| "Anti-nostalji yapıyorum"
|
| |
|
Ümit Bayazoğlu, Uzun, İnce Yolcular (YKY) adlı kitabında bir döneme
damgasını vurmuş ancak zaman içinde unutulup gitmiş 37 ismi gün ışığına
çıkarıyor. Farklı sosyal kesimlere ait bu insanlar herkesten farklı bir
hayat sürmüş, yıldızları parlamış ve çoğunun sonu hüsran olmuş. Dansöz
Pandora’dan Hippiler Kraliçesi Perihan’a, Selahattin Giz’den Tarzan Toma’ya,
Prenses Fazıla’dan Doğan Kardeş’e 37 portre…
Bu 37 ismi neye göre belirdediniz?
Aslında elimde 37 değil 137 isim var. Bugüne kadar yaptığım röportajların
sayısı bu. Fakat tamamını bir araya getirmek ticari açıdan uygun olmayacağı
için 37’de kalalım dedik.
Farklı sosyal sınıflardan gelen bu insanların ortak bir yanı var mı?
Nedir onları aynı kitapta bir araya getiren?
Bunların hepsi farklı farklı sosyal ve kültürel katmanlardan geliyor.
Konakta, mürebbiyelerinin elinde eğitim göreni de, sokakta yaşayıp hiç
eğitim görmeyeni de var.
Ancak ortak yanları, hayatta bir türlü tutunamayıp mutsuz olmaları. Yine
yaşadıkları süre boyunca keşfedilmemeleri, yeterli ilgi, sevgi ve saygı
görmemeleri de bir başka ortak yanları. Hepsi üretime yatkın yaratıcı
insanlar. Kimileri bunu az da olsa başarmış ancak birçoğunun hevesi kursağında
kalmış. Cesaretlerini kırıp onları dışlamışlar. Üretmeye ve bir sürü şey
vermeye hazır oldukları halde bunu başaramamışlar; boşa akan bır pınar
gibi. Akmışlar ama hiç kimse bu pınardan yeterince yararlanamamış.
Kaybedenlerin kitabı bir anlamda...
Evet... Tam bir “Kaybedenler Kulübü.” Açık Radyo’daki bir programın adıydı
bu. Kitaba isim olarak bile düşündük.
Kitap nasıl ortaya çıktı? Bilgilerin büyük bir kısmı bugünün tarihini
taşımıyor. Kimisi 80’ler, kimisi 90’lara ait.
Bunları son biri iki sene içinde yazmadım, 20 seneden beri yazıyorum.
Ayrıca bu yazıların amacı bir kitap hazırlamak için değildi. Yıllarca
Haftanın Sesi, Nokta, Tempo, EP ve Akşam-lık gibi dergilerde çalıştım.
Yazı işleri müdürü “Bu hafta sayfaya ne koyacaksınız?” diye sorduğunda
ben onlara örneğin Dansöz Pandora’yı ya da 1930’larda Galata’da çocuk
yurdu açan Kâzım Zafir’i yazacağım dediğimde “Hep dinozorları seçiyorsun.
Bunların gündemle alakası yok diye fırça yiyordum. Sonunda bakıyorlardı
kültür sanat sayfasında açık var, yazıyı yayımlıyorlardı. Sonuç olarak
dergilerde bu konuları kabul ettirirken bayağı zorlandım. Çünkü beğenmiyorlar,
demode buluyorlardı.
Niçin o zaman bu yazıları kitap yapmadınız?
O sıralarda bir gazeteci-yazar patlaması vardı. Bu kervana katılmak istemedim.
Bu kitabın 20 yıldır çıkmamasının gerçek sebebi bu.
Peki bu insanlarla sizi röportaj yapmaya iten sebepler nelerdi?
Ben bu insanları yazmak zorundaydım. Çünkü bu insanları tanımadan 20.
yüzyılın Türkiyesi’ni, entelektüel ortamını ve seviyesini anlamak ve kavramak
mümkün değil. Ancak dünle bugünü karşılaştırarak bir geleceğe çıkarımlar
yapılabilir. Ben bunun için, vefa borcum için bunları yazdım. Asli amacım
bu insanları tekrar yaşatmaktı. Aslında yaptığım bir insan arkeolojisi.
Arkeolojik bir kazı yapıyorum, külleri tozları kaldırıp ortaya pırlanta
gibi birisini çıkarıyorum.
Kitapta kullandığınız dil, yaşantısını anlattığınız kişilerin ortamına
uygun. Argoyu rahatça kullanmışsınız.
Bilhassa yaptım. Sokak dilini dışlamaktan yana değilim. Edebiyat mutlaka
süzme, seçme, kibar kelimelerle yapılır diye bir kural yok. Sanat öyle
cam kulede falan da değil. Her an yanımızda ve yapılabilir. Önemli olan
onu bulup çıkarmak. İfade biçimleri, sokak dilini gerektiriyorsa bundan
yanayım. Bu nedenle kitapta özellikle her yazının içinde birkaç argo kelimeye
rastlarsınız.
Edebiyatçılardan yaptığınız alıntılar da dikkatimizi çekti. Amacınız neydi?
Önsözde de belirttiğim gibi, her portreyi yaşadığı sosyal ortamda vermek
istedim. Onu kendi sosyal ortamından ve döneminden soyutlayarak da anlatabilirsiniz.
Ancak ben insanı kendi konumunda, sosyal tablodaki yerinde anlatmayı tercih
ediyorum. Bu amaçla o şahıslarla ilgili kaleme alınmış yazılardan, yazılarımı
güçlendirecek alıntılar yaptım. Bu bir yeniliktir. Burada nostaljik yazılar
yazma derdim yok. Anti-nostalji yapıyorum, benim bütün derdim bu. Geçmişe
özlem de duymuyorum. Zerre kadar duymuyorum. Sadece geçmişten ders çıkarmak
istiyorum. Geçmişe de geleceğe gözümü diktiğim için bakıyorum. Bu yüzden
bu insanları pembe tablolar içinde onlara “Ah ne tatlı, güzel bir insandı”
tarzında bir yaklaşımla değil, son derece acı, sert bir dille anlatmaya
çalıştım. Okuyucu fark edecektir. Yazı içinde pek çok eleştiri de yaptım.
Hiçbiri totem değil. Hem bizim gibi olmayan, hem de fazlaca bizim gibi
olan insanların zaaflarını yansıtmaya çalıştım.
Ada yaşantısı kitapta kendini hissettiriyor. Sanki Adalara iltimas geçmişsiniz.
Malum, 10 yıldır Heybeli’de yaşıyorum. Böylelikle Ada yaşantısını yakından
tanıma fırsatı buldum. Anlattığım insanların bir kısmı bu adalarda ömür
sürmüşler. Ya da en azından yazları konaklamışlar. O bölümlere ekstra
eklemeler yapma imkânı verdi. Örneğin yönetmen Alp Zeki Heper’in annesi
sosyete meraklısı. Gücü yetmediği halde Büyükada’da zenginmiş gibi konak
kiralıyor. Böylece kendini bu camiaya ait hissedip huzur buluyor. Aynı
Büyükada’yı farklı duygularla dile getiren iki isme aynı sayfada yer verdim:
Yakup Kadri, yaşadığı adayı “... buranın havasında artık vahşi bir zenci
müziğinin çığlıklarından başka bir ses işitilmemektedir” diye tasvir ederken
Ahmet Refik ise savaş zenginlerinin Büyükada’da yerli sosyeteyi oluşturduğunu
söylüyor. Böylece okura karşılaştırma imkânı doğuyor. O yüzden böyle bolca
alıntı yaptım.
Sizi en çok etkileyen yaşam öyküsü kime ait?
Pek çok dergide çizer olarak çalışan Zeki Beyner ile “Bir Baba Hindi”
sloganının sahibi olan Seha Erge, diyebilirim. Bir de Fatih’in bir gecede
72 parça savaş gemisini karadan yürüterek Haliç’e inidirmesinin mümkün
olamayacağını ispatlayan Hasan Kazankaya.
|