Heidegger İneği

Emre Ayvaz


Thomas Bernhard’ın o iflah olmaz öfkesini nasıl anlamalı? Deli saçması olarak mı, pervasız bir samimiyet ya da ‘içi dışı bir’lik mi, yoksa düpedüz terbiyesizlik olarak mı? Kimsenin okumadığı mahalli bir gazetedeki sütunundan dünyaya öfke kusan ezilmiş ve ‘başarısız’ bir yazarın ettiği küfür ya duyulmayacak, ya da duyulacak ve açılmaya ‘tenezzül edilen’ bir davayla yüklüce bir manevi tazminat cezası olarak sahibine iade edilecektir. Bernhard’ın da başında muhtemelen bir sürü dava vardı, ama bildiğimiz, onun küfrettikleriyle ilişkisinin mahalli gazete yazarınınkinin tam tersi olduğu: birincisinin öfkesi küçümsenişle ezilirken, Bernhard, Dostoyevski kahramanlarının çok çektiği o umursamaz küçümseyişle daha da büyüyordu.
O küçümsenişi hepimiz biliriz: en çok gözlerde görülür ve içi kendine güven, iktidar duygusu ve soğukkanlılıkla doludur. Karşı çıkmak isteyen, kendisini kendisine ispatlamak isteyen Dostoyevski kahramanları, yani çoğumuz, ‘büyük’ bir hareket yapma, karşımızdakine haddini bildirme, öç alma hıncıyla dolup taşarız ve gücümüzü toplayıp ayağa kalktığımız anda da bu sefer, olup bitenin çoktan unutulduğunu, tek hatırlayanın ve hınç duyanın biz olduğumuzu anlarız. Damarlarımızda acı bir sıvı gezinmeye başlar: Max Scheler’in Nietzsche’den devralıp geliştirdiği ‘ressentiment’tır bu, yöneleceği belirli bir nesnesi olmayan, çaresiz bir hınç; ‘zihnin karanlık dehlizlerinde gezinen, egonun eylemliliğinden bağımsız, bastırılmış bir gazap duygusu.’ Klişeleşmiş gelin-kaynana hikâyesinde, ‘mazlum’ gelinin bıkıp usandığı şey budur: Kaynana kızı iğneleyip durur, hep kusur arar ve hep de bulur, sürekli memnuniyetsizdir, şikâyet eder ve kızcağızı yaralamaya çalışır. Kız veremediği cevaplardan, haksızlık duygusundan, taşma raddesindeki öfkesinden boğulacak gibidir artık. Ama karşılık da veremez, çünkü kaynana hep başka yerlere bakarak, onu muhatap almayarak, imayla, küçümseyerek, ‘ortaya konuşarak’ eder edeceğini. Karşılık vermek gocunmaktır, gocunmaksa kabullenmek.
Mahalli gazetenin hınç dolu yazarı tam da böyle küçümsenmiştir işte –yok sayılarak, umursanmayarak, ismi anılmayarak ve okunmayarak– ama öfkesini boşaltacak cesareti gösterir. Böylece her şey daha da acı bir hal alır: küçümsenmekten kurtulma hamlesi de bir başka küçümsenişle kırılır ve hıncın içe gömülmesi gerektiği dersi bir daha alınmış olur.
Thomas Bernhard’ın çok daha şanslı olduğu açık: güçlü bir yazardır, yok saymak mümkün değildir onu, gözardı edilemeyecek kadar parıltılıdır, okunur ve şaşırtıcı bir gücü vardır: güçsüzün hıncını güçlünün konumundan dile getirir. Sayfalar süren küfürlerini –mesela Eski Ustalar’daki tam altı sayfalık Heidegger faslını– okurken okuyucuya gelen gülme hissi bunun işaretidir: iktidarsız hıncın iç bayıltıcılığı, verdiği o bayatlık ve acıma duygusu, muhatap bulamayacağının bilinmesinden kaynaklanır. Bernhard’sa ezici bir kendine güven ve kestirip atıcı bir kararlılıkla, ‘ateşli bir soğukkanlılıkla’ sayıp sövüyordur; ikna etme ve ‘işin aslını’ anlatma kaygısından eser yoktur tavrında, lafı dolandırmaz, ağzına geleni söyler ve devam eder. Haciz memurunun eşya sayarkenki soğukkanlılığıyla yapar bunu: durumları, olayları ve kişileri alt alta dizer, sayar onları ve sayarken bedel biçer. Ve biçtiği bedeller yerlerde sürünür.
İki öfke arasında daha başka farklar da bulunabilir. Mesela:

1. Bernhard Heidegger’e söverken, bu sövgü, kitabı ve yazarının dünyasını kuran derin bir öfkenin –hatta daha saygıdeğer ve haklıymış gibi görünen bir öfkenin– ortasında konumlandığı, bir sürü başka sövgüden biri olduğu için, geçerken Heidegger’in de payına düşeni alması pek göze batmaz.
2. Heidegger’e ‘edebi’ bir metin içinde küfredilmektedir, dolayısıyla ‘incelmiş’ okuyucunun ‘bu bir roman ve ben de edebi bir metin içinde geçen ifadeleri edebiyat dışı kriterlerle yargılamayacak kadar anlıyor olmalıyım edebiyattan’ diyen tarafıyla; edilen hakaretleri öfkeli ve yalnız, Avusturyalı ‘büyük’ bir yazarın göz yumulması gereken haşarılıkları, bardağı taşırışları, taşkınlıkları ve onu farklı kılan imrenilesi kural tanımazlıkları olarak gören tarafının bir çeşit uzlaşısının penceresinden görmesi yüzünden, Bernhard’ınki farklı bir yere konuluverir.
3. Mahalli gazetenin öfkeli yazarı ‘şu anda’, çok somut ve yerel bir öfkeyle küfrediyordur. Çoğunlukla kabadayı ağzıyla, durup dururken ve arasıra ana avrat. Gözümüzde ‘daha zayıf’ bir figürdür o. Daha kaba ve üzerinde çalışılmamış bir dille, yazar gibi değil, avaz avaz bağırır gibi küfreder. ‘Bizim muhitten’ ve ‘sıyırmış’ bir adam gibi görürüz onu. ‘Büyük’ bir adam değildir, ‘küfretme’ hakkını kesbedememiştir, çünkü ‘edebi’ anlamda rüştünü ispatlayabilmiş değildir bir kere. Kitapları filan vardır belki, ama işte deriz, malzeme ortada. Haklı ya da haksız olması önemli değildir. Haksızdır.
4. Heidegger’i okuyup okuyup, daha doğrusu iki satır zar zor okuyup bir türlü anlam veremeyen okuyucu, Bernhard’ın hakaretine, suçu gönül rahatlığıyla Heidegger’in ‘anlaşılmazlığına’ yükleyebilmesini sağlayan bir teselli gibi sarılır. ‘Bak o da tam benim gibi iki satır okuyacağım diye göbeğim çatlarken ağzıma gelenleri söylemiş; hem de kaç sene önce, hem de Heidegger’le aynı ya da ona yakın bir dilde, hem de ne güzel... helal olsun.’ Mahalli gazetenin öfkeli yazarı yanımızdaki yöremizdeki, bir telefonla ulaşabileceğimiz, kitaplarını duymadığımız, duyup okuduysak da basit bulduğumuz biridir, üstelik daha yakın ve ‘bizden’ kişilere küfreder. O zaman üstümüze alınırız: ya biz de küfrederiz, ya ‘bırak Allahaşkına, deli’ deyip geçeriz.
5. Bernhard’ın ettiği bir araba küfür, sonradan düşünürüz ki, aslında bizi küfredilenin ne kadar aşağılık bir adam olduğuna ikna etmeye filan çalışmıyordur, böyle bir gayrete gönül indirmeyecek kadar mağrurdur Bernhard; bütün büyük yazarlar gibi, gerilerdeki, daha derin ve karanlık olduğunu hissettiğimiz bir yere ışık düşürmeyi becerir. Ezilmiş ve aşağılanmış öteki yazar da mağrurdur, ama kendi kendisinde kaybolmuştur: sadece küfreder ve bu yüzden ikna edemez.
Thomas Bernhard’ın konuştuğu yer, ‘ortaya konuşan’ kaynananın ikiyüzlülüğüyle korkaklığının da, mahalli gazetede ‘yazı döşenen’ yazarın kifayetsiz cesaretinin de ötesindedir. Haklı ya da haksız olması önemli değildir, iki ihtimali de sollamış, öfkeyi hedefini bulacağı, sonunda ‘asıl mesele’yle yüzleşeceği mecraya sokabilmiştir. Sahici olmanın öfkeye yetmediğini, onu sıradan bir duygu olmaktan çıkarıp ağır ve derin bir insanlık durumu haline ancak ‘doğru biçim’in sokabileceğini keşfeden Bernhard’dır. Bu yüzden Dostoyevski okurken hınçlanır ve bitirdiğimiz her Bernhard kitabıyla kendimizi biraz daha ferahlamış hissederiz.
Sözlerimi, bu yazıda asla kaynanaların ve mahalli gazete yazarlarının hepsini kastetmediğimi, bahsi geçenlerin kendilerini gayet iyi bileceklerini belirterek bitireyim.