said,
1998; s. 27). Her zaman değilse de genellikle, aynı anda hem kendi seçişlerini
geçerli kılma hem de bu seçişlerini uzak coğrafyalara yaymayı belirgin
özelliğileyin içine sindiren Avrupa kültürü sömürgecilik öncesi edebiyatları
bütünüyle görmezden gelmiştir. Bu sürecin tersine çevrilmesi gerekiyor
(Said, 1998; s.113).
Roman kılığına bürünmeden önce “yazı, bir güç ve egemenlik aracı, dünyayı
ele geçirmenin bir yolu olarak İskender döneminde ortaya çıktığında Makedonya
emperyalizmi zaferini İskenderiye Kütüphanesi”yle (Dupont, 2001; s. 20)
taçlandırması rastlantı değildir. Yazı/yazın/kitap/roman kavramı ideolojiktir
ve tarihsel bakımdan belirlenmiştir. Yazı’nın sanat kılığına bürünmüş
bir hali olan romana ilişkin paradigmalarımızı değiştirip sözlü dil kökenlerimizi
yeniden bularak, geçmişimizle olan bağlantılarımızı koparmadan kendimizi
geleceğe yansıtabilir ve böylece romanla başka bir temas kurmamıza olanak
sağlayacak bir temellendirici başkasılığı kabul ederek dünya romanıyla
bütünleşebiliriz (Dupont, 2001; s. 33).
Egemen bir-iki edebiyat geleneğiyle sınırlandırılan roman paradigmasının
evrensel olarak kabul görmesi, dünyadaki öbür anlatı geleneklerinin ve
romancılığının çoğunun aleyhine işlemiştir. Dahası Batı’ya ait gelişimleri
küresel modeller olarak sunup bunların diğer edebi yapıtlardan ve anlatı
geleneklerinden üstünlüğünü üstü kapalı olarak onaylanmaktadır. Avrupa
romanın bir ideal olarak görülmesi, dahası biricik bir model olarak dayatılması
“roman”ı kısırlaştıracaktır. Bir başka türlü denirse, başka anlatı geleneklerine
ve romancılığa açılabilecek roman uğraşı “roman”ı zenginleştirecektir.
Ancak bu zenginleştirmenin “roman”ı diskalifiye etmeyeceğinin garantisini
kimse veremez!
KAYNAKLAR
Ahmet Rasim; Anılar ve Söyleşiler, hz. N. Erten, Çağdaş, İst., 1983.
Benjamin, Walter; Son Bakışta Aşk, hz. N. Gürbilek, Metis, İst., 1993.
Benjamin, Walter; Pasajlar, çev. A. Cemal, YKY, İst., 1993.
Berkes, Niyazi; Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı, İst., (tarihsiz) [YKY,
İst., 2003].
Butor, Michel; Roman Üstüne Denemeler, çev. M. Rifat-S. Rifat, Düzlem,
İst., 1991.
Cioran, E. M.; Varolma Eğilimi, çev. K. Sarıalioğlu, Gendaş, İst., 2001.
Dupont, F.; Edebiyatın Yaratılışı, çev. N. Sevil, Ayrıntı, İst., 2001.
Elias, Norbert; Uygarlık Süreci 2, çev. E. Özbek, İletişim, İst., 2002.
Fabian, Johannes; Zaman ve Ötesi, çev. S. Budak, Bilim ve Sanat, Ank.,
1999.
Florenski, Pavel; Tersten Perspektif, çev. Y. Tükel, Metis, İst., 2001.
Hobsbawn, Eric J.; Devrim Çağı: 1789-1848, çev. J. Ergüder-A. Şenel, V,
Ank., 1989.
Jameson, Fredric; Marksizm ve Biçim, çev. M. H. Doğan, YKY, İst., 1997.
Jusdanis, Gregory; Gecikmiş Modernlik, çev. T. Birkan, Metis, İst., 1998.
Löschburg, Winfried; Seyahatin Kültür Tarihi, çev. J. Traub, Dost Kitabevi,
Ank., 1998.
McLuhan, Marshall; Gutenberg Galaksisi, çev, G. Ç. Güven, YKY, İst., 2001.
Mitchell, Timothy; Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi, çev. Z. Altıok, İletişim,
İst., 2001.
Ong, Walter J.; Sözlü ve Yazılı Kültür, çev. S. Postacıoğlu Banon, Metis,
İst., 1995.
Reemtsma, Jan Philipp; Vahşeti Kavramak, çev. E. Ateşman, Ayrıntı, İst.,
1998.
Said, Edward; Kültür ve Emperyalizm, çev. N. Alpay, Hil, İst., 1998.
Sarraute, Nathalie; Kuşku Çağı, çev. B. Kösemihal, Adam, İst., 1985.
Sayın, Zeynep; İmgenin Pornografisi, Metis, İst., 2003.
Sennett, Richard; Ten ve Taş, Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. T.
Birkan, Metis, İst., 2002.
Williams, Raymond; Marksizm ve Edebiyat, çev. E. Tarım, Adam, İst., 1990.
|