Yalnızlığın Yeniden Keşfi

Kaya Genç


Edgar Allan Poe’nun gençlik şiirlerinden birine (Alone) kattığı sıkıntılı, umutsuz havayı sonraki hikâyelerinde harika bir beceriyle üzerinde oynayacağı türden korkutucu bir şeytan görüntüsünün böldüğünü gördüğümde bunu biraz da ‘üçüncü’ dünyanın ya da merkezden uzak yaşayan yazarların hayatına ait birşey olarak görmem gerektiğini hissettim. Poe’nun yalnız adamı ‘ötekiler’ gibi olmayı başaramaz hiç; ‘ötekiler’ gibi göremez, acısını ‘ötekiler’le aynı kaynaktan alamaz. Hatta kalbinin neşelendiği anlarda büründüğü ton bile ‘ötekiler’inkinden daha farklıdır. Bu yalnızlık ve tekbaşınalık hissi modernizmin bütün şeytanlarını içinde barındırıyor. Ondokuzuncu yüzyılın büyük yazarı cinayet hikâyelerine, özellikle de birinci tekil şahısla anlattığı The Tell-Tale Heart’a eklediği bu acılı kahraman görüntüsüyle yüzyıl sonunun öfkeli Rus kahramanlarını da haberler gibidir.
Walter Benjamin, polisiye romanın yaratıcısının aklının gerisinde yatan iki belirgin faktörden söz eder: Baudelaire’in flaneur’ü tıpkı Poe’nun The Man of the Crowd’undaki gibi hayaletimsi bir insan topluluğuyla ilişki halindedir. Yeni bir ‘insan karakteri’nin icat edildiği bu kültürel ortamda Paris pasajlarında gezinen bu belirsiz figür Poe’nun hikâyesinde olduğu gibi zamanını vitrinler ve hiç tanımadığı bulanık yüzlerin ardında bir tür hafiyelik yaparak geçirecektir. Aynı dönemde, diye akıl yürütür Benjamin, orta-sınıftan bir Fransız, hayatta ardında bırakacağı izleri evinin dekorasyonuyla da ilişkili bir şey olarak görüyordu. Arkada iz bırakmak, yaşadığı hayata ‘damgasını vurmak’, dışarıdan bakan analizci bir göz için özel bir biçimde semptomatik bir değer taşıyordu. Poe’nun dedektifi Dupin’in birinci akıl yürütmesi, yirminci yüzyıl başının yetenekli analizcisi Freud tarafından da benzer şekilde tekrarlanır; Morgue sokağı cinayetinin anlatıcısının neler düşünmüş olabileceğini tuhaf bir akıl yürütmeyle keşfeden Dupin, rüya-düşüncesiyle rüya-görüntüsü arasında büyüleyici bağlantılar kurabilen psikanaliz mucidi gibi düşünür temelde.
Ancak Dupin’i daha okuruna tanıtmadan zeki kişiyle analizci kişi arasında felsefî bir ayrım yapmayı gerekli gören Poe’nun modernizmle içiçe giren dünyası merkezin uzağında, Naipaul’ün Trinidad’ında veya Vargas Llosa’nın Peru’sunda kendine özgü yeni biçimler alır. Jameson’ın post-modernizm üzerine düşünürken başvurduğu “kanal değiştirme” kültürü Vargas Llosa’nın La Tia Julia y el Scribidor’unda yazarın gençliğini hatırlatan bir anlatıcının ‘Batılı gözler’i altında izlediğimiz hikâyesiyle ‘yerel hikâyeci’nin eski usûl duygusal dünyası arasında belirgin biçimde gerçekleşir. Naipaul, Brontävari Thrushcross Çiftliği’nde devrimci ‘hacı’ James Ahmed vasıtasıyla Wuthering Heights’in Heathcliff’ini bastırılmış, politik ve kültürel ayrımcılıkla ezilmiş karakterlerin gaddarlaştığı bir örnek olarak okur. Vargas Llosa ve Naipaul’ün dünyalarında dolanan devrimcilerin hayatları hemen her zaman felaketle son bulur; yazarlarının ‘Batılı’ gözleri altında politik tutkularını kaba-Marksist teorileriyle birleştiren bu karakterlerin çevresindekileri ve kendilerini de ağır ağır yokedişlerini korku içinde izleriz.
Joseph Conrad, üçüncü dünyada yaşamanın yalnızlığı ve acısı üzerine yazdığı büyük romanında (Under Western Eyes) Aydınlanma’nın veya Aklın Çocuğu olarak isimlendirdiği Razumov’un hikâyesini hem kendisine hem de İngiliz bir dil öğretmenine anlattırır. Üçüncü dünyada Batılı fikirlerle heyecanlanmanın ve nihilist gururla harekete geçmenin ciddi casus romanının kurucusunda böylesi bir merkezilik taşıması şaşırtıcı olmamalı. Razumov gaddar Rus yönetiminin önemli figürlerinden birisini bombayla öldüren Victor Haldin’i bir akşam merdivenlerini huzursuzlukla çıktığı evinde, yatak odasında oturur halde bulduğunda önce kararsız kalır ama gecenin sonunda devrimci arkadaşını ele verirken çok da zorluk çekmez. Bu öksüz üniversite öğrencisi ‘Batılı gözlerimiz’ için fazla fazla zengin bir kaynaktır: sürekli kendi kendine tekrar ettiği gibi, hayatta hiçbir dayanağı, sığınağı olmayan bu genç adam üçüncü dünya yazarının yaşadığı özel biçimiyle yalnız ve şaşkındır. Güvenebileceği tek özelliğinin aklı olduğunu hisseder ve istediği tek şey de düzgün bir hayat sürdürebilmektir. Akıl yürütmesi onu evinde gizlenen politik kahramanı polis şefine satmaya götürür ama Razumov bir yandan da vicdan azabı ve suçluluk duygularıyla kendi kendini zehirlemektedir. Cenevre’ye gelir gelmez Haldin’in kız kardeşine âşık olur.
Conrad’ın dostu, kendisi de İzlenimci bir romancı (The Good Soldier) ve önemli bir yayıncı olan (English Review) Ford Madox Ford, Stephen Crane, Conrad ve kendisinin uyguladıkları İzlenimci roman tekniklerini açıkladığı bir denemesinde ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sık sık bir araya gelen yedi yazarın buluşmalarının renkli bir tablosunu çizer. ‘Merkez’, en belirgin biçimde Gustave Flaubert, Ivan Turgenyev, Henry James, Emile Zola, Théophile Gautier, Guy de Maupassant ve Goncourt Kardeşler’in bir araya gelip gürültülü biçimde roman tekniklerini tartıştıkları bu kahvehanelerde (Café Procope ve Brébant’ta) ortaya çıkmaktadır. Razumov’un polis ajanlığı ve en sonunda da sağırlıkla tamamlanan tuhaf hikâyesi yirmilerin Parisi’nden yazan Hemingway’in yaşadığı sıkıntıları içerir belki, ama o en sonunda modernistler gibi keşfedilmeyecektir.
Poe’nun yalnızlık ve sıkıntı çeken karakteri sevdiği herşeyi yalnız sevdiğinden de yakınıyordu. Üçüncü dünyada yazar olmanın yalnızlığında bu kederle birlikte tek başına olduğunu hissetmekten doğan bir büyüklenme hissi de var. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yazan ve merkezden kabul de gören büyük romancılar bu büyüklenmeyi, yalnızlığın Poecu kederini cinnet ve gaddarlığa dönüştürmeyenler olmuşlardır.