| Şiir, Müzik ve Leonard Cohen
|
| |
|
‘Şiir ile müzik sanatları arasında hem derinlemesine bir bağ, hem uçurumlar
vardır. Şair veya müzisyen kendi alanlarının biricikliğiyle ilgilenir
çokça. Şiirin müzikle olan akrabalığı biraz daha kaçınılmazdır. Örneğin
ritim, müziğin kaçınılmaz bir parçasıyken, şiiri de şiir yapan temel bir
öğedir. Şiirde, aslında lirik şiirde melodi ve ezgi kaçınılmaz unsurlardır.
Özellikle modern müziğin, melodi ve ritmin yanında armonik bir karakteri
de var. Bu üç unsur buluşmadan enstrümantal bir yapının, müzik dilinin
oluşması mümkün değildir. Geleneksel karakterli müziklerdeyse makam özel
bir yere sahip. Şiir sanatındaysa uyak ve ölçü önceliklidir. Bu yolla,
şiirde kendine özgü bir ritim oluşturulabilir. Bu yapının oluşmasında
biricik özellikse, enstrümanlar yerine sözcüklerin oluşturduğu seslerdir.
Şiirin musikisini bu yolla sözcükler yaratır. Ritim ve melodi sözcüklerin
seçimi ve dizelerin oluşmasıyla bir biçime döner. Biraz oylumlu, biraz
da bilinesi konulardır bunlar. Bu iki sanat arasında ne kadar ortak paydalar
yapısal anlamda bulunsa da, müziği öz itibarıyla “enstrümantal” bir karakterle
düşündüğümüzde, iki dal da aslında ses ve dil noktasında birbirinden özerk
anlamlar ifade eder. İki dalın da kendine has bir imge sistemi vardır.
Şiirdeki imgelemi sözcük ve dizeler oluşturur, zenginleştirir. Enstrümantal
karakterli müziklerdeyse imgelem kullanılan notalar ve kurulan bir müzikal
formla vücut bulur. Şair veya besteci belki aynı türden izleklerin sonucu,
birbirine yakın bir imge dünyasının izini sürmüş olabilirler. Ama, ortaya
çıkan eserlerde, müzik yapıtının soyutlamacı yanı, notanın ifade gücü
öne çıkar. Şiirde ise yine hareket noktası birtakım soyutlamalar olsa
da, anlamsal düzeydeki zenginlik, müziğe oranla daha bir anlaşılırlık
kazanır. Bu müzikte duygu, aklı büyük ölçüde bastırma mücadelesi verirken;
şiirde gerektiğinde aklın yerini ve rolünü saptayabilme, anlamsal çağrışımları
yakalama imkânı biraz daha kolay olabilir. Ama bu, şiirin “kolaylığı”
anlamına hiç gelmez. Yine yoğun soyutlamalar ve imgelerle yüklü bir yapıya
sahiptir şiir. Yarattığı çağrışım zenginliği noktasında müzikten hiç uzakta
kalmaz.
Bu kısa, bilinesi değinilerin ardından, yazımızın asıl başlığı olan şiir-şarkı
ilişkisine daha içimiz rahat adım atmaya başlayacağız. Çünkü, müziğin
“şarkı” formudur, şiir sanatıyla daha yakın bağlar kurabilen. Şarkı, tıpkı
şiir gibi sözcüksüz, dizesiz yazılamaz. Tek farkı, bu sözcük ve dizelerin,
müzikle ve melodilerle bir arada farklı bir vücuda dönüşmesidir. Müzikteki
duygusal doku zenginliğine, bir de yine duygusal karakterli dizelerin
katılmasıyla ortaya yepyeni bir form çıkar. Şarkı, sanatçıdan sanatçıya
çok farklı biçimlerde belirir. Şarkının sahibi, bazen, çok etkilendiği
bir şiiri ele alıp onun üstüne –onunla beraber– melodiler yazar. Veya
besteci, aynı zamanda söz yazarı veya şairdir de; bunun sonucu sözü ve
müziği birlikte oluşturur. Bazıları önce sözlerini yazıp, ardından müziği
bunun üzerine inşa eder. Bazı şarkıcılar içinse söz ve müzik aynı anda
üretilir, vücut bulur. Bu aslında çok spesifik bir serüvendir. Ama, iyi
bir şiiri, bir müzisyenin şarkıya dönüştürmesi bizce en riskli durumlardan
biridir. Çünkü, iyi şiirin kaçınılmaz olarak kendine özgü bir iç musikisi,
ritmi ve üslubu vardır. Bu türden şarkılarda, melodi çok güçlü bir melodik-armonik
zenginliğe sahip olamadığı noktada, şiir öyle ön plana çıkabilir ki, yazılan
içli bir fon müziği olmanın ötesine gidemeyebilir. Ya da şiirde, müzik
de bağımsız kimlikleriyle çok başarılı örnekler olabilirler. Ama, ortaya
çıkan buluşmada prozedi hatalarına kadar birçok teknik ve müzikal sorunla
karşı karşıya kalınabilir. İşte bu noktada, şarkıyı yazanın iki mahareti
birden –yani şairliği ve besteciliği– gelişkinse, ancak şarkı gerçek anlam
ve yapısına ulaşabilir. Bu buluşmanın en tipik örnekleri, hemen hemen
her toplumun yüzyıllar boyu ürettiği âşık tiplemeleridir. Geleneksel sazları
ve sözleriyle yaktıkları şarkılar-türküler, deyindiğimiz söz-müzik uyumunu
çoğu sponten bir biçimde, başarıyla ürettikleri noktada büyük bir kalıcılığa
ulaşmışlardır. Hem de yüzyıllar boyu süren. Bu âşık tiplemeleri, kendi
ülkelerinin halk şiirlerini, çoğu anonim karakterli de olsa alıp, dönemin
duyarlılığı içinde yeni şarkı-türkü biçimlerine dönüştürmüşlerdir. Sözlerini-şiirlerini
de kendileri yazanlar daha bir makbuldür kaçınılmaz olarak. Aklımıza tipik
örnekler olarak Âşık Veysel, Âşık Mahsuni isimleri gelmektedir. Bu âşıklar
yapıtlarını “türkü” formu içinde yazsalar da, özellikle Batı dünyasında
ministraller, ürünlerini şarkı formunda üretirler. Bu âşık tipleri, geçmiş
yüzyıllarda yazdıkları şarkıları gezgin kimlikleriyle yaymışlar, yaygınlaştırmışlardır.
Özellikle 20. yüzyılla birlikte iletişim ağındaki yoğun çabalar, teknolojik
gelişmeler ve beliren müzik endüstrisi yoluyla, artık bu müziklerin, şarkıların
hem karakterleri ve altyapıları değişecek, hem de yeni, modern ve büyük
ölçüde muhalif karakterli “modern” âşıklar, yeni bir sektörel tanımla,
değişik bir vücuda dönüşeceklerdir. İlginç bir iş bölümünün de habercisi
olacaktır bu gelişim. Şarkıyı söyleyen “şarkıcı” aslında bir yorumcu olarak,
müzik endüstrisinde her tipin önüne geçecektir. Evet, âşık kimliği olmayan,
yüzyıllardır yalnız şarkı söyleyen bir şarkıcı modeli her toplumda varoluşunu
sürdürmüştür. Ama, müzik endüstrisinin 20. yüzyıldaki inanılmaz yükselişi,
gramofon, taş plak, pikap ve plastik plak’ın bir fabrikasyon biçiminde
üretilip, dünyayı adım adım kuşatması sürecinde ortaya çıkan ve yaygınlaştırılan
moda biçimleriyle şarkıcı, müziğin tamamen önüne geçecek; boyanıp süslenerek
dünya pazarına lanse edilecektir. Yoğun işbölümünde besteci, söz yazarı,
aranjör, prodüktör tek bir vücuda dönüşüp, üretimlerini yoğun ve bağımlı
bir şekle dönüştürse de, ortaya çıkan şarkı, yorumlayan şarkıcıyla eşanlama
gelecektir. Şarkı da, şarkıcı da artık bir tüketim nesnesi olarak varoluşunu
sürdürecektir. Ve ortaya öyle bir hız çıkar ki, çoğu şarkı ve şarkıcı
bir dönem büyük sükseler yapıp, ardından silinip gider. Bu müziğin adı
öncelikle “popüler müzik”tir. Ama, tüketici kültürün uluslararası bir
hegemonya oluşturması noktasında, bambaşka kültürel ve müzikal kaynaklardan
beslenerek ortaya çıkan “popüler müzik” örnekleri, tam bir aynılaşmaya
“pop”laşmaya doğru gider ki, artık kapitalizmle tam anlamıyla özdeşleşmiş,
bu sistemle varoluşunu sürdüren her toplumun bir pop’u oluşur. Form olaraksa,
dünyadaki pop’un da yapı itibarıyla kopmaz bir parçası olur. Şarkının
ömrü kısacık kalır. Yerini devamlı yenisi alır. Ama, tabii ki bu müziğin
de süreç içinde ayrıcalıklı bir estetiği belirecek, şarkının tükenişine
direnen, kalıcı olmayı beceren, artık “klasik” kategorisine bile sokabileceğimiz
binlerce kalıcı eserle de karşılaşılır.
Yazımızın biraz dışına taşan bu konuyu anımsatmamızın nedeni, bu endüstri
içinde de varolsa, söz ile müziği, şiir ile müziği bir arada düşünen,
üreten “modern âşık” tiplemelerinin de devamlı varoluşunun sürdürdüğünün
altını çizmek gerekmektedir. “Modern âşık” artık çoksesli bir müzik vizyonuyla
hareket etmektedir on yıllardır. Bu müzisyen-şarkıcı tipine, uzun yıllardır
müzik endüstrisi “singer-song writer”-“şarkıcı-şarkı yazarı” adını verecektir.
Bu tiplemelere farklı kültürlerde “ozan şarkıcı” diyenler de vardır. Bu
tip şarkıcıların, yazdıkları sözlereyse, şiir demekten çok “lirik” adı
verilmesi hep daha uygun bulunmuştur. Gerçi, tüm popüler müzik şarkı sözleri
hep “lirikler” şeklinde anılır. Belki bu yüzden, modern âşıkların da yazdıklarına
büyük ölçüde “lirikler” denilmektedir. Bu tanım, insanı öncelikle “lirik
şiir”e tabii ki göndermekte. Duygusal yoğunluk ve doku itibarıyla “lirikler”le
“lirik şiir” arasında bir ortak nokta bulanlar, düşünenler hep olmuştur.
Gerçekten de nefis bir şiir olarak da okunan “lirikler” vardır. Özellikle
de bazı önemli şarkı yazarlarında. Ancak, bugün, “lirik” öyle yaygın kullanılan
bir sözcüktür ki, şiirle aynı anlama geldiğini söylemek imkânsızlaşır.
Şiirin içindeki görsel, imgesel, müzikal zenginlik, müzik sanatından tamamen
bağımsız oluşur ve sözcükle dizenin, sesle ritmin kendine has özerk büyüsüyle
biçimlenir. Lirikse, ne olursa olsun, bir bağımlılığı işaretler hep. Notaya
uygun yazılmalı veya nota liriklerin karakterinden, duygusundan hareketle
nüfuz etmelidir. Yani, şiir gibi bağımsız, özerk bir mahiyette değildir.
Bunun yanında, liriklerle oluşturulan şarkının, müziğin birçok teknik
özelliklerine incelikli bir özen göstermesi gerekmektedir. Lirikle müzik
arasında hep kaçınılmaz bir bağımlılık ilişkisi vardır. Bunu üreten şarkıcı
yetkin bir ozan, şarkı yazarı olsa da. Çünkü, sonuçta lirik, bir şarkıya
söz olarak düşünülmekte, tasarlanmakta, yazılmaktadır. Şarkı yazarı bile
müziğin birtakım gerçeklerinden dolayı, içi istemese de bazı dizeleri
değiştirmek, çıkarmak, eklemek, sözcükler katmak ihtiyacıyla baş başa
kalabilmektedir. Özellikle tüketici karakterli pop liriklerinin büyük
çoğunluğunda dizelerin tekrarlarına yönelinmektedir. Ünlü şarkıcı-şarkı
yazarlarında da sıkça rastlanabilen bir durumdur bu. Yani, aslında lirik,
şiirden çok farklı bir biçimle tasarlanmaktadır. Yani, şiirin içe dönük
kendine has bir dilsel çatışması kaçınılmaz biçimde hep yaşansa da, şarkıda
bu durumun farklı zorlamalarla kendine, formuna ulaşabileceğini herkes
bilir. Lirikte, sözcüklerin, dizelerin gördüğü hasarların yanında ölçü
ve prozodi çok önemli bir yer kapsar. Dizelerin, müziğe göre uzayıp kısalması,
yinelenen harflerle doğabilecek bir kokofoni, iyi bir şarkının oluşmasında
en temel handikaplar durumundadır. Bu durum, şarkıcı-şarkı yazarının kişisel
şarkı vizyonunun ne denli gelişkin olup olmadığının temel ipuçlarını işaretler.
Şarkıcı, besteci ve lirik yazarı farklı olduğundaysa, bu sorunun çokça
gündem oluşturması gerekir. Ama, tüketici karakterli şarkılarda söz-lirik
neredeyse uydurulur. Özel bir imgelem şöyle dursun, lirikler, harfler
dizeler ölçüsünde şarkılara “uydurulur”. Şarkı yazarlarının ürettiği şarkıların
bu noktada biraz daha şanslı olduğu söylenebilir. En azından, sanatsal
bir vizyonun hem müzikler, hem liriklerde ortak üretilmesi duygusal bir
bütünlüğü işaretler. Şarkının kendine özgü bir orijinalitesi olduğu, yaslandığı
ahlaki, politik ve estetik karakterlerin daha doğru bir biçimde sorgulanması
imkânını yaratır şarkı yazarının şarkıları. Ama, tabii ki her yazılan
şarkı aynı lezzette olmayabilir, yazanın aurasını tam anlamıyla yansıtmayabilir.
Tüm bu serüvene rağmen, birtakım şarkıcı-şarkı yazarlarının liriklerindeki
ve müzikalitelerindeki mükemmeliyet, bu isimlerin şarkıcı olduğu kadar
iyi bir şair de olabildiklerinin izleriyle doludur. Klasik olsun, modern
olsun, sofistike ürünler yaratmış birçok önemli şair ve yazar, birtakım
şarkıcı-şarkı yazarlarını derinlemesine etkilemiştir. Şiirin, edebiyatın
temel bir kaynak olduğu süper liriklerle de karşılaşılır. Bir de bu şarkıcılar,
edebiyatın ruhunu, imgelemini, tekniğini büyük bir özenle liriklerine
taşıyıp, yetkin bir müzikaliteyle buluşturduklarında ortaya büyüleyici,
kalıcı şarkı örnekleri çıkabilmektedir. Hatta, onların şiire olan tutkuları,
esin perileri oluşturdukları imgelem, “adlarına” bile taşınmaktadır. Esinlendikleri
şairler kolayca kestirilebilmektedir. Ama, doğruyu söylemek gerekirse,
her dönem aynı ölçüde edebi esinlere ulaşamayabilirler. Ama, bu süreçteyse,
tamamen kendilerinin olan, bir inancı, felsefeyi simgeleyen ya da kendine
has bir ironi veya politik edayla varoluşunu sürdüren şarkıcı-şarkı yazarları
da vardır ki, bunlara bir tür şair-şarkıcı demek hiç de zor olmaz. Söylediğimiz
özelliklere sahip, modern kimlikli, bir tür “şarkı filozofu” olan isimlerin
dünyadaki en önemli figürü olarak Bob Dylan ismini anmak mümkündür. Yaptığı
müziğe devamlı yenilikler, değişimler kazandıran; gerektiğinde politik,
gerektiğindeyse lirik yanı ağır basan, ama tüm şarkılarına kırk yılı aşkın
bir süredir kendine has bir mistisizmi de işleyen bu özgün isim için,
bir tür “modern âşık” demek yetmez, o aynı zamanda bir şairdir de. Woody
Guthrie gibi, ülkesi ABD’nin protest âşıkları onun şarkı fikrinde temel
kaynaklar olsa da, 1960’ların ortalarından itibaren folk-rock karakterli
bir grup müziğine yönelseler de, şiirin şarkılarında taşıdığı önemli düzeyi
görmezden gelmek olası değildir. O, en büyük esin perilerinin modern şiirin
yaratıcılarından Walt Whitman, E. E. Cummings gibi isimler olduğunu bilip,
uzun dizeleriyle onları çağrıştırsa da, kendine has bir edebi imge dünyasını
da şarkılarının kopmaz parçası yapmayı becermiştir. Her yazdığı sözün,
sofistike birer şiir olduğunu söylemek en başta şarkıya, kurallarına bir
saygısızlıktır belki. Ama Dylan, şarkı-şiir birliğinde en çok yol kat
etmiş öncü isim kabul edilmelidir. Onun, bu bağlamda açtığı yolu yadsımak
mümkün değildir. En azından, uzun yıllar önce yayınlanmış Lyrics kitabını
bir şiir kitabı gibi okumak hiç de zor olmamaktadır.
Özellikle Dylan’ın açtığı yolla, modern şiirden büyük esinler alarak lirikler
yazan sayısız folk, country ve rock şarkıcısına rastlanacaktır. Bu isimlerin
liriklerinden oluşan kitaplarına, birer şiir kitabı gözüyle bakılmasının
yanında, sayısız çağdaş edebiyatçıyı, şairi de dünyada bu lirikler etkiler.
Folk ve country karakterli, yani kırsal kökenli müzikleri modernize bir
kimlikle bestelerine taşıyan şarkıcı-şarkı yazarları, kaçınılmaz olarak
liriklerinde bir tür modern halk şiiri yazmaktadırlar. Bir kısmıysa, esinlerini
Dylan gibi – daha çok modern ve avangard şiir akımlarından alabilmektedir.
Kişisel vizyonlarını oluşturmakta bu şiirlerin, romanların ciddi payı
vardır. Özellikle rock merkezli liriklerde Arthur Rimbaud’dan, Walt Whitman’a
birçok efsane şairin açık izlerine rastlamanın yanında, özellikle rockçıların
1960’lar ve 70’lerdeki liriklerini oluşturmada, II. Dünya Savaşı sonrası
ABD’de patlayan Uzak Doğu felsefelerinden esin alarak bir muhalif kimlik
oluşturma çabasındaki Allen Ginsberg gibi şairlerin, Jack Kerouac gibi
romancıların yoğun etkilerine rastlanır. Rock müziğin bir felsefi geri
planıdır bu edebiyat. Oluşturulan rock liriklerinde bu akımın da yoğun
izlerine rastlanır. Ama, tabii ki bu şarkıları yazan her şarkı yazarının
kendi auraları, isyanları, iç çatışmalarıyla buluşup ortaya birbirinden
bağımsız, ama o oranda da özgün lirikler çıkabilmektedir. Donovan, Lou
Reed, Jim Morrison, Paul Simon, Neil Young, Patti Smith, Tom Waits ilk
akla gelen sofistike isimlerdir. Lirikleriyle, şiire inanılmaz biçimde
yaklaşan bu şarkıcı-şarkı yazarlarının lirikleri süreç içinde bir külliyata
dönüştüğü ölçüde, “rock şiiri” diye bir tanımla müzik ve yazın dünyası
baş başa kalmıştır. Evet, bildiğimiz anlamı ve yapısıyla bir edebiyat
türü olarak bir “şiir” şeklinde bu liriklere anlam yüklemek doğru olmayabilir.
Ama, daha önce söylediğimiz gibi, müziksiz, yalnız lirik olarak bir şiir
gibi okunan, kolayca kabul edilebilecek sayısız şarkı sözüne günümüze
dek rastlanır. “Rock şiiri” terimi birçok yanıyla doyurucu olmayabilir.
Hatta yalnız rock müzikte değil, andığımız birçok müzik türü içinde, sonuna
kadar “şiir” diyebileceğimiz çok sayıda lirik vardır. Yani, bu noktada
artık şiirle şarkı arasında gitgide pekişen bir akrabalığın altı kolayca
çizilmelidir. Aslında tüm modern açılımlı müziklerin şarkı modellerinde
benzeri örneklere rastlanır. Burada, şiirin bestelenip şarkıya dönüşmesinden
hiç söz etmiyoruz. Çünkü, bilindiği üzere geleneksel olsun, modern olsun
tüm şarkı çeşitlerinde bir şairden şiir alınıp bestelenmiş sayısız şarkıyla
karşılaşılır. Bu apayrı bir meseledir. Başta söylediğimiz üzere, bunun
iyisini yapmak kadar zor bir şey yoktur. Çünkü müzikten de şiirden de
bir ölçüde ses, müzikalite ve ritim noktasında çeşitli feragatlar gerekmektedir.
Ama, buna rağmen nefis bir buluşmaya dönüşebilen, iyi bestelenmiş iyi
şiirle de dünya ölçüsünde –ve hatta Türkiye’de bile– sayısı az da olsa
karşılaşmak mümkündür. Bu buluşma Klasik Batı Müziği geleneği içinde de
özel bir önemi haizdir. Bir şiir ele alınıp yapılan ve şarkı formuna yakın
müzikler varolduğu gibi, bu geleneğin en modern halkalarından biri olan
atonal müzikte bile, atonel karakterli, dili bozarak, parçalayıp yeniden
kurulan modern şiirler üzerine aynı müzikal tavırla atonal besteler yapılabilmektedir.
Şiir-şarkı akrabalığında, bir de Fransız Şanson müziğini anımsatmadan
geçmek doğru olmaz. Les Ferre, Yves Montand, Jack Brel, George Moustaki
gibi adını anabileceğimiz birçok büyük usta şarkıcının bir kısmı kendi
lirikleriyle yazdıkları şarkılarda, bir ekole dönüşürlerken; bazıları
daha çok, modern Fransız şiirinden örnekleri, müzik vizyonları, birikimleriyle
buluşturup, tamamen kendine has bir şarkı-şiir buluşmasını hayata geçirirler.
Bu kültürde de şiir karakterli liriklere sıkça rastlamak mümkündür. Ancak,
çok önemli bir fark vardır bu türden şarkılarda. Lirikler veya özellikle
şiirler mümkün olduğu kadar şiir okurmuşçasına seslendirilirler. Yani,
şiirin sesi, iç müziği de şarkılar boyu varoluşunu sürdürür. Dramatizasyon
bu şiirlerde büyük ölçüde öne çıkar. Hatta bunlara “lirik şarkılar” deme
imkânı bile doğabilmektedir. Bu çok uzun bir araştırma alanıdır. Ama,
şunu vurgulayalım: Şanson müziği, şiirle şarkının gizil iç içeliğini en
iyi yansıtan müzik dallarından biri kabul edilmelidir.
Şiir, Şarkı ve Leonard Cohen
Tüm bu saptama ve değerlendirmelerin ardından, öncelikle şair ve yazar
olarak bilinen, şarkıcı-şarkı yazarı kimliği ardından gelen, azımsanmayacak
bir şiir geçmişi olduğundan, kafamızda hiç soru işareti olmadan anımsatabileceğimiz,
oldukça da popüler bir şarkıcının daha ayrıntılı üstünde durmak istiyoruz.
Bu isim: şair, romancı ve şarkıcı Leonard Cohen. Gerçi, milyonlar satan
albümleriyle tüm dünya, otuzbeş yıldır onu şarkıcı-şarkı yazarı olarak
tanısa da, yazdığı şarkı sözleri incelendiğinde aslında aynı şair kimliğini
birkaç istisna örnek dışında bu kadar başarıyla sürdürmüş bir isme çok
nadir rastlamamız onu “şiir-şarkı” ilişkisinin biricik örneği yapmamıza
neden oldu. Şarkılarını bazen, müzik ve sözleri bir arada düşünerek bestelerken,
bazı durumlarda önce şiirini yazıp, ya da daha önce yazdığı, yayımladığı
şiirlerini besteleyip şarkıya dönüştürdüğü örnekleriyle tanındı. Bir “şarkı
yazarı”ndan çok şair-şarkıcı olarak kolayca anabileceğimiz bu ismin, bu
zaman diliminde çok özel bir ayrıcalığı da var. Eylül ayının 21. günü,
aynı zamanda Cohen’in 70. yaşgünü. Yaşça Bob Dylan’dan büyük olsa da,
şarkıcı kimliğinin pekişmesi, özgün bir şarkı yazarı olmasında Dylan’dan
hiç esinlenmediğini söylemek zor. Ama, iş şair yanına geldiğinde, ne kadar
modern şiirden farklı esinler alsa da, hiçbir şairin direkt esinlerini
yakalayamayacağımız ve aynı oranda da, neredeyse elli yıldır hep aynı
şiiri, lirikleri yazan; çoğu kez şiirlerini düzey ve felsefe olarak liriklerinden
kolay ayıramayacağımız, dilsel, düşünsel ve müzikal problematiğini devamlı
geliştirse de şiiri ve şarkıları hep biricik kalmış bir şairi, şiir-şarkı
ilişkisinde örneklemeyi uygun bulduk. Cohen’in şarkılarında büyük ölçüde
bir balad karakteri hep ağırlığını koymaktadır. Sorgulanansa daha çok
aşk ve varoluşa dair çeşitli sorgulamalardır. Rus asıllı Kanadalı bir
ailenin çocuğu olan Cohen öncelikle bir şairdir ve ilk şiir kitabı Let
us Compare Mythologies’de kendine özgü bir sesi yakalayacak, sosyalist
bir siyasal duyarlılığın içinde gezinecektir. Ama, varlıksal sorun, onun
siyasal algısı kadar hatta bunu da aşan boyutta şiirlerinin de kopmaz
bir parçası olur. Kendine özgü bir mistik atmosfer daha bu ilk dönem şiirlerinde
belirginlik kazanır. 1966’ya kadar dört şiir kitabı, iki de roman yazmıştır.
İlk kitabının ardından yaklaşık 10 yıl, Yunanistan’daki küçük bir adada
yaşamayı seçecek, bir anlamda izole, yalnız bir seçim, üretiminin kopmaz
parçası olacaktır. Karısı olan Marianne adlı büyük aşkı ve çocuğuyla yaşar.
Süreç içinde, mistik algısı her şeyin önüne geçer. Onun müzisyenliği ise
şiirinden de öncedir. Kanada’da küçük country gruplarında yer almakta,
gitar çalmaktadır. Bu izole edebiyat üretimi sürecinde art arda çıkan
üç şiir kitabı ve iki romanı daha olacaktır. Bu kitapların İngiltere’de
de basılanları olur. Bu üretimde gitarını da elinden bırakmayan Cohen’in
amatörce yazdığı şarkılar 1966’da çeşitli ilişkiler sonucu başka bir gündeme
sıçrar. Bu adadan ayrılıp New York’a yerleştiği 1966’da ilk kez ünlü Joni
Mitchell “Suzanne” adlı şarkısını, o yılki önemli albümüne alır. Parasites
Of Heaven adlı dördüncü şiir kitabında yer alan “Suzanne Takes You Down”ın
şarkıya dönüşüdür. Mitchell’ın da baskısıyla 1968’de “Songs of Leonard
Cohen” adlı ilk albümü ortaya çıkar ve beklenenin çok üstünde bir çıkış
yapar. Aslında ilk okumalarda nefis aşk şarkılarıdır yazılmakta olan.
Çekici boyut, yazdığı şarkı sözlerinin aynı oranda bir şiir kimliği taşımasıdır.
Ölçü ve uyaklı, güçlü bir dize yapısı olan, imge dünyasındaki mistik derinlikten
hiç uzaklaşmamış bir şairdir de aynı zamanda. Şiirinde geliştirdiği sorgu,
melodi ve armoniyle yeni bir vücuda dönüşmesi noktasında da şarkı söyleme
tarzındaki abartısız, özgün yapı şiirin kendi dilini de, şarkının içinde
saklı ama o denli de güçlü bir şekilde yerleştirmesini sağlamıştır. En
azından, bu ilk albümde yer alan şarkıların tümündeki sözler bir aşk teması
üzerine kurulur. Ancak, inanılmaz bir varoluşsal sorguyla bezeli şarkılardır
yazılanlar. Özellikle son şiir kitaplarında olduğu gibi. Kadına olan tutku
ile ondan derinlemesine kaçış, hem şiirlerinde hem de şarkılarda ana öğelerdir.
Aslında bu aşklar şairin birer “ben” sorgusudur. Onun yer yer mazoşist
bir boyuta sıçramasına da neden olur. İnançla inançsızlık, gerçekle gerçek
dışı, aşk ve nefret şiir-şarkı sözlerinin kopmaz bir parçasıdır. Müzikse,
tam anlamıyla bu çatışkıların güçlü bir müzikal atmosfer içinde yeni bir
anlatım biçimine bürünmesi anlamına gelir. Şarkıların akışı, melodik sürükleyiciliği
kadar, belki ondan da önce insani değerler, ikili ilişkilerin, çok nadir
de olsa bazı ironik cümlelerle yeni bir şarkıya dönüşmesi önemlidir. Gitgide
artan şarkılar, üretilen lirikler-şiirler bu sorunsalı devamlı deşmesini
önleyemez. Kendine özgü bir bütünleşmeye doğru dönüşür bu şarkılar. Hem
ruhsal, hem bedensel anlamda, sanatçının gezgin yanı gitgide derinleşir
ve yazdığı şarkıların, sorguların bir aracı olur. Şiirlerinde olduğu gibi,
şarkılarında da tüm varoluşsal sorgunun yanında, sokağın kokusu, renkliliği,
acımasızlığı, yarattığı ilişkisizlikler ve doğurduğu tutku; aşk şarkılarının
temel taşı olacaktır. “Ben”in sorgusu derinleştikçe, gizil alarm veren
bir ruh haliyle, düş dünyasıyla baş başa kalınır. Ben’le öteki arasındaki
çatışma şarkılar boyu, günümüze dek taşınır. Evet, yer yer “Partizan”
türü, sayısı az da olsa Fransızların Alman faşistlerine karşı direnişini
kendi şiir aurasıyla yazan şarkılarına da rastlanır. Ama, bu tür az sayıda
şarkıda bile varoluşsal sorgu hep hissedilmektedir. Yer yerse bu lirik-şiirlerinde
mazoşist bir aşk algısına yaslanan karşı aşk, onun şiirlerinde temel bir
direnç biçimidir. Ama, çoğu kez bu direncin de çözüm olamayacağı anların
şiirlerini, şarkılarını yazagelir Cohen. Aşkı bir tür tahakküm veya kişiliğin
tahribi gibi algılamak bile mümkün olabilmektedir. Onun aşk algısı, bir
yanıyla sevgiliden uzaklaşma, kaçışken aynı oranda da onu yüreğinin ta
içinde, derinlemesine yaşatmak demektir. Bu noktada, nefret bile sevgiyle
iç içe varolmaktadır şarkılarının çoğunda. Bu duygusal sargı onu öyle
sorgular ki, yeni ve özgün bir inanç sistemine doğru şarkıları yoluyla
bir yolculuğa çıkar. Otuz yıldır sürmekte olan bu yolculukta, başta Budizm
olmak üzere, Uzakdoğu inançlarını kendine hep yakın bulur. İnançsızlığa
karşıdır. Ama iş şarkıların üretimine döndüğünde, bu inançlardan da uzaklaşan,
mazoşist yanı yer yer de olsa şarkılarına sinmiş bir Cohen’le hep karşılaşılır.
Tüm bu varlıksal eğilimlerinin bir başka parçası olarak, tüm mistik algısına
rağmen, aslında kendine özgü bir materyalist açı da ruhaniliğiyle birlikte
şarkı-şiirlerinde at koşturur. Hiçbir inançsal ya da politik eğilimi onun
varlıksal sorgusunun, iç çatışkılarının noktalanışı anlamına gelmez. Şarkılarından
süzülen, ayıklanan en önemli konseptse hep biricik bireyselliğiyle, şiirlerinde
alışılmış âşık tipine, şair-şarkıcı olarak da bir kahraman tipine ayak
uyduramamasıdır. Bu yüzden toplumun hep uzağında, sınırlarında yaşamayı
seçer. Aşkı da. Hem de kozmopolit bir metropolün içinde yaşasa da.
Şiir ile şarkının bu denli iç içe varolduğu, süzüldüğü en iyi örneklerin
sahiplerinden biri olarak, Leonard Cohen’in dünyası ve felsefesi üzerine
birkaç cümleyle yetinerek bu ustayı yazı içinde anmayı uygun bulduk. Kitapları,
albümleri, tek tek şarkıları bu yazının temasını aştığından ayrıntılı
örneklere girmiyoruz. Tek önemli saptama, Cohen’in şarkı sözlerinin –liriklerinin–
de geniş ölçüde şiirleri ve şiir sorunsalına tam anlamıyla yaslandığını
söylememiz bu şarkıcının bir değişim yaşamadığı anlamına gelmiyor. Ama,
yapıtlarının ağırlıklı olarak özünü oluşturan varoluşsal sorgunun şarkıları
içinde nasıl bir anlam ve sorgu katına ulaşabildiğinin nedenlerini, kaynaklarını
sorgulamak istedik. Hemen tüm önemli şarkıcı-şarkı yazarlarında yakalanması
gereken bir noktadır bu. Modern şiirden, edebiyattan feyz aldığı hep açıktır.
Ama sorunsalı biriciktir. Ve ilk dönemlerinden bu yana, her türden yapıtında
bu sanatçının yerini teslim etmemiz gerekmektedir. Bu bölümü de, Cohen’in
ilk albümünün ilk şarkısı olan, aynı zamanda kitaplarından birinde de
şiir olarak yer aldığını anımsattığımız “Suzanne” şiirinden bir kesitle
noktalıyoruz. Cohen’in dışında sayısız isim anılabilir. Hatta Türkiye’de
de. Ama, şair kimliği, şarkıcı kimliği kadar önemli Cohen benzeri bir
ismi anmak zor. Ama, Dylan benzeri bir şarkıcı-şarkı yazarı tipindeyse
rafine birkaç ismi örnek olarak verebiliriz. Özellikle de Bülent Ortaçgil
ve Mazhar Alanson isimlerini. Özellikle Ortaçgil, lirikleri özgün şiire
büyük ölçüde yaslanan bir ustadır. Ama, şair değil, şarkı yazarıdır. Bu
konunun Türkiye boyutunu başka bir yazı olarak düşünmekte yarar var. Gelelim,
son cümle olarak Cohen’in “Suzanne” şiirinin bir uzun kıtasına.
İsa bir denizciydi
Su üzerinde yürürken
Uzun zaman gözledi
Issız, ahşap kulesinden
Ne zaman ki anladı
Yalnızca boğulanların onu gördüğünü
Tüm insanlar denizci olacak dedi
Deniz onları bırakana dek
Ama kırgındı biraz,
Çok vardı gökyüzünün açılmasına
Yalnızdı, insandı neredeyse
Bir taş gibi battı, aklının dibinde
Gezmek istersin onunla
Gezmek, gözleri kapalı
Güvenebileceğini sanarsın
Kusursuz bedenine, aklıyla dokunduğu için.
(Şiiri çeviren: Burak Eldem)
Sesler, Denemeler ve Sözler...
Mehmet Güreli
Karışıyorum sokakta koşturan kalabalığa
Nedense kimsenin bir yere gittiği yok ama
Bob Dylan
Şarkı sözü denince en son ben gelirim aklıma... Nedeni çok basit, yıllarca
şarkılarımı benden çıktığı gibi, olduğu gibi söylemeye çalıştığımdan.
Hatta bu düşüncenin bana nerden esinlendiğini bile bilmiyorum. Yeni bir
müziği keşfettiğimde öylece gider şarkılar bende. Hâlâ da öyledir. Bunun
bir tavır ya da stil olduğunu da sanmıyorum. Oysa özünde müziğin kendisi
önemlidir benim için; içinde de bildiğimiz, yakaladığımız, çözdüğümüz
ya da anlayamadığımız duygular, düşünceler, korkular, kelebekler uçar.
Bir şarkıyı söylerken müziğin anlaşılmayan kelimelerle bir anlam taşıması
fikri de, bana her zaman heyecan vermiştir. Bu biraz da dinleyenlerin
kendi duygularını aramaları, sözlere koşullanmadan katılmalarını beklemek
de sayılabilir. Bir şarkıcı-besteci için de bu çok zor, cesaret isteyen
(bence) garip, hatta tuhaf bir yol gibi görünebilir. İşte bu yüzdenden
de müzik, kendi yarattığımı düşündüğüm, sadece benim bildiğim varsayılan
bir dilde ilerler, benle ve sanki sadece benim tekrarlayabildiğim şarkılar
olarak albümlerde yer alır, sözlü şarkıların yanında onlara eşlik edecek
birilerini boşuna bekler.
Ama diğer tarafta Suğra Öncü, Defne Sandalcı ve Görkem Yeltan, çok severek
söylediğim şarkı sözleri yazmışlardır bestelerime. İşte bu da beni hayata
döndüren ya da tuhaf yolumdan çeviren yolculuğumun başka bir yönüdür.
Ve Ömer Hayyam tabii...
Bazen müzik önce gelir, sözler sonra. Bazen de ikisine birden ulaşılır.
Bu konuda da kimse Bob Dylan’ın eline su dökemez. John Lennon, Dylan’dan
sonra iyi şarkı sözünün ne demek olduğunu, nasıl yazılabileceğini herkesin
öğrendiğini bile söylemiştir.
Şarkı sözü bir anlamda da dil sorunudur. “Astığı suratını kapının kenarındaki
kavanozda saklıyor” (Wearing a face that she keeps in a jar by the door/
Eleanor Rigby) dizesinin anlamını kavramadan bu şarkıya nasıl ulaşılır?
İşte bir kırılma noktası buradadır. Her şeye tam anlamıyla ulaşamama sorunu.
Burada da müzik söz alır... Anladığımız şeyleri tekrarlarız, ezbere tekrarladıklarımızı
da anlamış sayarız kendimizi. Bu yüzden de birçok beste herkesin kendi
dilinde yeniden yorumlanır. Ama “Hey Jude” yalnız Paul’den dinlenir.
Hatta öyle şarkılar vardır ki; sözlerinden hiçbir şey anlamasanız bile
sizi alır götürür, sizle konuşur, kimseyle paylaşamadığınız duygularınıza
ortak olur, gizli sevinçlerinizi ortaya çıkarır. İşte belki de şarkının
özü burada yatar. Kısaca müziği yaşamaktır bu. Ve zamanla şunu anlarız
ki, iyi şarkılar ölmez ve biz onları iyice anlamasak da tekrar tekrar
mırıldanmayı sürdürürüz; çünkü onlar bize her şeyi anlatmıştır zaten.
Bu biraz da Eleanor Rigby’nin öldüğünü sessizce hissetmemizdir. Jacques
Brel’i, Georges Brassens’i ya da Leo Ferre’yi dinlemek için ille Fransızca
mı bilmek gerekir, bence gerekmez. Oysa bilirseniz Baudelaire’e de biraz
daha yaklaşmış olursunuz. Güzel şarkılar nereye giderseniz gidin ordadır.
|