Dur bir saniye, kafam dağılmadan anlatıp bitireyim şunu. Yok yok, yaşlanmakla
falan ilgisi yok. Yıllar önce, çocuklar daha emeklerken, Salwa da aynı
şeyi söylemişti bana; şekli şemali bozulan tüm kadınlar gibi o da acı
içindeydi: “Cümleni bitirmiyorsun. Bir şey söylemeye başlıyorsun, sonra
yarım bırakıyorsun.” Haklıydı tabii, onu boşamamış olsaydım bugün de,
ne dese haklı olurdu. Önce ben, peşinen kabul ederdim haklı olduğunu.
İçinde yaşadığımız bu çağda kusur buluyorum. Sorarım sana, bugün kimin
başladığı işi bitirmeye vakti var? Hastalık gibi bir şey bu. Herkesin
mustarip olduğunu, ama kimsenin sözünü bile etmediği bir durum. Düşüncelerin
bir konudan ötekine o kadar rahat sıçrıyor ki fark edemiyorsun bile. Önüne
atılan yemi gagalayan kuş gibi, bir oraya bir buraya, yerinde durmamacasına.
Sırf anlattığın hikâyenin sonuna varabilmek için, bilip bilmeden, bütün
bir dünya tarihini, Amerika’nın keşfini, ampulün icadını, piramitleri
kimin inşa ettiğini anlatman gerekiyor. Bu arada, son zamanlarda Araplar
bunu yapanın asıl kendileri olduğunu iddia ediyormuş, tam da onlara göre
bir tavır. Ampulün icadından değil, Amerika’nın keşfinden söz ediyorum.
Onlara sorsan her şeyi kendileri yaptı zaten. Bir düşünsene, Amerika’yı
keşfedenin Yahudiler olduğu kanıtlansa bir! Başımıza neler açar acaba
bu? Mesele şu, her şey, sürekli değişiyor; tarihin en katı gerçekleri
bile. Okulda bize öğretilen şeyler, verili kabul ettiğimiz tüm bilgi,
asla ayakta duramıyor.
Peki o zaman, ben anlatmaya devam edeyim. Taksi çevirmem gerekiyordu.
Geç kalmıştım, ayrıca bu şehirde havaalanına gitmeye çalışmak acemi birliğinde
eğitim almak gibi bir şey. Yani, merdivenler tırmanıp inmek, bavullar,
sana yardım edecek kimseyi bulamamak… Oğlum yaşında, torunum yaşında insancıklar
boğuşup duruyor… Kalp krizleri giderek daha genç yaşlarda vuruyor, şaşılacak
şey değil. Sırtlarında koca koca çantalar, kıpkırmızı suratlarla, yeni
ilaçlanan bir mutfaktan kaçan hamamböcekleri gibi koşuşturuyorlar. Peki
neden havaalanı? Kızımın düğünü var. Nihayet anne babasını mutlu etmeye,
biriyle evlenmeye karar verdi, hem de dünyanın bize ayrılan kısmından
gelen biriyle. Allaha şükür Avrupalı ya da Amerikalı, Katolik, Protestan
ya da Yahudi değil damadımız, kızımız isyan çağından sonra vazgeçti o
hevesten. Yani memnun olmam gerekiyor, ama işin aslı ben biraz kaygılıyım.
Eh yani, Yemen! Torunlarımın, bütün gün yan gelip yatarak keçi gibi geviş
getiren bir babanın elinde yetişmesi içime sinecek mi? Genetik bir şey.
Oğlum Abdin, onu hatırlarsın, kendilerini tutamadıklarını söylüyor. Genlerinde
varmış bunu yapmak. Nasıl bir anatomiye sahipler ve bu anatominin hangi
öğesinde bulunur bu geviş getirme alışkanlığı, bilemiyorum, ve tuhaf biliyorum
ama karşıyım ben buna. Ne yaparsın. Kızım mutlu olduğunu söylüyor. Aşk
işte. Bu gibi şeyler insanın elinde değil ki. Sıkıysa gir bakalım aralarına,
bak gör neler oluyor. Mustapha Medood’u hatırlar mısın, oğlu kız kardeşi
bir İngiliz oğlanla görüşüyor diye, oğlanı hançerlemişti. Duvarda asılı
duran eski bir Hadendowa kılıçları varmış, dekoratif durduğu için koymuşlar
onu oraya. Turistler böyle şeyleri satın alıyor. Merak ediyorlar. Çocuk
hançeri kınından çıkarıvermiş. Ha kılıç ha hançer, ne fark eder ki? Sonuçta
zavallının kalbine girdi. Ambulans olay yerine varmadan oğlan ölmüş. Bu
ülkede her şey ortada, olanın üstünü örtmek öyle kolay değil, yani buralarda
kılıçla kaza olmuyor. Avukat çok iyiydi. Çocuğun cinnet geçirdiğini savundu.
Duyduğuma göre şimdi Amerika’da yaşıyormuş. Boston, New Jersey ya da oralarda
bir yerde işte. Kan. Aralarına girmeye kalkarsan olacağı bu. Yok yok,
ot çiğnese de olur, ben almayayım.
Nerede kalmıştım? Havaalanı? O kadar çabuk değil. Önce bir minicab çağırıyorum.
Gerçek bir taksi bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyorsun. Yol kenarında
bizden biri bekliyorsa, görmezden geliyorlar. Hem zaten çok para alıyorlar.
Somalililerin bir şirketi var, ben oradan çağırıyorum, yok galiba Nijeryalı
onlar. Her halukârda, topu gangster bunların. Ben beni Heathrow’a atacak
bir arabaya ihtiyacım olduğunu söylüyorum, onlar ücreti kontrol etmek
için on dakika bekletiyorlar. Arkadan bir yerlerden Bedevi müziği geliyor.
Bu insanlar kabile hayatı sürüyor. Dünyanın neresine koyarsan koy bunları,
sanki geldikleri çölü hiç terk etmemiş gibi yerleşiveriyorlar. Sanki daha
önce havaalanı diye bir şey duymamışlar, o tarafa araba gittiğini bilmiyorlar.
Nihayet beni götürebileceklerine karar veriyorlar. Şeref duydum. Onlara
böyle söylemiyorum tabii, çünkü çok alınganlar, telefonu suratına kapatıveriyorlar,
müşteri mi telefondaki, kim, umurlarında değil. Ücret konusunda önceden
anlaşman gerekiyor, yoksa tenha yollarda şoförler rehin tutuyor seni.
O zaman kendi yurduna dönmüş gibi oluyorsun vallahi.
Her neyse, araba yanaşıyor ve şoföre bakıyorum, Afrikalılardan olduğunu
görüyorum. Bana bir anlatsana bana, bu İngilizlerin derdi ne ki artık
hiçbiri çalışmıyor? Hiçbiri. Sakın yanlış anlama. Bir Afrikalının sürdüğü
arabaya binmemek gibi bir derdim yok kesinlikle, ama sürekli kayboluyorlar.
Başlarını sallayıp evet efendim diyorlar, sonra yine bildiklerini okuyorlar.
Dönüp nereye gideceğinizi sorana kadar, zaten caddeyi yarılamış oluyorlar.
Afrikalılarla ilgili asıl sorun şu: asla hatalarını kabul etmiyorlar.
Asla. Shahin Tawil’i hatırlar mısın? Yıllar önceki şu skandala adı karışmıştı.
Hatırlarsın yahu, Kraliyet donanmasına atmak için füze satın alan Arjantinlilere
lisans satıyordu. Biliyorum eski bir hikâye bu, ama nereye gitse peşinden
geliyor işte. Sorarım sana, onunla ilgili hatırladığın başka bir şey var
mı? Çok içerdi, bir de İngiliz orospularına giderdi. Sakat adamdı gerçekten.
Şoförün biri döve döve az daha öldürecekti onu. Sebep? Sebep şu soruyu
sormuş olması, tek sebep bu, inan bana. Bu insanlar bütün gün araç kullanıyor,
doğal olarak sinirleri kamanga’nın telleri gibi gergin oluyor. Çıt çıkardın
mı yandın, saldırıyorlar, aynı Nazilerin köpekleri gibi. Eminim Tawil
sarhoştu, tabii ki sarhoştu, yine de… Şoför dediğin sorumluluğunu bilecek.
Tawil canını kurtarmak için başlamış koşmaya. Caddenin ortasında koşarken
bir yandan da yardım istiyor, bas bas bağırıyormuş. Durup yardım eden
olmuş mu sanıyorsun? Sen durur muydun? Burası Londra. Afrikalının birinin
kovaladığı sarhoş bir Afrikalı. İnsanlar bunları görünce yol açmışlar
geçip gitsinler diye. Şimdi düşünüyorum da, bu adam Sih falandı herhalde.
Yine de, ha sarıklı ha sarıksız, yolunu bulamaz bunlar.
Yani şoför mahallindeki bu adama karşı temkinliydim. Hem, onlar bizi hiç
sevmez. Bizimle aynı kıtadan gelmiş olabilirler, bizi bir güzel süzdükten
sonra kendi kendilerine derler ki, “Arap, Müslüman.” Onlar da herkes gibi
televizyon seyrediyor. Yüksek binalara uçakların çarptığını, kadınların
taşlanarak öldürüldüğünü, intihar bombacılarının Ford Mondeo’larında kendilerini
bin bir parçaya ayırdığını onlar da görüyorlar. Biri beni köle taciri
olmakla suçladı. Benim atamı alıp köle yaptınız! diye bağırdı bana. Neden
biliyor musun, paranın üstünü bahşiş bırakmadım diye. İyi de, beş poundluk
bahşiş mi olurmuş! Arabadan indi. Altın dişler, burnunda kocaman altın
bir halka, saç örgüleri koca siyah yılanlar gibi yüzüme karşı kıvrıla
kıvrıla salınıyor. Derviş gibi caddede bir o yana bir bu yana gidip geliyor.
Atası yolda karşısına çıksa altına alıp ezer, yine tanımaz vallahi.
Ama başka çarem yoktu, hem zaten bir havaalanını bulmak ne kadar zor olabilir
ki? Gel gelelim, yolda giderken, adamla ilgili başka bir şey dikkatimi
çekti. Her şeyden önce aksanı. İçgüdü bu. Anında tanırız birbirimizi.
Oğlum sana genetikle ilgili bir şeyler zırvalayabilirdi, ama zavallı çocuğun
yaşamı, öğleden sonraları yayınlanan pembe dizilerdeki gibi. Salwa yıllar
önce alışkanlık edindi pembe dizi seyretmeyi, tamamen seksle ilgili olduklarını
öğrendikten sonra pek heves etmişti. Çocuklarım doğduktan sonra onunla
bir daha münasebetimiz olmadı, yani, yaptığımıza öyle denmez. Ne anlamı
var bu yaptığımızın, dedi bana, üstüme çıkıp başka kadınları hayal ediyorsun.
Sana çocuk verdim işte. Dahasını istiyorsan, kendine başka bir eş bulmalısın.
Sözünü dinledim, tabii ki. Televizyon kadının beynine bunu yapıyor işte.
Romantizm istiyormuş. Sorarım sana. Kırkını geçmiş iki çocuklu bir kadın.
Romantizmmiş. Oğlum, her tür hırstan yoksun, nasıl geçineceğini düşünmeden,
babasının alın teriyle kazandığı parayı çarçur etmek dışında geleceğe
ilişkin hiçbir plan yapmadan okulu bıraktıktan sonra, tüm vaktini yattığı
kadınların numaralarını telefon defterine kaydetmeye adadı. İngiltere’nin
güney batısına yayılan gayrimeşru torunlarımın sayısını tahmin bile edemiyorum.
Pahalı özel okullarda okutmalar, üniversiteye hazırlık kurslarına göndermeler
vs. neden? Oğlan hangi kitabın sonu nasıl ezberlesin diye. Şimdi tüm yaptığı
bütün gün televizyon seyretmek. Yan gelip yatarak televizyon seyrederek,
üniversitede öğrendiğinden daha çok öğrendiğini iddia ediyor. Paranı bir
kenara koysan daha iyi ederdin deyip yüzüme karşı pis pis sırıtıyor, sigara
üstüne sigara yakıyor.
Genetik, kabile içgüdüsü, her neyse. Bu şoför bana tanıdık geldi. Sadece
aksanı da değildi tanıdık olan. Yüzünü daha iyi görebilmek için biraz
öne çıkıp öyle oturuyorum. Arapça konuşuyorum onunla. Dikiz aynasından
bana bakıyor. Seni tanıdığımdan eminim, diyorum ona. Seninle aynı okulda
okuduk. Yıllar önce, buradan çok, çok uzak bir yerde. Başını iki yana
sallıyor, ama ben eminim. Kafam karışıyor, onu bu halde, uyduruk bir arabanın
şoför mahallinde direksiyon sallarken görmek. Başka şeyler de görüyorum.
Üstü başı hep paçavra. Saç sakal birbirine karışmış. Şimdi daha yaşlı,
doğal olarak, ve yüzü bir biçimde şeklini kaybetmiş. Bir yandan da, ömrü
hayatında hiç acelesi olmamış bir adamın rahatlığıyla kullanıyor arabayı,
sallana sallana gidiyoruz. Panolar, uçuş saatleri, kapıların kapanması,
bunların hiçbiri hiçbir şey ifade etmiyor sanki ona. Arabaların korna
çalarak sağımızdan solumuzdan geçişini seyrediyorum, pencerelerden çıkan
parmaklar müstehcen işaretler yapıyor. Bir bataklığa saplanmışız da, yavaş
yavaş batıyormuşuz gibi oluyor. Ama ben bunların farkında bile değilim,
çünkü şimdi görüyorum ki, bir canlı tarih var karşımda; benim tarihim.
El Haj. Bu adam bizim için bir kahramandı, hepimiz ona tapardık. Benden
çok da büyük değildi, beş belki altı yaş, hepsi o kadar. Tabii o yaşta
insanın üzerinde ciddi bir etki bırakabilecek bir yaş farkı bu. Çok çalışkan
bir insandı, pek tabii ki, hırslı, özenliydi, öğretmenler de dahil olmak
üzere okuldaki çoğu insandan daha zekiydi. Gece gündüz, sürekli okurdu.
O zamanlar yoksulduk, hepimiz yoksulduk. Evim onun evinin birkaç sokak
ötesindeydi. Tuvaletimiz bile yoktu. Kovalara sıçardık. Bir de bahçede,
yerde bir çukurumuz vardı, hepsi o. Her akşam bir adam gelip çukuru boşaltırdı.
Çocuklarıma bunu anlattığım zaman bana gülüyorlar. Ama ciddi bir şey bu,
gülünecek yanı yok. Bir insan olarak seni şekillendiren şeyler böyle şeyler.
Bugün çocuklarım her istediklerine sahip olabiliyorlar, tek yapmaları
gereken söylemek, ama işin aslı şu: özde hiçbir şeye sahip değiller, anlıyor
musun? Böyle bir dünyada büyüdükleri için onları kıskanmıyorum. Tutunacak
neleri var ki? El Haj. Onu böyle çağırırdık, çünkü yaşından çok daha büyük
gösterirdi, her akşam gelir, sokak lambalarının ışığında kitap okurdu.
İnsanların evlerinde lamba yakacak kadar bile parası yoktu ki. Birçok
evde bir, en fazla iki ampul olurdu, ama ampul bir patladığı zaman, değiştirmek
çok pahalıya patlıyordu, o yüzden evler çoğunlukla geceleri karanlıktı.
Gece vakti kim kitap okumaya kalkacak ki, insanlar gün ışığında bile okumuyordu.
Herkes onu sayardı. İlginç bir adamdı, kendi stili vardı. Şapka giyerdi.
Kimse şapka giymezdi ondan başka. Hem gerçek bir şapkaydı. Şu golfçülerin
taktığı şapkalara benziyordu, tek farkı tepesinde o kırmızı yumuşak şeyden
olmaması. Fransız tarzı, galiba. Biri şapkayı eskidiğinden ona vermiş
olmalı. Şapkayı hatırlıyor musun? diye sordum ona. Dikiz aynasından gülümsedi
bana. Şapkayı hatırlıyordu.
Burnu sürtülmüştü anlaşılan. Bütün dünyam yıkıldı, üstümdeki şık takım,
elimde uçak biletim. Hiçbirini hissetmiyordum. Doğduğumuz yerden binlerce
kilometre uzakta, burada bir takside karşılaşmamız çok büyük bir tesadüf
değil mi? Böyle bir olasılığın hesabını yapabiliyor musun? Birer hayat
eskitmiştik, hükümetler kurulmuş, diktatörler düşmüştü ve biz buradaydık.
Evet büyük bir tesadüf, diye onayladı sözlerimi. Olasılık hesabı. Olasılığın
bir hesabı yapılabilir mi, onu bile bilmiyorum ben. Kızımın düğünü aklımdan
çıktı gitti, uğruna hayatını feda ettiği o çobanı, oğlumla ilgili kaygılarımı,
kendi sağlık sorunlarımı bile unuttum. Bütün bu düşünceler uçup gitti.
Çok yüksek bir dağın zirvesinden, bütün bir yaşamımı kuş bakışı seyrediyormuşum
gibi hissettim.
O kitapların beni bir yere götürmeyeceğini çok erken yaşta fark etmiştim
ben, bunu anlamışsındır. Okulu bıraktım ve iş hayatına atıldım. Yavaş
yavaş yükseldim. Zor yoldan kazandım paramı. Hayır, hiçbir şeyden pişman
değilim. Hiçbir şeyimiz olmayan o günleri aklımdan hiç çıkarmadığımı unutma.
Sokağa dökülen pis suyun iğrenç kokusunu, ölümün gri rengini aklımdan
çıkarmıyorum. Önüme fırsatlar çıktı. Zaten fırsat kolluyordum ve yakalayınca
da değerlendirmemek aptallık olurdu. Kendi hayatımı kazandım, hem birçok
insana da faydam dokundu. Onu kıskanıyordum. Bunu şimdi itiraf edebiliyorum.
Önce olsa asla itiraf edemezdim, ama bugün, artık kimin umrunda. O göçebe
gangsterlerden birinden kiraladığı arabayla beni havaalanına götürdü.
Yeni çağımızın bu büyük bilgesi, bizzat kendisi şoförlüğümü yaptı. Üniversiteye
girmişti. Yurtdışına çıkmıştı. Dünyanın dört bir yanında dersler vermişti.
Bir kovaya sıçan ve elektrikler kesildiğinde yıldızların altında kitap
okuyan bu adamı dünyanın dört bir yanında sayısız insan dinledi. Çok yükselmişti.
Adı gazetelerde çıktı. Hatta onu bir kez televizyonda gördüm de, zor tanıdıydım.
Saçları kabarıktı, renkli bir gömleği vardı, sanki çalılığın arkasından
yeni çıkmış gibi. Beyaz sarayın çimenlerinde başkanlarla tokalaşırken
çekilen fotoğrafları vardı, ama şimdi uyduruk bir arabada bilmediği yollarda
direksiyon sallıyordu. Tabii ki onun önüne de fırsatlar çıkmıştı. Mutlaka
birçok fırsat çıkmıştır karşısına, zengin ve ünlü insanlarla geziyordu.
Büyük ihtimalle bu fırsatları değerlendirmek istemedi. İlkeli bir adam.
Onunla gurur duydum ve ona çok acıdım.
Fark ettim ki, zihnimin derinlerinde, onun hep uzaklarda bir yerde dünyayı
düzeltmeye çalıştığını düşünüp durmuşum, anlıyor musun? O meydan okuyordu.
Ama her şey zamanla değişiyor. Eğer elini çabuk tutmazsan geride kalırsın,
sinek gibi ağa takılıverirsin. Komşuma da aynısını söylemiştim, bizim
oralardan değil kendisi, aslında nereli olduğunu bilmiyorum, söylediği
tek bir sözü anlamıyorum. Gençken, dedim ona, Rusya bizim için bir şeyi
temsil ediyordu. Neden söz ettiğimizi hatırlamıyorum şimdi. O zamanlar
Rusya güçlüydü, dedim. Füzeleri ve koskoca orduları vardı, herkes köpek
gibi korkardı onlardan. Koca Rus ayısı. Öfkeli dev kaplumbağalara benzeyen,
böğüre böğüre giden o Volga arabalar. El Haj komünistti. O zamanlar herkes
komünistti, politikayla ilgilenen herkes. Sovyetler bizim tek umudumuzdu,
diye sözümü kesti. Amerikalılar İsrail’i kolluyordu. Vietnam’ı bombaladılar.
Lumumba’yı öldürdüler. Ruslar asla Afganistan’a gitmemeliydi, diye sürdürdü
açıklamalarını. Çöküşlerinin esası oradadır. Büyük Sovyet Birliği olarak
girdiler oraya, çıktıklarında havyar satıp orospuluk yapıyorlardı. Ben
de tam böyle düşünüyordum. Bugün Rus kadınları dünyanın dört bir yanında,
kusura bakmayın ama, önüne gelene veriyor. Kafası biraz çalışanlar kendilerine
yabancı koca buluyor, gerçi duyduğum kadarıyla bunlar orospuluk yaparak
para kazanamayacak kadar çirkin olanlarmış. Her şey planlı. Sana on dokuz
yaşında bir dilberin fotoğrafını gönderiyorlar – müthiş bir şey. Böyle
sağlıklı bir kadının sırf fotoğrafına bakmak bile içini hoplatıyor. Her
gece o güzeller güzeliyle aynı yatakta yatma hayaline kapılan zavallı
yalnız adamlar hayatlarını ortaya atıveriyorlar; benim bir arkadaşım,
Ragab’ın başına da aynısı geldi. Onu hatırlar mısın? Çok mutluydu. Üç
ay boyunca bulutların üstündeydi. Sonra ona öyle bir kadın gönderdiler
ki, kapı gibi, yok yok, evin kapısı bile onun yanında güzel kalır. O kadar
iri bir kadındı ki yeni bir yatak almak zorunda kaldılar. Kadın zavallı
adamın ödünü patlatıyordu. Fiziksel anlamda, ürkütücü buluyordu kadını.
Kadın, oraya buraya para göndersin diye başının etini yiyordu. Yok annesi
hastaymış, yok kardeşi yeni doğum yapmış da çocuk sakat doğmuş vs. Sonuçta,
bana dediğine göre, koca bir köy, uyduruk bir İngiliz üniversitesinde
çalışan zavallı bir Afrikalı profesörün üç kuruş maaşıyla geçinmeye başlamış.
Büyük rüya tarihe karıştı. El Haj’ın Afrika ile ilgili hayalleri uçtu
gitti. Peki bütün bunlar ne anlama geliyordu? Bilirsin ben dindar adamımdır.
Yo yo, gerçekten, bir yıldan fazla oldu ağzıma tek damla koymadım. Baypastan
beri hiç içmedim. Sana hacdan söz etmiş miydim? Ne curcuna ama. Kalabalığın
içinde ezilip canımdan olacağımı sandım. İnsanın kendinden geçmesi meselenin
özünde var demişlerdi bana. Sıkıysa çocuklarıma anlat bir de bunu. “Din
korkudur” diyor oğlum. Nereden, ne zaman öğrendin bunu diye sordum ben
de, televizyon çıplak karıları seyrederken mi? Hayır, dedi. Bana dedi
ki, eğer gerçekten her şeye gücü yeten bir Tanrı varsa, saf bir kalple,
sırf kendisini yaşlı ve ölüme yakın hissettiği için günahla dolu yaşamından
pişmanlık duyarak dizlerinin üstüne çöken bir adam arasındaki ayrımı bilir.
Onu seviyorum, ama öz oğlum olmasaydı oltayı ağzından içeri salladığım
gibi bağırsaklarını dışarı çıkarırdım.
Onların kurallarıyla oynadık, dedi El Haj. Bizim hatamız buydu. Her şeyi
değiştirme şansımız varken biz onların kurallarına saygı duyduk. Onların
sahip olduğu şeyi istiyorduk. Regents’i ve Piccadilly’yi istiyorduk. Oxford’u
ve Cambridge’i istiyorduk. Westminster’ı istiyorduk. Kendimizi düşünmek
yerine bunları düşünüyorduk. Bugünlerde, dedi, kimse sömürgecilik dönemi
diye bir şey olduğunu bile hatırlamıyor. Bugünün İngilizleri atalarının
marifetlerini dinlemekten bıkıp usanmış. Bir de üstüne diyorlar ki, bakın
işte, kendi halinize bırakıldığınız zaman da böyle oluyor.
Artık eskidiğini itiraf ediyordu. Artık kimse onun fikirlerine ilgi duymuyordu.
Zaman onu geçip gitmişti. Onu yetiştirip dünyaya salıveren İngilizler
bile onun ne düşündüğüyle ilgilenmiyordu. Onların kendi uzmanları var
zaten, dedi, duymak istedikleri şeyleri onlardan duyuyorlar. Ayrıca biz
de yeterince deli görmüştük, çölde saraylar inşa eden kana susamış despotlar;
banyolarında birer altın küvet, sor bak, çoğu akar su nedir bilmeden büyümüştür.
İtiraf ediyorum, sohbetin buraya gelmesi beni biraz rahatsız etti. Sonuçta
silahını bana da çevirebilir, ülkemi nasıl sattığımı anlatabilirdi. Tabii
ki, yararlandım bazı fırsatlardan. Ben de komisyonlardan, rüşvetten, her
neyse işte, payıma düşeni aldım. Ama bu oyunun bir parçası. Herkes bilir
bunu. Ne olursa olsun onu bir kez daha dinleyebilmek çok güzeldi. Kafamda
o kadar çok anı canlandırdı ki. Salwa’nın gençliğini örneğin, çocukların
küçüklüğünü; güneşin alnında suyla oynarlardı, umut doluydular. Büyüyüp
çok güçlü olacaklarını, ihtiyarlığımızda bize bakacaklarını düşünüyorduk.
Ama kahpe felek, asla istediğin yere götürmüyor seni, asla istediklerini
vermiyor sana, hep dahasını istiyor.
Havaalanına vardığımızda verdiğim parayı geri çevirdi. Kibir. Bizim insanımızın
en büyük zaafı bu işte. Hepimiz hep vermek istiyoruz. İyi ama neden? Söyleyeyim,
çünkü bu kadere açık kapı bırakıyor. Şimdi parayı almaktansa, bir gün,
reddettiğin paranın karşılığında başka bir şey alabileceğinin umuduyla
yaşamak. En büyük kusurumuz bu bizim, geri kalmamızın nedeni de bu. Bu
dünyaya adım atmazsan, başkası senin yerine atacaktır adımı. Bunu bekliyordum,
bu yüzden çıkarken parayı koltuğun arasına sıkıştırdım. Biliyorum, başkası
bulabilir parayı, ama ne bekliyordun ki, hayatımın sonuna kadar kendimi
bu adama borçlu mu hissedeyim? Yapamazdım, buna katlanamazdım, hem, nasıl
açıklarım bilemiyorum ama, onunla vakit geçirirken içimden bir ses sürekli
bu adamın pes ettiğini, hayattan artık bir şey beklemediğini söyleyip
duruyordu. Numara da yapmıyordu, onun gibi birçok insan numara yapıyor;
Hayır hayır, hayatta olmaz vs., sonra bir bakmışsın bütün paran adamın
cüzdanında kaybolmuş, sinek yakalar gibi tutuvermiş nen var nen yok. Hayır,
çok samimiydi. Pes etmişti. Bana öyle geliyor ki, benden aldığı parayı
harcayacak kadar yaşayıp yaşamayacağından bile emin değildi, hatta yaşayamayacağına
inanıyordu. Söylüyorum sana, ölü bir adamla konuşuyor gibi hissettim kendimi.
Araba beni bıraktıktan sonra yoluna devam ederken ben kendi kendime, bu
adamı son görüşümdü bu, diyordum. Biz konuşurken sanki arabada, yanımızda
biri daha vardı bizi dinleyen. Sonra bunun bizim sohbetle ilgili olduğunu
anladım. Bir dans gibiydi. Şeyi biliyor musun? Çok ünlü. Ne deniyordu
hatırlamıyorum, İspanyol dansı. Dans bir tür giriş niteliğinde, çoğunlukla
da cinsel münasebete. Gerçi bizim durumuzda ölüme giriş niteliği taşıyordu.
Galiba bana minnettar bir taraftan da. Bir şekilde, anlarsın, ona konuşması
için bir şans verdim, bütün bir hayatını özetlemesi için bir fırsat sundum,
hani ünlü biri öldüğünde gazetelerde yayınlanan kısa özetler var ya, onlar
gibi bir şey, tek fark kimse onun öldüğünü öğrenemeyecek.
Yani başladım havaalanında koşturmaya, bir yandan da Allah’a şükürler
ediyordum bana gösterdiği güzel günler için. Kafama büyük işler yapmakla
ilgili yüce hayaller sokmadığı için ona şükürler ediyordum. Genç hissettim
kendimi, güçlü hissettim, sıçrayıp haykırmak istedim. Gidip oğluma sarılarak,
ona televizyonun karşısında kalmasını, er ya da geç dışarı çıkıp para
kazanmak zorunda olduğunu anlayacağını ve belki de o zaman, tıpkı vaktiyle
şu uçak ihaleleri sırasında benim başıma konduğu gibi, onun da başına
bir talih kuşu konacağını söylemek istedim. Eğitim kime yaramış ki? Nereye
götürür seni? Kör cahil bir dünyada yaşıyoruz. Kimsenin umrunda değil
ki. Kitap mı? Ne için? Dünyanın en güçlü devletinin lideri hecelemesini
bilmiyor. Bu bizim, küçük insanların çağı. Allah’a bütün bunlar için şükürler
ettim. Sağlığım yerinde olduğu için, kızım petrol işinde çalışan bir adamla
evlenmeye karar verdiği için Allah’a şükürler ettim. Tamam, memur statüsünde
belki, yine de iş iyi. Sana Cheney denen adamdan Noel kartı aldığını söylemiş
miydim? Hayır, ne alakası var, tabii ki Hıristiyan falan değil. Bilirsin
işte, bütün çalışanları için yaptıkları bir şey bu: Müslümanlar, Çinliler,
Budistler, Hindular. Hiç ayrım yapmıyorlar. İşte buna küreselleşme diyorlar.
Sana söylüyorum, keçi çobanı olsa bile umrumda değil, yeter ki dünyayı
değiştirmek falan, öyle büyük fikirler olmasın kafasında, çünkü kardeş,
mahvediyor bu insanı, inan bana.
İngilizceden çeviren: E. Efe Çakmak
* Raşid’in Dürbünü (YKY, 2003) romanıyla Türkçede sesini duyuran Jamal
Mahjoub, bu öyküsünü dünyada ilk önce Kitap-lık okurlarına sunuyor.
|