Sınır Hikâyeleri
Eylül'den Önce Eylül'den Sonra


Fahrettin Çiloğlu


Ne zaman o fotoğrafa baksam, gençliğim aklıma geliyor. Fotoğrafı zarftan çıkarıyor, bir süre açıkta tutuyorum. Bazen okuduğum kitabın arasına koyuyor, arada bir kitaplığımın rafına dikiyor, bazen de görünür bir yerlerde bırakıyorum. Bu fotoğraf, gençliğimle neden bu kadar ilişkili geliyor bana, çözebilmiş değilim. Fotoğrafa bakarak kendimi ünlü bir fotoğrafçı gibi düşündüğüm zamanlar da oldu, hani şu “Afgan kızı”nın fotoğrafçısı gibi. Bu fotoğrafı otuz yıl önce çekmiştim, bu küçük kızın fotoğrafını. Öyle görünüyor ki altı yaşında olabilirmiş. Ama yaşını sormamıştım, kızla hiç konuşmamıştım, oysa şimdi fotoğrafa bakarak konuşuyorum onunla. Beni anımsayıp anımsamadığını soruyorum. Ben, bu fotoğrafı çekerken nasıl biriydim onun için, merak ediyorum. Yirmi üç yaşında biri o yaştaki bir kız çocuğuna nasıl görünür? Hele bu kişi habersiz, iki kelime bile etmeden resmini çekmişse o kızın, kız kendisini nasıl hissetmiştir. Oysa şimdi fotoğraftaki kıza bakınca, yüzünün ifadesine bakınca, kızın o anda fotoğrafını çektiğimi anladığından bile emin olamıyorum.
Toprak bir yolun kıyısında duruyor kız. Ayaklarında lastik ayakkabıları var. Ayakkabılar toprağın rengini almış. Bir bacağı çoraplı, diğeri değil. Çorap çoraba benzemiyor, bacağından aşağıya kaymış ve ayağının üzerinde toplanmış. Bacaklarını saran, şalvar benzeri bir giysisi var, bu şalvarın çıplak bacağındaki paçası uzun, çoraplı ayağındaki daha kısa. Sonra, paçalarının üzerine eteği düşüyor. Eteği kirli mavi, onun üzerinde de kirli yeşil bir kazak, uzun kollu. Saçları yarı açık kızın, başını yarım kapatan bir eşarbı olduğu görünüyor. Boynunda biri beyaz, diğeri turuncu iki halka boncuk. Kız fotoğrafını çektiğim sırada bir elini alnına koymuş, diğerini şakağına dayamış. Yüzünü kapatmak istemiş muhtemelen, ama gözlerini değil. Belli ki ne yaptığımı görmek istemiş. Kızın arkasında kazıklara gerilmiş tel örgü var, bir yeri diğerinden ayırıyor. Yarı kurumuş çalılık bir alan sonra, onun da arkasında uzanan bir gökyüzü, gökyüzünde fırça darbelerini andıran dağınık, beyaz bulutlar. Fotoğrafın arkasında Eylül 19.. yazıyor, bu fotoğrafı çektiğim tarih. Bütün fotoğraflarda yaptığım gibi not etmişim çektiğim tarihi.
— Beni hatırlıyor musun?
Şaşkın biçimde bakıyor bana, hatırlamaya çalışıyor. Ama hatırlamadığı belli, ne var ki bunu söylemek istemiyor. Ya hatırlaması gereken biriysem diye.
— Emin değilim, diyor, ama sizi ilk kez görmediğimden eminim. Nörolojide mi yatmıştınız?
— Sen doktor mu oldun? Ne zaman? Çok küçüktün, sonra…
“Sonra”ya devam etmek istemiyorum. Onu öylesine yoksul anımsıyorum ki, nasıl okumuş olabilir, üstelik nasıl doktor olmuş olabilir. Gülüyor.
— Hayır, ben hemşireyim. Hemşire olduğumu nasıl hatırlamazsınız.
— Hemşire olduğunu bilmiyordum, çünkü hastanede yatmış değilim. Seni görmeye geldim. Çok kolay da olmadı seni bulmak.
Kızın yüzü düşünceli bir hal alıyor, beni hastane dışından bir yerden hatırlaması gerektiğini sanıyor. Alnı kırışıyor, gözlerini kısıyor. Sonra üzüntülü bir yüz ifadesi takınıyor.
— Üzgünüm, ama sizi hatırlayamadım, diyor.
— Beni hatırlayamadığını görüyorum. Bu çok normal, çünkü çok küçüktün. Ben de senin, o küçük kız olduğuna emin olamıyorum. Şimdi öyle güzelsin ki! Oysa fotoğrafında…
Kızın kafası iyice karışıyor. Benimle konuşmayı sürdürüp sürdürmeme konusunda kararsız kalıyor. Karşıdan gelen başka bir hemşireye bir şeyler söylüyor ve onunla birlikte gidiyor. Ben ayağa fırlıyorum ve arkasından bağırıyorum.
— Hayır, hayır, gitme! Daha söyleyeceklerim var.
Kendi sesime uyanıyorum. Saat gecenin üçü, ışığı yakıyorum. Komodinin üzerinde duruyor kızın fotoğrafı, yüzü bana dönük. Ters çeviriyorum fotoğrafı ve arkamı dönüyorum.
Bir türlü uyku girmiyor gözüme, aradan bir saat geçiyor. Telefonu çeviriyorum. Çalıyor. Uykulu bir ses.
— Efendim! Alo! Kimi aradınız?
Telefonu çevirdiğime pişman oluyorum, ama iş işten geçiyor.
— Benim, ben.
— Gene mi? Ama yeter artık, sahiden yeter!
— Biliyor musun, kızı…
— Hayır bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.
— Kızı rüyamda gördüm.
Konuşmamı sürdürmeme izin vermiyor.
— İnanılmazsın, deyip telefonu kapatıyor yüzüme.
Ortalık zifiri karanlık. Otomatik silahların namlularından ışıklar yayılıyor etrafa. Arada bir yer değiştiriyor karanlık gölgeler. Sürekli inleme sesleri, küfürler duyuluyor. Kadın çığlıkları ve çocuk ağlama sesleri karışıyor kentin üzerine çökmüş tanrı lanetine. Uzakta gördüklerim aydınlatma fişekleri olmalı, bir ay önce, içinde birlikte yaşadığımız kentin kuruluş tarihini kutladığımız sıradaki havai fişeklerini çağrıştırıyor aydınlatma fişekleri. Silahlar ölüm kusuyor sürekli. “Ahh” sesi havayı yırtıp kulaklarıma ulaşıyor. O kızı, fotoğraftaki kızı yere yığılmış halde buluyorum. Kucağıma alıp hastaneye doğru koşuyorum. Mermiler kulaklarımın dibinden vınlayarak geçiyor, korkuyu yendiğimi fark ediyorum. Ne olacaksa olacak artık. Kızın yüzü kanlar içinde, kan yeşil kazağın üzerindeki beyaz ve turuncu boncuklara kadar akmış. Ayakları çıplak, ne lastik ayakkabılar ne de çorap benzeri bez parçası var ayağında. Hastaneye ulaşıyorum, koridor boyunca koşarken bütün beyaz önlüklülerin arkalarının bana dönük olduğunu fark ediyorum. Beyaz önlüklülere doğru koşuyorum, ben koştukça koridor uzuyor. Ben bağırıyorum.
— Ölüyor, yardım edin! Yardım edin!
Koridorda hiçbir ses duyulmuyor. Oysa bütün hastalar, bütün beyaz önlüklüler kapılara, koridora çıkmış bana bakıyorlar. Kiminin ağızları hareket ediyor, ama ben sesleri duymuyorum. Koridorun sonunda tek başına beyaz önlüklü kadın duruyor, arkası bana dönük, saçları uzun. Ben ona koşuyorum. Hiç kıpırdamıyor, yerinde sabit duruyor, ben koştukça aramızdaki uzaklık açılıyor gitgide. Kucağımdaki kız ellerini alnına ve şakağına dayamış hayretler içinde yüzüme bakıyor. Neden onu kucağımda taşıdığımı anlayamayan bir yüz ifadesiyle. Kızın üzerinde kan yok, yaralı değil. Ben bağırıyorum.
— Yaşıyor, yaşıyor!
Koridorun sonundaki kadın yüzünü dönüyor bana, gülümsüyor, kızın büyümüş hali olduğunu anlıyorum.
— Tamam, geçti, diyor.
Yüzümde bir elin dolaştığını hissediyorum. Alnımdaki terleri kuruluyor.
— Telefonundan sonra gözüme uyku girmedi, seni merak ettim, geldim.
Yataktan kalkar kalkmaz, sınırı geçip kentin doğusuna gitmeye karar veriyorum. Birkaç aydır sınır açık. Gazeteye telefon edip işe gidemeyeceğimi söylüyorum. Yayın yönetmeni yerinde yok, sekreterine söylüyorum. Yayın yönetmeninin olmaması işime geliyor, bir açıklama yapmam gerekmiyor.
— Sonunda doğuya geçmeye mi karar verdin, diyor sekreter.
Onu yanıtlamıyorum. Ama herkes biliyor gazetede, otuz yıl önce çektiğimi o pasaklı kızın fotoğrafıyla düşüp kalktığımı. Yayın yönetmeni sekreteri de.
Öğle saatlerinde sınırı geçiyorum, doğruca kentin o eski kayalık varoşlarına doğru hareket ediyorum. Kentin, o fotoğrafı çektiğim yamaçlarını buluyorum, ama o evi bulup bulamayacağıma ilişkin kuşkularım artıyor. Bunca yıldır görmediğim doğu yakası daha kalabalık görünüyor. Daha çok ev var yol boyunca, ama yol sanki aynı yol. Sonunda ulaşıyorum gittiğim yere, o mahalleyi bulduğumu sanıyorum. Tel örgü yok, yol artık toprak yol değil. Yol hayli değişmiş. Ama gene de evin yerini hatırlıyorum, gittikçe daha iyi hatırlıyorum. Otuz yıl öncesi canlanıyor gözümde.
Ben aşağıdan yukarıya doğru yürüyorum, omzumda fotoğraf makinesi, gördüğüm ilginç şeyleri çekiyorum. Yolun yukarısından küçük bir kız koşarak geliyor. Objektifi ona çeviriyorum, kız aniden duruyor. Elleriyle yüzünü kapatıyor, ben o haliyle çekmek istemiyorum. Yüzünden ellerini çekmesini söylüyorum, biraz aralıyor, ama ellerini tümüyle çekmiyor yüzünden. Ben de öylece çekiyorum. Daha doğal, poz vermiş gibi değil, sanki fotoğraf çektirme niyetinde olmadığı halde yakalanmış gibi. Fotoğrafını çektikten sonra gülümsüyorum kıza, kız koşarak uzaklaşıyor, yolun altındaki kulübemsi eve giriyor.
Ne var ki şimdi o evin yerinde yeller esiyor. Ev, boş bir topraktan ibaret. Temelinden kalma birkaç taş duruyor. Durduğum yerin kızın fotoğrafını çektiğim yer olduğunu sanıyorum. Gökyüzü açık, havada fırça darbeleriyle yapılmış gibi görünen seyrek beyaz bulutlar var. Yolun yukarısından bir kadın geliyor, bir an onun kızın büyümüş hali olduğunu düşünüyorum. Yerinde olmayan bir evden sonra sanki onun varlığını öğrenmek beni rahatlatırmış gibi geliyor. Kendimi suç işlemiş gibi hissediyorum, bu duyguya nereden kapıldığımı anlayamıyorum. Birden çatışmaları hatırlıyorum yeniden, kendimi bu çatışmaların içinde görüyorum. Bu arada kadın yakınıma geliyor.
— İyi günler, diyor.
— İyi günler, diye yanıtlıyorum.
— A, diyor, siz batıdan mısınız?
Dilini konuşma biçimimden anlıyor bunu ve heyecanlanıyor. Beni görmüş olmaktan mutlu olmuş gibi bir hali var. Şaşırıyorum. Beklediğim bu değilmiş demek ki, böyle karşılanacağımı ummamış olmalıyım. Bu kadına evi sorabileceğime karar veriyorum.
— Bir şey sorabilir miyim, diyorum.
— Elbette!
Ama cesaret edemiyorum, ya bu ev… Bunu kendime bile söyleyemiyorum, değil ki bu kadına. Ya aklımdan geçtiği gibiyse? Cesaretimi toplamaya çalışıyorum, daha çok da bu kadının o kızın olmasını istediğim için. Sonunda ağzımı açtığımı fark ediyorum.
— Bir resminizi çekmeme izin verir misiniz?
Sormak istediğim bu değildi oysa.
— Elbette, diyor, elbette!
Elimde yeni bir fotoğrafla batıya dönüyorum.