İzmir Edebiyat Cemiyeti

Ferit Ragıp Tuncor


Babam Ali Ragıp 1925 yılında Ankara’da Sıhhiyye Muavenet-i İçtimaiyye Vekâleti’nin (Sağlık Bakanlığı) eczacı ve kimyageri idi. Ailenin yakın dostu Maarif Vekâleti, Orta Tedrisat Müdürü Re’fet Ülgen’in tavassutu ile imtihan vererek beni Ankara Erkek Muallim Mektebi’ne kaydettirdiler. İlkokulun son sınıflarında iken çok kitap okurdum. Her hafta perşembe günleri kırmızılı, mavili, yeşil kapaklarla cüz cüz yayımlanan, Hacı Baba’nın serüvenleri ve tercüme bir roman olan Melekler ve İblisler cüzlerinin yayımını hevesle beklerdim. Yazı yazma isteğim yoktu. Fakat mütemadiyen okurdum. İlkokul son sınıfında iken okuduğum Safveti Ziya Bey’in Zavallı Necdet romanı nedense beni çok duygulandırmış ve gözümden yaş getirtmişti.
Ankara Erkek Muallim Mektebi’nde evvela edebiyat öğretmenim Ali Haydar Bey’di. Bir süre sonra Faruk Nafiz Çamlıbel yerini aldı. Faruk Nafiz Bey ilk dersine girince kürsüsüne oturdu ve bize defterlerinizi açın dedi. Tevfik Fikret’in “Bir Lahza-i Teahhur” isimli şiirinden 14-15 mısra okudu, biz yazdık. Sınıf mümessiline yazdıklarımızı toplattı. Kürsüde onları okumaya başladı… Bize, siz meşgul olunuz, dedi. Teneffüs zilinin çalışından 10 dakika önce okumayı sonuçlandırdı. 138 Ferit kim, dedi. Kalktım, şöyle bir süzdü, otur dedi. 20-25 kadar öğrencili sınıfta en yanlışsız demek ben yazmışım. Mektebimizde o sıralar çok değerli öğretmenler vardı. İsmail Hakkı Tonguç müdür muavinimizdi. Sadettin Nüzhet Ergun, Hilmi Ziya Ülken öğretmenlerimizdi.
1926 yılı ortalarında Maarif Vekâleti binaya sahip oldu ve bizlerin bir kısmını Balıkesir Erkek Muallim Mektebi’ne, bir kısmını da İzmir Erkek Öğretmen Okulu’na yolladı. Ben, İzmir’e yollanan mutlulardan biriydim. Müdür, Hikmet Türk Bey’di, müdür muavini Faik Bey’di. Faik Bey koyu Türkçü idi. Hepimize bir soyadı takmamızı bildirdi. Ben Sungurtekin adını soyadı edindim. İzmir’e gelene kadar hiç yazı yazma isteğim yoktu. Mektep Karataş caddesinde, yüksek, deniz görür, görkemli bir bina idi. O zamanlar mektebe caddeden giriş kapısı yoktu. Sonra Kız Lisesi olan bu bina şairane görüntülerle dolu idi.
Öğrenciler arasında Nihat Kürşat, Nuri Erkoldaş, Fehim Oğuz, Nahit Nafiz Edgüer, İrfan Konur Gürgen gibi şair ve nasirler vardı. Onlarla ve o sıralarda İzmir’de bir ilkokulda öğretmen olan Haşim Nezihî ile dostluğumuz bende şiir ve nesre karşı bir heves uyandırdı. Mektebe Bahribaba Parkı’nın içinden geçerek girilirdi o zaman. Hemen hemen her gün buluşurduk. Haşim Nezihî’nin okul yakınında Karataş’ta, yüksek mevkide, deniz manzaralı evi vardı. Bazan onun evinde buluşur, şiirler okurduk. İlk yazım bir çocuk hikâyesi idi. İkinci Beyler sokağında bir kırtasiye dükkânı vardı. Bu, haftalık bir çocuk dergisi çıkarıyordu. Hikâyeyi oraya götürdüm, dergide yayımlandı. Mektepte edebiyat kolu, spor kolu, fotoğraf kolu, kütüphane kolu, hars kolu gibi birçok sosyal kollar vardı. Müdür muavinimiz Reşat Tardu Bey, bizim dışarda herhangi bir sosyal kuruma girmemize karşı idi. Ama ben İngiliz Bahçesi civarında bulunan Gençler Birliği’ne dahil olduğum gibi arkadaşım şair Nahit Nafiz Edgüer’i ve Talat Aytekin’i de bu kulübe üye kaydettirmiştim. Sonradan Nahit Nafiz Edgüer’in ısrarı ile ikimiz de kulüpten ayrıldık. Sonra Kulüp Asansör’ün salonuna taşındı. Benim yazdığım şiir kulüp marşı olarak bestelenmiş. Beni, verdikleri bir müsamereye çağırdılar ve gençlerin müzik eşliğinde söyledikleri marşı sevinçle dinledim.
O sıralarda, Hayat, Güneş, Meş’ale isimli sanat ve edebiyat dergileri çıkıyordu. Hevesle onları satın alıyor ve orada şiirleri çıkan Yedi Meş’aleciler’in etkisinde ben ve Haşim Nezihî mütemadiyen şiirler yazıyorduk. Şiirlerimizin şekli sone tarzı idi. 1929’larda İzmir’e Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu geldi. O sırada İzmir’de Hizmet, Yeni Asır, Anadolu, Halkın Sesi, Ahenk ve Loluvan gazeteleri çıkıyordu. Ahenk gazetesinin sahibi Ali Nazmi Bey vefat edince gazeteyi kız kardeşi Cevriye İsmail çıkarmaya başlamıştı. Nizamettin Bey İzmir’e gelince güzel bir bayan olan Cevriye Hanım’ın gazetesini merkez yaptı. Birlikte gazeteyi çıkarmaya başladılar. O sıralarda bir İstanbul gazetesinin –kinayeli olarak– “Nizamettin Nazif İzmir’de Ahenk’e Ahenk Katıyor” yazısını hatırlıyorum. Nizamettin Nazif Bey, Yeni Asır’da da köşe yazarlığı yapıyor ve roman tefrika ediyordu. Hizmet gazetesinde de “Girid’i Nasıl Aldık” tefrikasını sürdürüyordu. Ben mektepteki şair arkadaşım İrfan Konur Gürgen’le, nâsir arkadaşım Fehim Oğuz’a, Ahenk gazetesine gidip Nizamettin Nazif Bey’i görelim, bize ‘Edebiyat Sahifesi’ yapmak üzere haftada bir sayfa versin, dedim. Arkadaşlar uygun gördüler. Üçümüz gidip Ahenk gazetesinde kendisini gördük teklifimizi yaptık. Memnuniyetle kabul etti, yazılarınızı getirin dedi. Götürdük 21 Kasım 1929 perşembe günü Ahenk gazetesinde ilk edebiyat sayfası çıktı. Sayfayı gören, İzmir’in en fazla tirajlı gazetesi olan Hizmet’in sahibi Zeynel Besim (Sun) Bey de pazar günleri bir edebiyat sayfası açmış, sayfaya girecek yazıların doğruca gazete sahibi Zeynel Besim Sun adresine yollanması gerektiği başsayfada kalın çerçeve içinde ilan edilmişti. İkinci haftaki Edebiyat sahifesi 28 Kasım 1929’da çıktı, Üçüncü haftanın sayfasını heyecanla bekliyorduk. Perşembe günü gazeteye ‘Edebiyat Sahifesi’ konmamış… Hemen Ahenk gazetesine giderek Nizamettin Nazif Bey’i gördüm. Neden bugün sayfa konmadı, dedim. Bugün olmazsa yarın konur, üzerinde durma, dedi. Çok canım sıkıldı. Hizmet gazetesindeki ilanı okumuştum. Hemen tek başıma Hizmet gazetesi idarehanesine giderek Zeynel Besim Beyi gördüm. Süklüm püklüm gelen okul öğrencisini büyük bir adammışım gibi karşıladı. Vaziyeti anlattım. Hemen yazı işleri müdürü Orhan Rahmi Gökçe’yi çağırdı, ona, başsayfaya konacak şu yazıyı dikte ettirdi. Ertesi gün Hizmet gazetesinin başsayfasında kalın çerçeve içinde şu satırlar kayıtlı idi:
“Edebiyat sahifesi bir hey’ete verildi. Her pazar günü bir edebî sahife neşretmekte olduğumuz malûmdur. Bu sahifenin idaresini bu haftadan itibaren bir hey’et-i edebiye deruhde etmiş ve tanzimini üzerine almıştır. Edebiyat sahifesi için gelecek yazılar nihayet perşembe günleri idarehanemizde bulunmalıdır. Yazılar edebî hey’et tarafından tetkik ve tasnif olunacaktır. Eserlerinizi gönderiniz.”
10 Aralık 1929 salı günkü gazetede çıkan bu ilan beni çok sevindirdi. Demek ki, isteğim memnuniyetle karşılanmış, bana itimat edilmiş ve geniş selahiyet verilmişti. Artık her taraftan yazılar geliyor, komşu iller olan Aydın ve Denizli sayfa ile ilgileniyordu. Bir gün mektebe Sabahattin Ali geldi. Aydın Ortaokulu’nda Almanca öğretmeni olan Sabahattin Ali, Hizmet’in Aydın’a geldiğini, edebiyat sayfalarını okuduğunu, söyledi. Mektepte bir hayli konuştuk. Birlikte dışarı çıktık. O gün cumartesi idi. Onu İzmir’in fikir ve sanatsever kişileriyle tanıştırmak istedim. Evvela Umur-u Hukukiye Müdürü Muzaffer Akalın’a, vilayete gittik. Kendisini yerinde bulamadık. Sonra Tabib-i Adlî Şakir Bey’e gittik. Onun makamı o zaman adliyenin karşısında tek katlı eski siyah tahtalı köhne bir bina idi. Kapıdan girince, bir giriş holü vardı. Sonra bir başka tahta kapı ile çok geniş olan makamına giriliyordu. İçeri girmeden evvel Sabahattin Ali Bey’e, sen bekle, ben makamında mı diye bakayım, dedim. İyi ki demişim. Kendisi içerde idi. Sabahattin Ali’yi sana getirdim, tanıştırayım, dedim. Aman getirme, istemem, dedi. Dışarı çıkınca ona Şâkir Bey’in makamında olmadığını söyledim. Birlikte, kaldığı Meserret Oteli’ne gittik. İkinci katta bulunan odasına çıktık. Birkaç Rusça şiir kitabı gösterdi, bunlar Mayakovski’nin şiir kitapları idi. Nâzım Hikmet’ten şiirler okudu. Biz de hayrandık Nâzım Hikmet’e; “Salkım Söğüt” dilimizden düşmüyordu. Ama Yedi Meş’aleciler yolunda idik. Onlar gibi cemiyetin dertlerini dile getiriyorduk; “Dilenci Kadın”, “Çamaşırcı Kadın” gibi şiirler yazıyordum. Sabahattin Ali’yi odasında yalnız bırakarak mektebe döndüm. Birkaç ay sonra kendisinin tutuklanıp hapse girdiğini öğrendim.
Artık Haşim Nezihî Okay, İrfan Hazar, Celal Enver ile birlikte birbirinden ayrılmayan dörtlü bir beraberlik kurmuştuk. İrfan Hazar bir ekalliyet mektebinde öğretmen idi. Celal Enver çok iyi bir şairdi ve Karantina’da memurdu. Bir gün, Bahribaba Parkı’nda, akşamüzeri, Haşim Nezihî ile şiir ve edebiyat üzerinde konuşur ve birbirimize o gün yazdığımız şiirleri okurken aklıma bir birlik kurma fikri geldi. Neden İzmir’de edebiyatçıların bir araya gelip belirli günlerde toplanarak edebiyat üzerinde konuşmalar yapacağı bir cemiyetleri olmasın, dedim ve kendisine bir edebiyat cemiyeti kurmayı teklif ettim. Rahmetli Haşim Nezihî her yeni fikre hemen evet derdi.
O akşam mektebe gittim ve bu cemiyetin gerçekleşmesi için faaliyete giriştim. İlkönce toplantı yerini bulmak lazımdı. En iyi toplantı yeri Muallimler Birliği binası idi. Bina galiba Sahlepçioğlu Camii civarında idi, Muallimler Birliği başkanı Kız Muallim Mektebi öğretmeni Mustafa Rahmi Balaban’dı. Kendisini tanırdım; çocukla çocuk olurdu, kibir ve gurur taşımaz, her yeni hamleye kucak açardı. Kendisi ara sıra mektep müdürümüz Ahmet Hikmet (Türk) Bey’e gelirdi. Fakat onunla müdürümün yanında konuşamazdım, belki karşı çıkar ve beni böyle teşebbüslerden yasaklardı. Bu yüzden bir gün müdürümüzü ziyaretten sonra mektep koridorunda kendisi ile karşılaşıp görüştüm, teşebbüsümden bahsettim, çok memnun oldu. Cumartesi günü için Birlik binasının anahtarını rica ettim. O gün galiba pazartesi idi. 20-25 kadar 12x20 cm ebadında beyaz kalın kâğıtlar keserek hazırladım. Müdür Muavini Reşat Tardu Bey okulda yatıyordu. Bekârdı. Odası dardı. Kapıdan girince bir daktilo kısmı vardı. Sonra asıl makam odasına giriliyordu. Daktilo makinası sadece onun odasında vardı. Sabahın erken saatlerinde hademeler odayı temizleyip açık bırakıyorlardı. Ben sabahın çok erken saatlerinde, daha arkadaşlarım uyanmadan yataktan kalkıp müdür muavininin odasına girer ve daktiloda 5-6 satırdan ibaret olan davetiyeyi yazar, altına imza olarak “Fa’al Hey’et” ifadesini kordum. 25 kadar davetiyeyi ancak 3 sabah çalışması ile tamamladım. Bu davetiyeleri Haşim Nezihî, İrfan Hazar ve Celal Enver’e verdim. Onlar dağıttılar. Âkil Koyuncu, Âsım Kültür, İsmail Hakkı Ocakoğlu (Yeni Asır’ın sahibi), Zeynel Besim Sun, Nahit Nafiz Edgüer, Mahmut Nedim Şehitoğlu, Benal Nevzat Arıman, daha isimlerini hatırlamadığım fikir ve sanat erbabı, Kız ve Erkek Muallim Mektebi’ndeki şair ve nasirler bu davetiyeleri aldılar.
Cumartesi günü ben Muallimler Birliği anahtarını daha önceden Mustafa Rahmi Balaban Bey’den aldığımdan Birlik binasını açtım. Davetliler gelmeye başladı. Konuşmalar daha başlamamıştı, kapıda iki polis belirdi: “Toplantı müsaadesini almamışsınız, Polis Müdürü Ömer Bey toplantıyı yasakladı, dağılın!” İsmail Hakkı Ocakoğlu bu toplantının siyasi değil, bir fikir ve sanat toplantısı olduğunu söyleyerek direndi ise de sözünü polislere geçiremedi. Gelenler bu sefer kafile halinde Halkevi binasına gittiler. Alt salondaki sandalyelere oturdular, polisler buraya da geldi: “Polis müdürünün emri, burada da toplanamazsınız, müsaade alın, gelecek hafta toplanın!” Benal Nevzat Hanım belediye âzası idi, Fransa’dan, Müstemlekât Sergisi’ni ziyaretten yeni dönmüştü. Dağılmadan evvel İrfan Hazar’a dönerek, “Aman efendim, bizi usulsüz olarak buraya kim davet etti?” diye sordu. İrfan Hazar beni gösterdi, Ferit Bey, demeden, Benal Hanım küçümser ve istihfafkâr bir bakışla beni süzdü: Bu da kim oluyormuş, gibilerinden bakarken, İrfan Hazar, “Bendeniz” dedi. Tabii dağıldık.
Ertesi hafta resmi toplantı vesikası alınarak bu sefer Halkevi binasının ikinci katındaki salonda resmi olarak 1929 yılında Edebiyat Cemiyeti toplantısını yaptık, tüzüğünü okuduk. Basılan tüzük üyelere dağıtıldı. Başkanlığa Tokadîzâde Şekip Bey getirildi. Bir süre toplantılar devam etti. Behçet Kemal Çağlar’ın, İzmir Edebiyat Cemiyeti’nden bahsederken Tokadîzâde ile ilgili bir yazısı üstadı rencide ettiğinden başkanlıktan ayrıldı. Başkanlığa bu sefer Tanin başyazarı Muhittin Birgen getirildi. Onun zamanında 1930’da toplantılar Karşıyaka’da yapılıyordu. Kız Muallim Mektebi’ne giden caddenin sağ ve solunda eski görkemli binalar vardı. İskeleden çıkınca sağ köşedeki bina o zamanlar Farmasonlar Kulübü idi. Soldaki görkemli eski bina ise galiba sinema idi. Biz Farmasonlar Kulübü olan binanın ikinci katında Muhittin Birgen Bey’in başkanlığında toplanırdık. Konumuz şiirler, yeni şairler, şiir ve edebiyat kitapları, şairlere ait hatıralardı. Bu hatıralardan birini hiç unutmam. Nâzım Hikmet’ten ve şiirinden bahsedildi. Muhittin onunla ilgili bir hatırasını anlattı: “Nâzım Hikmet fevkalade bir şair. Biz ailece Rusya’da iken beni buldu, görüştük, sonra bize geldi. Baldızıma âşık oldu, illa evleneceğim diye tutturdu. Çok değişik bir adam. Nasıl kız verirsin! Şiirce üstat, fakat ideoloji bakımından sakıncalı bir adam…”
1930 senesi Eylül ayında, mezun olup Aydın emrine verildim. Oradan da Karacasu ilçesine tayin edilince İzmir’deki edebiyat hareketlerinden uzak kaldım.