| Şarkının
Şiiri *
Sözlü Müziğe Abece Taslağı
|
| |
|
Manzarayı uzun uzun seyretmiştik; odun toplayıcılar yukarı
geldiler. Onlara yeşil dallar yamacına kadar daha çok var mı diye sorduk,
cevap verecekleri yerde bir şarkı söylediler ve gittiler.
Wang Li
Dilin Müziği
1921 yılında Rabindranath Tagore ile karşılaşan Leo^s Janá^cek çok geçmeden
kalem kâğıda sarılır; tek kelime Bengalce bilmediği halde ünlü ozanın
kendi sesinden dinlediği dizeler notaya alınması gereken bir ezgidir onun
için. Yükselip alçalan hecelerin temiz ve ışıltılı ses tonu ile bunların
eklemlenişindeki zamanlama, kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir deneyime
dönüşmüştür burada. Ne var ki, bu sahnede asıl ilginç olan şey Janá^cek’in
notaya geçirdiği dizeler değil, Tagore’un tutumudur; henüz tanıştığı kişiye
anlamadığı dilde şiir okuyan bir ozan, şiir ile müzik arasındaki sınır
çizgisini tekrar tartışmaya davet etmektedir bizi.
Bu bağlamda Antik Yunan döneminde musike sözcüğünün ne anlama geldiğini
kısaca anımsamaya çalışalım önce. İlk kez Pindaros’ta karşımıza çıkan
bu sözcük, yalnız şiir ve şarkıyı değil, choreia olarak, dil ve dansı
da içerir. Bir başka deyişle söz, konuşma ve şarkı ile birlikte beden
dilini de kapsar. Öte yandan, konuşan ile dinleyen arasındaki sınır çizgisinin
henüz belirgin olmadığı bu dönemde dil, tıpkı müzik gibi, şeyleri canlandırmaya
aracıdır. Dolayısıyla ozanın yeteneği, belli bir ideaya ritmik biçim verme
yetisinde düğümlenir hep; ifadeye dönüşmüş dize, ancak ritim aracılığı
ile hayata geçirmektedir bunu.
Bu olgu, şiir gündeme geldiğinde, sözden önce sesin bağımsızlığını ilan
ettiğini gösterir bize; en azından, bilinçli soyutlama iradesini önceleyen
doğal bir kendiliğindenlik nedeniyle ritim, sese yer açmak zorunda kalmıştır.
Unutmayalım: Ses, şiirin yanı sıra dilde de varlığını sürdürmesine karşın,
söz ancak şiir aracılığı ile dilde varlığını güvenceye almaktadır. Buna
göre iletişim sürecinde anlamsal içeriği ritim belirlediği andan itibaren
–bu aşamada anlamsal içerik, doğrudan doğruya ifadeyle özdeşleşmenin eşiğindedir
artık–, ses ile söz arasındaki ilişki, bir ucu şiir, öbür tarafı müziğe
değecek şekilde, muhayyel bir ortak paydada buluşur; dil ise daha sonra
ve ancak belli ölçüde katılır buna.
Dile getirilemeyene talip olan şiirin ses ile söz arasına sıkıştığı yer
müziğin dölyatağıdır. Nitekim uygarlık tarihine geçen tüm ozanların müziğe
özel bir ilgi duyması bunu açıkça ortaya koyar. Başta piyano olmak üzere
çok sayıda entrümanı başarıyla çalan Hölderlin’i anımsayalım; Pierre Bertaux
için bu ozanın –tıpkı Dante, Petrarca ya da Apollinaire örneğinde olduğu
üzere– besteci’den farkı yoktur. Öyle ki, Hölderlin’de şiirin kâğıda nasıl
aktarıldığı bile bu konuda yeterince ipucu verir bize; elyazmasının tıpkıbasımı,
şiirin oluşunda geçirilen evreler ile besteleme sürecinin aynı olduğunu
yeterince aydınlatmaktadır burada: “Önce bir ana tema vardır; daha sonra
aynen bir senfoni ya da konçertonun tümceleri gibi buna eklenen yan temalar
sıralanır. Burada ‘şiirsel elemanlar’a uygun bölümlerin aranması ile yürüyen
çalışma, nihai yerin bulunmasına kadar devam eder hep.”
Bütün bunlar, her ne kadar sözün ürünü olsa da, şiirin müzikle flört etmekten
geri kalmadığını gösterir. Ancak asıl sorun dil’de (konuşma dili) gizlenen
müzikte karşımıza çıkar; sözlü ifade, en az sözcük seçimi ve sıralaması
kadar, konuşmacının tonlamasındaki sonsuz nüanslara borçludur varlığını.
Bu nedenle bir şiiri yazmak ile okumak (recitare) bambaşka şeylerdir.
Konuşur gibi şarkı söylemek (cantar parlando) ya da tersinden (parlar
cantando) başlayıp, konuşma şarkısına (Sprechgesang) kadar uzayan müzik
terimlerini anımsamaya çalışalım. Bunlar, doğrudan yahut dolaylı, hep
aynı varsayımdan hareket eder: Dil, şiirden gündelik lisana kadar her
yönüyle müziğe açıktır.
Öte yandan, sözlü müzik bağlamında, kuram ve uygulamadaki farklı yaklaşımları
dikkate aldığımız zaman, müzik tarihinde hiçbir sorunun bu denli kapsamlı
irdelenmediğini görürüz. Öyle ki, tüm sözlü müzik tarihini yalnızca declamatio
(yüksek sesle sunma) tartışmasından hareketle incelemek mümkündür nerdeyse.
Buna göre, genelde bir metnin ezgi ve ritim ile anlamlı biçimde bir araya
gelme koşullarını irdeleyen declamatio, ayrıntılara geçtiğimizde, söz
konusu metnin (şiir, libretto vb.) şarkıcı tarafından ne şekilde telaffuz
edileceği sorusu ile başlayıp, daha sonra konuşma tarzı ile besteleme
arasındaki ilişkinin belli bir ritim ve ezgiye göre nasıl düzenleneceği
tartışmasına kadar bir dizi soruya yanıt aramaktadır. Hiç kuşkusuz, yüzyıllar
boyu devam eden bu tartışmalarda tanık olduğumuz temel açmaz, dil ve müziğin
yapılarındaki içkin yasaları özdeş kılma yönünde yapılan çalışmaların
beklentiyle sınırlı kalıp, en yetkin örneklerinde bile temenniden öteye
geçmemesidir.
Bu durumda dil ve müziğin işbirliğine yönelik en yaygın, daha doğrusu
en yalın çözüm, sesin devinimleri ile ritimden yola çıkarak bunları aynı
paydaya bağlamaktır doğallıkla – ve hiç kuşkusuz, Tagore’un sezgiyle onayladığı
bu gerçeğe kimsenin Janá^cek’ten daha fazla hak vermesi mümkün değildi
o karşılaşmada.
Müziğin Dili
Müzik ile dil arasındaki ilişkiyi tartışmaya açabilmek için önce bunların
farklı malzemelere bağımlı olduğunu görmek gerekir. Bu yüzden müziğin
dil ve dansla örgensel bütün oluşturduğu Antik Yunan kültüründe müziğe
ilişkin tutarlı bir kuram ile karşılaşmayız. Öyle ki, etki kuramı’nın
gölgesinde nerdeyse büyük bir tehlikedir müzik. Başka bir deyişle, tıpkı
ilkel insan gibi, müziğe mesafeli yaklaşım tamamen yabancıdır bu kültüre;
çünkü ritim, ses ve seslerin bireşimi kendine özgü yapısı ile bağımsız
bir ilgi alanı olarak değil, olumlu ya da olumsuz, ama doğrudan doğruya
duyuları etkileyen bir kışkırtıcı şeklinde görülmektedir burada.
Müziğe yalnızca söze eşlik ettiği sürece eğitimde yer veren Platon’u anımsayalım:
Tutkuları yönlendiren (etkileyen) müziğin sözden soyutlanması, sonunu
kestiremediğimiz bir ahlaki yozlaşmaya yol açar; ama daha da önemlisi,
neyi temsil ettiği belli olmayan salt (enstrümantal) müzik, mimesis kuramına
bütünüyle ters düşmektedir. Dolayısıyla figür resmini bile yadsıyan bu
kuramda saf müziğin hiçbir şansı yoktur; ve yine bu nedenle, Antik Yunan’da
estetiğin ilgi alanından çıkan müzik konusu, ethik’le bağlantılı olarak
mütalaa edilmektedir hep. Nitekim, Aristoteles’in de bu kurala sadık kaldığını
görürüz: Müzik, tutkulardan arınma (katharsis) söz konusu olduğu sürece,
fayda ve yararına göre seçilmesi gereken tonlardan sorumludur. Gerçi septik/materyalist
bakış açısından hareketle, Philodem ve Sextus Empiricus gibi kimi düşünürler
ses ile tutku arasındaki doğrudan ilişkiyi farklı bir düzleme taşırlar;
ama bir tür oyun kuramı ile noktalanan bu yaklaşımın da sonuçta önemli
bir değişikliğe yol açtığı söylenemez; en azından ritim ve uyum ile duyusal
etki arasındaki ilişki hâlâ bütünüyle gündemden çıkmamıştır. Bir başka
deyişle, estetik açıdan önemli olan dönüşüm, yani müziğe özgü içeriğin
duyusal izlenimden soyutlanarak salt biçimde aranması henüz yabancıdır
bu düşünceye.
Etkiye odaklı tutku kuramından müziksel içeriğin ayrı bir platformda irdelendiği
öğretiye geçiş ise ancak yüzyıllar sonra, Geç Rönesans döneminde karşımıza
çıkar. Bundan böyle tartışma konusu olan şey müziğin yol açtığı etki değil,
müzik aracılığı ile oluşan tutkunun temsil sorunudur artık: “Müzikten
hoşlanmak, müziğin ürettiği tutkunun yaşanmasına değil, müzik aracılığı
ile temsil edilen tutkunun ifade olarak kavranmasına bağlıdır” (Kurt Huber).
Ne var ki, ifade edilenin sesten ayrı bir içerik şeklinde ortaya çıkması
ile biçim ve içerik de ister istemez birbirinden ayrılmak zorunda kalır
burada; müzik tarihi, biçim ile içerik arasındaki çatışmanın öyküsüdür
bundan sonra. O güne dek kışkırttığı tutkuların nedeni olan müzik, şimdi
tutkuların temsiline yardımcı olan bir araca dönüşmüştür. Bu bağlamda
17. yüzyıldan itibaren ruhun doğasına öykünmeye başlayan müziğin amacı
hep aynı şeye odaklanır: tutkuya uygun ifade’nin temsil sorunu.
Tüm bu gelişmeler, müziğin söz dilinden bağımsız bir anlatım aracı statüsüne
kavuşması için zemin hazırlar elbette; ancak bu kez de yeni sorular çıkar
ortaya. Bunlardan ilki, ifade olarak müziğin –bu, hiç kuşkusuz, müziğin
özgül bir dil olduğunun tescilidir aynı zamanda– temsilini üstlendiği
tutkuları belli bir şemaya göre sınırlayıp sınıflandırmaktadır. Bu durumda
tutku sözcüğü ile kastedilen şeyin açıklığa kavuşması gerekir ilkönce.
Latincede tutku ve coşkunun (taşkınlık?) yanı sıra durum anlamına gelen
affectus sözcüğüne en uygun karşılığı Farabi’de buluruz aslında: Hâl.
Buna göre, haletiruhiyedeki hâl ile affectus’un nerdeyse birebir örtüştüğünü
hiç çekinmeden söylemek mümkündür. Bu olgu Barok operası ile diyaloğa
girmekte hangi sebepten ötürü zorlandığımızı ortaya koyar. Händel’in yapıtlarını
anımsamaya çalışalım: Sevinç, üzüntü, öfke vb. başlıklar altında sıralanan
haletiruhiyelerin, bunu ifade ettiği varsayılan müzik aracılığı ile belli
kişiler tarafından temsil edilmesi, izleyicinin hayal gücüne peşinen el
koymaktadır burada.
Ne var ki, malzeme estetiği bağlamında kararsızlığa yol açan temel sorun,
müziğin temsil yetisinde karşımıza çıkar: Müzik için temsil, kendini ifade
eden ifadedir – aynen Ernest Ansermet’nin biraz daha farklı biçimde formüle
ettiği gibi: “Müzik, devinim ve hallerini ezgi, ritim ve uyumda açığa
vuran duygunun kendisidir. Buna göre müzik, duygusal hayatımızın ifadesi
olmaktan çok, bir anlamlama (significatio) ve dolayısıyla insanın ifadesidir.
Müzikteki tonlar öylesine deneye dayalı olarak seçilip belli bir sisteme
bağlanmıştır ki, burada oluşan yapılar tutkularımıza ilişkin temel gerilimlerin
aslına uygun suretini temsil etmektedir.” Ancak, sözünü ettiği sistemden
hareketle bir başka noktaya daha açıklık kazandırır Ansermet: Müzik, belli
bir sisteme (tonal) bağlı olduğu sürece tutkusal anlamlamalar’ı, sistem
dışına çıktığı (atonal) zaman da tutkusal çağrışımlar’ı uyandırır.
Gelgelelim bütün bunlar temelde yatan şu gerçeği değiştirmiyor yine de:
Kendini kendine konuşan müzik –Hegel için kendisine doğan tin’in kendisinde
var olmasıdır bu– sayesinde eklemlendiği malzemenin niteliğinden ötürü
o denli dışımızdadır ki, ya yerimize geçip kendi sesimiz olur ya da ebediyen
yabancı kalır bize; ve bu da kulağın hangi nedenle böylesine inatçı ve
tembel olduğunu gösterir hiç kuşkusuz. Öte yandan, dinleyenin sesi olma
yönündeki mutlak beklenti, doğal olarak, müziği ulusal duyarlığın en çarpıcı
ve güvenilir sembolüne çevirir sonuçta. Dolayısıyla aynı müzik çevresinde
bütünleşmemiş bir kitlenin, şiirden resme kadar hangi sanat dalı olursa
olsun, paylaşacağı ortak duyarlık daima devrilmenin eşiğindedir; en azından,
sonuçta dayanışma bilincine yol açacak şekilde, o toplumda herkes tarafından
paylaşıldığı varsayılan ortak duyarlık er ya da geç tökezlemeye mahkûmdur
burada. Belki de bu yüzden, bilinç niteliği bağlamında, müziğin evrensel
diliyle diyaloğa girmek, önce kendi müziğinin farkında olmayı şart koşar
hep.
Söz ve Müzik
Arnold Schönberg nicedir tanıdığı bir şarkının (Lied) hâlâ sözlerinden
habersiz olduğunu fark edince, önce kendisi şaşar buna; ancak, şiiri okuduktan
sonra rahat bir nefes alır; değişen bir şey olmamıştır çünkü. Hatta daha
da ileri giden Schönberg ilginç bir itirafta bulunur: Bestelediği birçok
şarkının ardında, ilk sözcüğünden sonrasını dikkate almadığı şiirler vardır.
Öyle ya, müziğin içeriği yeterince doyurucu olduğuna göre, sözcüklere
takılıp kalmak olsa olsa zaman kaybıdır yalnızca.
Hiç kuşkusuz, ilk bakışta hayli aykırı ve kışkırtıcı görünmesine karşın,
aslında malzeme estetiğine ilişkin son derece önemli bir gerçeğe parmak
basılmıştır burada. Gerçi bu yaklaşımın tamamen karşıtı, yani sözcükleri
anlamadığımız sürece müziğin de eksik kalacağı savının her zaman gündemdeki
yerini koruyup, hatta daha fazla taraftar bulduğunu kolayca söylemek mümkündür.
Örneğin Michel Butor, Almanca bilmeden dinlediğimiz bir Schubert şarkısının
amacına ulaşmadığı konusunda kesin kararlıdır. Ne var ki, Butor ve onunla
aynı düşünceyi paylaşanlarda, Schubert’in bestelediği şiirde müziğin neye
eşlik ettiği ya da ne ile bütünleştiği sorusu yanıtsız kalmıştır sonuçta;
ve hiç şüphesiz, ilk günden bu yana üzerinde uzlaşılamayan bir sorundur
bu.
Buna göre, söz ile müziğin tartışmalı birlikteliğini Schönberg örneğinden
hareketle kısaca açımlamaya çalışalım: Schönberg, besteleme sürecinde
şiire başvurmadığını söylerken, aslında ne şiiri hafife almakta, ne de
müziği yüceltmektedir. Bir başka deyişle, onun vurgulamak istediği şey,
var oluş gerekçeleri farklı olan dillerin, birbirinin nedeni olamama yönündeki
kaçınılmaz gerçeğe rağmen, sonuçta muhayyel bir zeminde buluşmalarıdır;
ancak, bugüne kadar karşılaştığımız tüm örneklerde görüldüğü üzere, yalnızca
bir beklentidir bu; çünkü seni seviyorum’u ifade ederken, bunun müzikle
nasıl temsil edilmesi gerektiğini kanıtlayarak gösterebileceğimiz bir
örnek yoktur.
Bu gerçeği dikkate alarak yine Schönberg’e döndüğümüzde, şiirin besteleme
sürecindeki yerini çok daha iyi görebiliyoruz. Buna göre ilk sözcükten
sonra şiirle bağlantının kopması, aslında şiirin bir bütün olarak çağrıştırdığı
duygunun besteleme için yeterli olduğunu göstermektedir sadece. Nitekim
bir kez başladıktan sonra kendi yolunda ilerleyen müzik, tek tek sözcükleri
değil, şiirin bütününden esinlenmiş olanı dile getirmektedir artık. O
halde Schönberg, besteleyeceği şiiri önceden okumamış olmak şöyle dursun,
büyük bir olasılıkla defalarca okuyup, dizelerin uyandırdığı duyguyu bir
başka dilde dile getirme zorunluluğunu hissetmiştir gerçekte. Dolayısıyla
müziğe geçer geçmez şiir geri planda kalıp, kendiliğinden önemini yitirmiştir
doğal olarak; ve hiç şüphesiz, bu aşamada müzik, her ne kadar şiirle aynı
şeyi söylüyor olsa bile, özü gereği şiirden farklı bir şeyi dile getirme
özgürlüğünü kullanmaktadır şimdi; aynen bir müzikten hareketle şiir yazıldığında,
müziğin söylediğinden farklı bir şeyi söyleme olanağını kullanmak zorundaki
müzik gibi. Bu nedenle müzik ve şiirin birbirine benzerliği, aslında farklılığı
vurgulayan gibi’den öteye geçmez.
Opera metninde (libretto) ise söz/müzik ilişkisi bambaşka bir düzleme
kayar. Burada müzik, sözü ele geçiren dilde açılmış boşluğa borçludur
varlığını. Bu noktada yazınsal niteliği dikkate almak zorunda kalmayan
libretto, söz dilinin yetersiz kaldığı durumlar’ı üretmekle yükümlüdür
sadece. Gerçi arya, düet vb. ayraç içine alınmış sahneleri anımsadığımız
zaman, durum olarak söz dilinin tükenmesine bilinçli şekilde zemin hazırlanmış
bu bölümlere de sözcüklerin eşlik ettiğini görürüz; ama o durum’u hazırlayan
opera metni, müzik karşısında söz dilinin mutlak surette geri planda kalması
koşuluyla yapar bunu. Dolayısıyla opera sahnesinde seslendirilmeyi bekleyen
sözcük, olsa olsa içinde yer aldığı durum’un gölge dili, Verdi’nin deyişiyle
parola scenica’dır yalnızca.
Ne var ki, operada bu durum aracılığı ile varlık gerekçesini güvenceye
alan müzik, sıra operet ve müzikallere geldiğinde bütünüyle tersine döner
nerdeyse. Nitekim operada müziğe yer açmak üzere önceden var olan durum;
burada tersyüz olup, müziğe uygun bir durum bulmayı (yakıştırma?) bekler
bizden. Buna göre operada müzik, dilin boş bıraktığı bölümdeki hazır yerinden
ötürü, metinle örgensel bütün oluştururken, diğerinde keyfi olmaktan kurtulamaz
bir türlü; ve bu da operet ile müzikallerin ne yüzden kitsch’le devamlı
flört ettiğini gösterir bize.
Bütün bunlar, başta Hegel ve Lukacs olmak üzere, birçok düşünürün estetik
kuramında bu konuyu ayrıca tartışmaya açmış olması ardındaki gerekçeye
ışık tutar; söz ile müzik arasındaki ilişki sorunu, aralarında seçim yapılamadığı
gibi, eşit ağırlıkla bütünleşme koşullarının da yanıtsız kalmaya mahkûm
olduğu kusursuz bir ikilemdir çünkü.
Hegel, kendisini sistem kurmakla yükümlü hissetmekten ötürü, söz/müzik
ilişkisindeki kesinlemeye gitmekten çekinmez. Buna göre müziği özerk ve
eşlikçi olmak üzere ikiye ayıran ünlü düşünür, söz ile müzik ilişkisinde
tercih hakkını kullanırken öncelik sırasını daha yetkin olana verip, ideal
olana da çoklukta birlik ilkesinden hareketle ulaşır. Böylece Bach, Haydn
ve Mozart ideal olanı temsil ederken, her nasılsa Beethoven ve Schubert
gibi isimler de dışarıda kalır! Ayrıca müzik konusunda Goethe ile aynı
görüşü paylaşan Hegel’in –Goethe de yaşamı boyunca Beethoven’ı ciddiye
almamıştır– Rossini’yi Mozart’a tercih edecek denli ilginç bir durum sergilediğine
tanık oluruz.
Lukacs ise çok daha temkinlidir bu konuda: “Burada çözülmesi gereken ve
sözün sanatsal mantığı ile müziğin sanatsal mantığı arasında varolan çelişki,
sözcüklerle kurulan şiirde duyguların yalnızca öteki öğeler arasında bir
öğe olmasına, olaydan ve bu olayın diyalektik gelişmesinden sürekli bağımlı
bulunmak zorunda olmasına karşılık, müziğin ve duyguların kendi kendilerini
tüketene değin yaşama olgusunu temel almasına dayanmaktadır.” Apaçık:
Lukacs, söz/müzik ilişkisinde bağlayıcı nitelikte bir tercih yapmak yerine,
bunların işlevini belirlemekle yetinmiştir sadece; üstelik son derece
nesnel ve özlü bir biçimde.
Ne var ki, bir an için söz/müzik çatışmasını paranteze aldığımızda, tüm
bu tartışmaların kökeninde hep aynı soru’nun yattığını görmekte gecikmeyiz;
ve bu, fiziksel açıdan ölçülebilir nicelikleri, mutlak niteliklere dönüştüren
bir alımlama sürecinin hâlâ yanıtlanmamış sorusudur aynı zamanda: Quid
sit musica?*
* Müzik nedir?
|