Yaşamı büyük ölçüde Ren’in iki kıyısından uzanan, birbirine yazgılı
iki ülkeye büyük ölçüde paylaştırılmış biri olarak Londra’dan Milano’ya
dek imgelemde kurulan o müreffeh Avrupa Aksı’nın kültürel çekirdeğinden
haberler vermeye çalışacağım.
Derrida’nın göçüşü kabaca Hyppolite’in çevirileri ve Kojève’in efsanevi
Hegel çevirileri sonrası çağdaş felsefenin merkezinin Cermen topraklarından
Paris’e taşınması sonrası sürecinin belki de son adımı oldu. Althusser,
Deleuze, Nancy, Ricoeur gibi düşünürlerle birlikte 1968 düşünürleri arasında
yer alan Derrida, kuşaktaşları arasında biraz istisnai bir konuma sahipti.
Her ne kadar o da Camus gibi bir pied-noir (Mağrep göçmeni Fransız) olarak
Quartier Latin ve özelinde École Normale Supérieuere (ENS) merkezli Fransız
düşün yaşamının zirvesine ulaşmayı bilmiş ve Hegel, Marx gibi Alman düşünürlerinden,
dolayısıyla Almancadan çok esinlenmiş olmasına rağmen Sartre’ın Berlin’de,
Humboldt Üniversitesi’nde geçirdiği efsanevi 1932-1933 akademik yılıyla
başlayıp 1946 güz sömestrinde Tübingen’de yan(a)yana felsefe okumaya başlayan
Claude Lanzmann, Gilles Deleuze ve Michel Tournier üçlüsüyle devam eden;
dolayısıyla Alman felsefesi ve yazınını kerteriz noktası alan ve bu çerçevede
kendi ülkeleri dışında en çok Ren-ötesi topraklarda ilgi gören isimlerin
dışında kalarak, daha çok Atlantik-ötesi bir vizyonda, Amerika’ya yakın
bir gelişim gösterdi. Bu anlamda Derrida’nın en başta ENS, daha sonra
da École des Hautes Études en Sciences’te (EHESS) sürdürdüğü akademik
çalışmalarının ülkesi dışındaki karşılığı Humboldt ya da Tübingen gibi
“klasik” bir Alman üniversitesi değil, başta Harvard olmak üzere prestijli
Amerikan üniversiteleriydi. Nitekim Derrida’nın dünya çapında bir düşünür
olmasında, onun İngilizceye, Amerikan akademisince sıcağı sıcağına çevrilmesinin
çok büyük bir önemi var. Sözgelimi Amerikan sinemasına duyduğu derin ilgiye
rağmen, esasen Ren-ötesi bir etkilenim alanı olan Deleuze, Alman medya
etütlerince (Medienwissenschaften) adına kürsüler açılacak yoğunlukta
irdelenirken, Amerikan akademisinde Derrida’nın yanında sönük bir figür
olarak kaldı. Bu çerçevede, Derrida’nın göçüşünün hemen ardından Elysée
sarayından yapılan taziye açıklamasında özellikle belirtilen Derrida’nın
“dünya çapında tanınan, kabul edilen ve üzerinde çalışılan bir düşünür
olması” ile onun “Fransız düşün dünyasının en önemli figürlerinden biri
olması”, biraz da onun Atlantik-ötesi formasyonundan kaynaklanıyordu.
Bu anlamda Derrida’nın Sartre’dan sonra Foucault’ya atfedilmiş “büyük
düşünür” payesini pek de kendi isteğiyle olmasa da taşıyor olduğunu savlamak
mümkün. Dolayısıyla Derrida’nın göçüşü belki de hem 1968 düşünürlerinin
Nancy ve Ricoeur dışında göçüşlerine, hem de Fransa’da yarım yüzyılı aşkındır
varlığını sürdüren ulusal çapta “büyük düşünür” payesinin sona erişine
işaret ediyor. Belki de 1920’ler “çılgın” Berlin’in öldürülüşünden, Auschwitz’e
dek uzanan o sancılı süreç boyunca Almanya’dan taşınan felsefenin 20.
yüzyıldaki başkenti Paris, bu vasfını önümüzdeki süreçte kaybedecek.
Derrida, arkadaşlarıyla birlikte 1968 Mayısı’nda Paris’in dışında, Fransa’nın
ilk Amerikan modeli kampüs üniversitesi olarak açılan Nanterre’de, Mağrep
göçmenlerinin yerlerine Georges Pompidou’nun devasa toplu konutlarının
dikileceği gecekondularının hemen yanıbaşında patlak veren isyandan sonraki
süreçte, Fransız düşün yaşamının Quartier Latin ve dolayısıyla da Collège
de France ve Academie Française merkezli klasik Paris’ten, Raspail bulvarı
odağındaki yeni Paris’e taşınmasına öncülük etmişti. 1983’te yanına Eco
ve kimi diğer önemli düşün adamlarını alarak açtığı Collège Internationale
de la Philosophie, Fransız Akademisinin 1968’de patlak vermek zorunda
kalan kabuk değiştirişinin uç noktasıydı.
Fransa’nın –ancak Paris’in birbirine yürüyüşle on dakika mesafedeki varsıl
semtleri arasında oynayabilen– klasik, merkeziyetçi ve hatta “cumhuriyetçi”
düşün dünyasının yansımaları, Fransız yazın “guru”su Bernard Pivot’nun
yakınlarda Goncourt Akademisi’nin yeni üyesi seçilmesinde bir kez daha
görüldü. Akademinin başkanınca yapılan açıklamada Pivot’nun “Fransız yazınına
en çok emek verenlerden biri olduğunun inkâr etmenin budalaca olduğu”
belirtilmişti.
Buna benzer, konvansiyonel yazının direnişine dair bir gelişme de Almanca
ülkelerde meydana geldi: Elfriede Jelinek’in 2004 Nobel Edebiyat Ödülü’nü
kazanmasının ardından Bernard Pivot’nun muadili, Cermen yazınının büyük
gurusu Marcel Reich Ranicki “Jelinek’in eleştirilerin aksine koyu bir
ahlakçı olmadığını ve onun ödülü kazanmasından büyük memnuniyet duyduğunu”
belirtti.
Ancak Ranicki’nin çıkışıyla varlığını hatırlatan Almanya’daki yazınsal
muhafazakârlık, her şeye rağmen Fransa’da görülen donuklaşma derecesinde
değil: Fransa’da, Eylül’ün ortasında, kitap sezonunun açılışıyla birlikte
aynı hafta içinde piyasaya sunulan 60 ilâ 70 romanın büyük bir kısmı geleneksel
parizyenizmin gün geçtikçe köhneleşen vizyonunu barındırıyor. Eric Holder
gibi Paris’ten kaçıp taşraya sığınmış birkaç romancının dışında tamamen
parizyenizme ve onun kemikleşmiş handikaplarına mahkûm bir roman anlayışı,
bu yeni kitap sezonunu domine ediyor. Esasen, malum tarihsel nedenlerle
Fransa’ya göre çok daha Amerikanize bir ülke olan Almanya’nın yazınsal
dünyasının Fransa’nınkine oranla daha az ticari olduğu söylenebilir. Hiç
kuşkusuz bunda Alman yazınının parizyenizme koşut bir “Berlinizm”den mustarip
olmaması, tam tersine federal başkentin 1990’dan bu yana sürdürdüğü büyük
kabuk değiştirişin ülke yazınına büyük katkıda bulunmasının da etkisi
var.
Avrupa kültür başkentliği vasfını her anlamda eline geçirmişe benzeyen
Berlin, bugün Cermen yazınına “Kreuzberg yazını” ya da “Prenzlauer Berg
ekolü” gibi semtlerinin farklılaşan kimliklerine varan bir çeşitlilik
ve gözüpek bir avangardizmle katkıda bulunuyor. Şehrin 1990’dan bu yana
diğer tüm Alman metropolleri ve bunun da ötesinde Doğu ve Orta Avrupa
ülkeleriyle Baltık ülkelerinden ve hatta İskandinavya’dan entelektüel
göç alması ve buna bağı olarak istifade ettiği muazzam kültürel hareket,
onun Paris’in Fransız diline ket vuruyor olmasına karşılık, kendi diline
büyük bir katkıda bulunmasına yarıyor. Berlin’in uluslararası çapta yazına
yaptığı katkılara verilecek belki de en iyi örnek 1993’te Berlin’e yerleşen
ve bugün prestijli, Pariserplatz’daki etkileyici binasına taşınan Berlin
Sanatlar Akademisi’ne üye olan Nobel ödüllü, Yahudi asıllı, Macar yazar
Imre Kertèsz. Tabii bu noktada Berlin odağında yeşeren Türk kökenli yazarların
edebiyatını da not etmeli.
Alman yazınının dinamizminde Berlin’den sonra en büyük rolü oynayan ikinci
şehir ise Saksonya’nın kültür metropolü Leipzig. Şehir, 1989’daki çözülüş
sürecini başlatan devasa gösterilere sahne olmasından bu yana her geçen
gün zenginleşen bir avangardizme sahne oluyor. Hatta Alman yazını araştırmalarınca
“Yeni Doğu Alman yazını” olarak vaftiz edilen Demokratik Almanya doğumlu
genç yazarların oluşturduğu “Leipzig okulu”nun günümüzün en zengin edebiyat
akımlarından birini oluşturduğu söylenebilir.
Almanya’nın özündeki yerellik mefhumu, günümüz Alman yazın ve kültür yaşantısı
için de geçerli: Hamburg, Karlsruhe, Münih, Köln gibi bölgesel metropollerde
süregiden canlılığa, Tübingen, Heidelberg, Weimar gibi küçük, geleneksel
üniversite ve kültür şehirlerinin akademik temelli katkıları da ekleniyor.
Kısacası Ren’in doğu yakasındaki topraklarda Paris’inkine benzer dominant
bir merkez yok. Almanya ve Almancanın Rus, Baltık ve Orta Avrupa entelektüellerince
beslenişiyle Fransa’nın gün geçtikçe kendi içine kapanıyor oluşu göz önüne
alındığında, Ren’in batı yakası kültür ve özelinde yazın yaşantısı için
iyimser olmak güçleşiyor.
Tübingen, Ekim 2004
|