1
Kırışıklıkların oluşturduğu pürtüklü uzam ve dokunulanda girinti-çıkıntıların
verdiği derinlik duygusu bir yanıyla kıvrandırıcı bir haz kusar, bir yanıyla
da sonsuza dek devinme gücünü paramparça ederdi. Bilincin işiydi bu kuşkusuz,
ama etten fışkıran kırıklıkları da görmezden gelemezdi her ikisi de. Birinin
bir gerçeği gözler önüne –ama genellikle karanlıkta– sermesi, öbürünün
bile isteye bir çağrıya olumlu yanıt vermesi; işte bu iki ucun birleşmesiyle
oluşacak çemberde yuvarlanacaklardı bir süre. Karşılıklı bir antlaşma
mıydı, yoksa bir düello mu? Hem antlaştılar, hem çarpıştılar, kısa bir
süre boyunca. Etteki gizden korkan genç çoktandır tanınmanın, görülmenin
ya da bakılmanın kaygısına bürünmüş; her geçen yılla birlikte uzaklaştığı
gizin korkusundan geriye kalan şimdi yalnızca korkuyduysa da bu korkunun
ardında kımıldayan bir geride bırakılan vardı, bellekte biçimlenerek.
Bugünse, geride bırakılan olmayacaktı, biliyordular bunu; eylemin ardından
kalan, bilinç-bellek posasında oradan oraya savrulmayacaktı bundan böyle.
Bunun ayırdında olması onu daha özgür, biraz da hoppa kılarken –ilkgençliğindeki
benzeri gibi, ama o günlerin utangaçlığından arınmış– içinden söküp atamadığı,
hâlâ yenemediği tedirginliği onu egemenliği altına almayacak mıydı? Ne
olursa olsun bir an önce gücüne kavuşmalıydı. Ellerine bakıp gördüğü çağrışımlı
derinlik, onulmaz kırgınlık biraz daha büyüyüp kendini bütünüyle yutmadan
giysisini çözmeliydi üstünden. Onun giysisini iliklerken duyumsadığı erincin,
doygunluğun kaynağı, bir yanıyla ette dolanan kanın akışında, bir yanıyla
bellekte dolanan çağrışımların şimdinin iki ucuna ötelenişinde ortaya
çıkan utkuydu, – kendine güven. Yıllar yılı boğuştuğu kendi’nden şimdi
kopmuş, ayrışmıştı. Olanca açıklığıyla görebilirdi ayrışanları. Dipdiri.
Dokunuşuyla, duruşuyla, geçmişi ve geleceği anımsayışıyla, anımsayarak;
bir olanak ya da bir yitiş de olsa çekinmeksizin üzerine yürüyecekti önünde
duranın. Her ikisi de ortak bir paydada, eş deyişiyle zamanın farklı bölümlerinde,
buluşmuş birleşmiş de olsalar, şimdinin içinde bir “o l a ra k” kök bulabilirlerdi
en azından bir sonun içindeydiler. Üstesinden gelebilecekleri bir bitişe
hazırlamışlar gibi kendilerini, birbirlerine uzattıkları uçların sınırladığı
çemberde, havuzun sığ sularında yüzerken duyumsanan denize bile gereksinmeksizin.
Çünkü biri geçmişini almıştı ötekinden, öteki geleceğini birinden. Mektup
ve telefonun iki ucu, gövdenin uzaklığını yakınlaştıran bu araçların ilettiği
yazı ve söz, kendi gövdesel varoluşlarının gerçekliğini silikleştirip
devingen sınırları içinde tümlenen bir imgeye dönüşümü garantilemişti
daha başlangıçta.
2
Birbirinden bağımsız ama bir örgünün içinde uçuşanlar ve bir gencin duyumsayabileceği
ezikliğin somut mu somut bir nesnesi olarak şu an gözünün ve elinin altında
duran bu çizgiler biraz daha biraz daha nesnel gerçekliğini yitirip bir
olmayan-deneyimin geçmişteki sızısını ve hıncını açığa vuran salt çağrışıma
dönüşmüştü çoktan. Pürtüklü ele elin dokunuşu...
Gözaltlarına yıllar öncesinden silinmez izler bırakarak yerleşmiş olan
kırışıklıklar, donukça dirimini içlerine gömmüş bir çift göz, yuvalandığı
oyuktan bakar; bakışsızdır! Korkmuyorum. Beni ele vermez yazı, ne de yazıp
postaladığım mektuplar. Yalnızca bir soluktu. Yazarken duyumsayamayacağım
bir erinç ve bir patlamaydı, sevinçten, gövdesel istek ve doyumdan uzak,
aşkın bir belirsizlik, bu yanıyla tüm girintileriyle belirlenmekten de
uzak, ıssız bir kovuktu eş deyişiyle. (Bir çıkıntı?) Yumuşak gözlü bir
tanış olmayacaktı böylelikle.
Ben tasarladım, doğru. Tasarladığımın nesneleşip bir “o l a r a k” yanında
ya da yanımda olmasına olanak hazırladım, bu da doğru. Sevdim mi? Yo hayır.
Buna gereksinmemiz yoktu. Çünkü geçmişin bir tasarımı olarak edimin aracılığıyla
bu çizgilerde, bu kırışıklıklarda yatana, şimdide biçimlenmesine bir olanak
kazandırıyordum.
O önceleri vardı, bir anne olarak; şimdi, o, yalnızca var, soluğunda duyuyorum
bunu, o da duyumsuyor. O aynı zamanda yok da, şimdi, duyumsuyor anneliğinden
uzaklaştığını çünkü.
Biraz korkuyor, söylemiyor henüz, tedirgin. Kendini kendi dışında görmenin
eşiğinde bir o yana bir bu yana salınıyor. İlkin bir kaygı olarak doğuyor,
ancak sesinde en ufak bir iz yok eşikteki bu salınıştan. Çocuksu bir gülüş
tüm yüzünü kaplıyor, tüm yüzünü ve kırışıklıkları kendiliğinden örtercesine,
doğasallığıyla dokunmuş bu örtü. Gözlerine bakıldığında örtünün delik
deşik olduğunu görürdünüz. Göz çukurlarında dokusu çözülen anneliği ve
yüzünü yeni bir doğuma sürükleyen çocukçalığı.
Biraz zorlanarak da olsa geldiği bu eşikte doğabilecek mi? Ama yorgun
değil mi biraz, bu doğumu gerçekleştirebilecek mi yaşlı gövdesi? Bu sorular
şimdilik yalnızca bir yumak, içinde çırpındığı, şimdide seçimini daha
“o l a r a k” gerçekleştirmeyerek.
3
Hep aynı sözcükler. Bir çemberin çevrenince dolanan yolculuk. Sözsüz bir
bulmacanın yankısıdır kulakta dağılan. Ardarda. Bir kuytuluğa sinmiş bekleyen
bir hayvanın çevikliğiyle başbaşa. Masada, kolları birbirine dolanmış.
Na’beeer. Bir tiyatro sahnesinin düzenlenişini andırarak. Bu kez bir başka
oyuncu. Her zamanki gibi yineleme ve tazeleme. Masa sonra yine. Üstünde
birazdan kırılacak bardak ve yanında sandalye. Bakışın nesneleştirdiği
şeyler ve sözcükler, bekler. Sahibini yitirmiş, sahibini arayan mülk!
Yoksa cicili bicili oyuncak mı demeliydi? Her neyse, her biri ikisi de!
Sinik, sinsice bir gülümseyiş. Az biraz hırlamış gibi. Yine. Öylecene.
Yineleme. Ellerin belleğinde kımıldaşan ölgün devinimli kırışıklıklardan
yansıyan kırık bir... Etin gölgesi bu! Evet. Evet! Solan bir şey yok.
Işık kırık; bardak –birazdan– kırık; beline dek sudaki gövde, kırık. Deriyi
yaran kırışık çizgiler. Karşılıklısız bir sürükleniş geride bırakılan
ve gelen de. Sürüm sürüm bir sürükleniş, bir kez daha. Ardına dek kapı,
açık da olsa, kapalı bile de. Olsa da, yok. Buruk bir tat içerde. Dilin
dibinde, bir anıcasına, kimileyin bu; ara ara dönenir her yana. Şaşkınlıkla
ayağını uzatıyor geriye, yavaşça, bakınıyor. Gövdesi hâlâ ilerde, içerde.
Bunun gibi işte, bak. İşte. Dışarı çıkmaz. Orda. Askıda bir gömlek, bir
tane daha, yanındaki de. Altta ceket. Rengini yitirmiş. Bırakabilirim
şimdi. Askının dibinde bir yığıntı olarak. Biraz ıslakçana. Üstüne de
bir kombinezon. Böylesi rahat. Biraz olsun. Sürdürmeliyim toplamayı. Belleğin
dağıntıları, eşyalar, üst üste, yan yana. Kimileyin dipli bir çukur, kimileyin
ucu düzlük bir tepe. Bir baştan bir uca dek, sürekli, –miş gibi açık ağız.
Haaayyy-ıhh! Yürüyor, habire yürüyor. Durmuşleyin bir gidiş, bak bak.
Sandalyenin, oturağın yolculuğu. Bütünüyle çıplak değil. Bir çeşitleme
sunulan. Dağlarca bir çıkıntı, yürüyormuşçasına, diriliyormuşçasına. Dikiliyor
önünde sonra. Katı, kaskatı. Hıı, haa-ahhh. Şimdi olmalı, yeterince. Hadi.
Hııhhh. H, aaahh. Salınıyor, sallanıyor. Duralıyor. Şimdi dingin bir kez,
daha!
Giysiler yük. Anlar yük; çözük. Derinin ağırlığı bir ağ. Çullanıyor etin
üstüne. Cıvık cıvık bir su sızıyor döşemeye. Sıvık, sıvışık. Yapış yapış
bir ağız geriliyor geriliyor yaban mağaranın girişine öykünerek.
4
Gizli niteliklerimiz ne olursa olsun zamanın ilkesini görmezden geliyorduk.
Zamanla tersinden kurulan bir ilişkiyle ördüğümüz çemberde yine de ayrışabiliyorduk
aslında, zamanın bölüntülerini birbirine karıştırmıştıysak da, cezalandırılmayacaktık,
başından bu yana biliyorduk bunu: Yadırganacaktık yalnızca. Ama, ama midemizi
ovuşturarak giderebilir miydik açlığımızı? Aramızda onca uzaklıklar; kendi
kendimize doyum, yetmiyordu kendi öznelliğimizi ortaya sürmeye, zamanın
iki ucunun birbirine geçiştiği bir çemberin içinde. Kımıldayamayacaktık
bundan böyle. O kendi kaygısında, ben kendi ereğimin içinde yuvarlanacaktık.
Ayrışık kaplarımızda bir ilkeyi bozduğumuzun bilisinin erinciyle yumuşak
ve o denli de küskün ette birleşecektik şimdide, bugünde. Varoluşumuza
bir dayanak bulmuştuk ya o çözük düğmelerin ardında, yeter; yeter dedik.
Bir sonraki buluşmaya, bir sonraki sürtünüşe dek kalakaldık o zamanın
içinde. Kaldık! Her ne olursa olsun bir süre daha devinecektik yıktığımız
ilkenin kalıntılarında gagaladığımız hazda.
– Haz ve istek, üzünç yüklü bir ikilem!
Adımızı ve görüntümüzü silebilecektik. Haz yüklü bir ölüyü doğuracaktık,
daha başlangıçta biliyordum bunu. Kendimi tutamayıp gülmüştüm. “Güldün
Türko, güldün” (dercesine bir romanın içinden) dememiştiyse de “seni güldürdüm”ünde
“güldün Türko, güldün”ün romansal ağırlığını duydum kulaklarımda. O an,
bir romanın geride bırakılışını...
Aramızda gece, yıldız ve gökyüzü kurup, bir gün, kayan yıldız gibi uzaklaşacağız
birbirimizden. Mektuplar yazmaz olacağız, telefon etmez, görüşmez olacağız.
Aramızda, ardımızda küçücük, ışıyan bir yıldızın kaymasıyla daha da kararan
kopkoyu bir gece, engin bir gökyüzü kuracağız. Hep böyle olmaz mı zaten?
Her yeni ilişkiyle belleğimizdeki geceyi biraz daha büyütür, biraz daha
köklerimize çekiliriz. Doğum sancısından daha büyük, yaşam sancısından
daha uzun, kimsenin olmadığı o ülkeye tüm kök-benliğimizle yerleşiriz.–
|