Yazın, Deniz, Dönüştürüm

M. Sadık Aslankara


Dünyanın dörtte üçü su deniyor. Yurdumuzun da üç taraftan denizlerle kuşatıldığını söylüyoruz toplumca, neredeyse afur tafur bir gururlanmayla. Demek dudak dudağa, kıyı kıyıya denizlerleyiz. Öyle çok ki denizimiz, öylesine kuşatılmışız ki onunla; “Türkiye, bir ada!” diyoruz övünçle...
İyi de yazınımızda ne ölçüde yer alıyor deniz? Bir soru daha var, bunun hemen ardından gündeme getirilmesi gereken. Yazınımızdaki deniz, yazınsal bağlamda ne ölçüde değer taşıyor? Denizle ilişkilenmiş insanlar yazınsal nitelikleriyle mi yoksa olgusal yanlarıyla mı kendilerini gösteriyorlar? Gerçekten ulam bağlamında ne cinsten bir deniz ya da deniz insanı yazınımızda ele alınan, işlenegelen? Sonra yazından denize geçerek de bundan, deniz insanından bir evren kurabiliyor muyuz, kuruyorsak eğer, ne türden bir evren bu? Nitelikleri neler?
Bu türde daha pek çok soru üretebiliriz... Ötesinde bu sorgulamayı başka başka alanlar için de yapabiliriz; sözgelimi deniz kadar toprağın, dağların, ormanların, köyün, kentin, taşranın, tarımın, sanayinin vb yazınla ilişkilenişini sorgulamaya girişebiliriz... Bu alanlara değgin coğrafi, ekonomik, toplumsal, demografik araştırmalar yapılıp, olası pek çok soruya yanıt verilmeye çalışılıyor da belki, ama bununla ilintilenmiş yazınsal odaklı çalışmalara hemen hiç rastlanmıyor... Hadi diyelim yazıncılar ortamında buna uzanabilecek bir erke üretilemiyor, yazıncılarımızın gücü tek başlarına buna yetemiyor, iyi de asal görevleri, aynı zamanda bu tür ya da benzeri alanları süpürürcesine taramak da olan, en azından bu konuda yükümlülük taşıdığı düşünülebilecek üniversitelerimiz ne yapıyor dersiniz acaba?
Demek ki yazınımızda denizin tuttuğu yer, yazınımızın deniz odağında değeri, yanısıra yazınımızın buna bakışı bizim için tam anlamıyla bir bilinmezlik duvarına tosluyor. Ne acı, ne hazin ki böyle bu!
Üstünkörü bir bakışla bile yazınımızda denize verilen yer konusunda bir izlenime ulaşabiliriz oysa kolayca. Ancak böyle olduğu halde, yazınımızdaki denizin, denizle ilişkilenebilecek öteki öğelerin (emekçilerle denizcilerin, araç gereçlerin, yaban yaşamının, doğal ortamın, yaşamsal ya da bilimkurgusal bir düzenin, evrenin, elbette söylenbilimin vb.) yazınımızda yer alış biçimlerine değgin bir bilgiye sahip değiliz nedense...
Gelin biraz daha yakından bakmaya çalışalım yazınımızın denizle ilişkilenişine... Bu çerçevede yapıtlarını örnekleyebileceğimiz pek çok yazar var kuşkusuz... Örneğin Halikarnas Balıkçısı, Nâzım Hikmet, Sait Faik, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli, Zeyyat Selimoğlu, Tarık Dursun K., Orhan Hançerlioğlu, Yaman Koray, Cemil Kavukçu, Mehmet Günsür vb düşünün ne çok yer açmışlardır denize, bir biçimde denizle ilişkilenişe... Bu yazarlardan ikisine, Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik’e çok daha özel bir ilgiyle yaklaşmak olası. Çünkü deniz denildiğinde yazınımızda, özellikle bu iki yazarın adını anmadan konuyu ele almanın olanağı yok!
Oysa her iki yazar da birer deniz anlatıcısı. Sözgelimi Halikarnas Balıkçısı’nda sünger avcılarının, denizlerde yitip gitmiş delikanlı yaşamların, Sait Faik’te yaşam savaşı veren küçük deniz insanlarıyla kendileri de birer var olma kavgası veren deniz canlılarının nasıl da büyülü bir duyarlıkla aktarıldığına tanık oluruz onları okudukça... Ama deniz, saltık anlamda denizdir yine. Diyeceğim deniz, dış yaşamda nasıl olup bitiyorsa, o biçimiyle yer alır bu yazarların anlatılarında. Bir başka açıdan şöyle de söylenebilir herhalde: diyelim bunların anlatıları, sözgelimi herhangi bir gazetecinin röportajı aracılığıyla aktarılsaydı, bundan daha farklı bir durum çıkar mıydı dersiniz ortaya, yansıttıkları olağanüstü duyarlık dışında?
Peki yazın, duyarlıktan mı oluşuyor yalnızca? Elbette, duyarlık olmadan yazınsallaştıramazsınız anlatınızı, ama örneğin dönüştürümü gerçekleştirilmemiş bir duyarlık, yazınsal anlatıyı nereye taşıyabilir dersiniz? O da röportajdaki gibi gündelik iletişim dilinin ürünü olup çıkmaz mı? Öyle ya, alımlama diline yaslanmadıkça, kullanmalık dille kurulan yaşamsal gerçekler, yazınsal anlatıda yeniden kurulurken, yalnızca bir “yeniden yapma” olarak ortaya çıkmaz mı?
Bir tutucu olarak alabilirsiniz beni, ama ben yazın’ın, dış yaşamdaki olgusal verilerin salt kendileri olarak alınıp herhangi niteliksel bir değiştirime uğratılmadan yazında yeniden yapılmaları anlamında kabul edilebileceğini sanmıyorum doğrusu! Yazar, elbette olgusal verilere dayanacaktır anlatısında, ne ki bu veriler, dönüştürülmüş yaşam gerçeklikleriyle yüz yüze getirmelidir bizi.
Görünenin ardına geçmek de diyebilirsiniz buna. Eğer yazın, bunu yapamamışsa, yazarın eksikliği aranabilir anlatıda, çünkü yazarın yerine bir başkası da, sözgelimi gazeteci de gerçekleştirebilir o zaman bu işi... Yazar dediğimiz kişi, iyi yazmayı beceren, bu yazdıklarına duyarlık katan, dış yaşamı sanatlı aktarımla yansıtmayı başaran biri olarak alınmayacaksa eğer...
Yazın’ın, düz değiştirim yerine dönüştürüm olduğu biliniyor artık nicedir. Bu “artık nicedir” deyişine geçmeden bir başka açıyla da yüz yüze getireyim sizi... Fotoğrafta, görece zengin bir ele alış olduğu düşünülebilir... Ama gözünüzü kısarak düşünün; fotoğraf, bir matematiksel estetik dışında denize yaklaşmayı ne ölçüde aşabilmiştir sizce? Ağlar, balıklar, günbatımı, deniz kuşları, mehtap, yakamoz vb hep dikey yatay çizgiler, lekelerin desendeki geometrik dağılımı vb biçiminde bir matematik estetiğe yaslanmıyor mu? Fotoğrafçılar, işlerinin bu olduğunu söyleyecekse buna karşı çıkacak değilim elbette.
Ne ki ben, yazının böyle olduğunu, yani bir matematik estetiğe dayanacağını düşünüyor da değilim! Bana göre yazın, yazınsal estetik temelinde yapılandırılan bir tür... Bir de bunu sizin nasıl algıladığınıza bağlı...
Fotoğraftan yazına dönelim yeniden. Romanımızın hem ilklerinden hem de en büyüklerinden biri, ötesinde ilk büyüğü olmayı başarmış Halit Ziya Uşaklıgil’i düşünelim. Hiç kuşku yok ki yazınımızın denizle ilişkilenişi bağlamında ele alınabilecek yapıtlardan biri de Aşkı Memnu... Ama nasıl, ne türden, ne ulamda bir ilişkileniş bu? Yine gözlerinizi kısarak düşünmeye çalışın... Deniz, bir çevre düzeni yani dekor olmaktan öteye geçebilmiş midir Aşkı Memnu’da? Sonraki yazınsal verimlerde de böyle sürmemiş midir bu? Köşkler, sandallar, deniz gezileri, denizin süslediği aşklar...
Öyleyse deniz, deniz değildir ilk dönem yazınımızda, bir başka deyişle yazınımızda deniz, deniz olarak var değildir, bir kenar süsüdür yalnızca... Denizin yazınımıza katılımı ilk kez Halikarnas Balıkçısı’yla, Sait Faik’le gerçekleşmiştir bana göre. İşte, bu iki yazarın yazınımızda taşıdıkları bir önem de buradan geliyor: denizi, kendi olgusallığı içinde yazınımıza ilk kez onlar katıyor çünkü... Yoksa benim onları küçümseyen, hafifseyen bir tutumum olabilir mi hiç? Ne var ki üzerime düşen işin öne sürülenlerle yetinmeyip aykırı öne sürüşler üretmek olduğunu düşünmüşümdür hep.
Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik’ten sonra gelen ardılları da hep bu yolu izlemiş, onların açtığı yolda ilerleyen yazar olmanın ötesine geçememiştir denebilir... Yazınımızın ilk dönemindeki denize bakış açısını değiştiremeyip, bunu kendilerinden önce sürekli bir “tablo”, “fon” olarak algılayan onlarca yazar gibi, Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik’ten sonra gelen yazarlar da, kendilerinin yolunda ilerlemiş; deniz, yine yalnızca olgusal boyutuyla yansıtılmıştır. Öykü, roman kahramanı küçük insanlar, karadan alınıp denize taşınmıştır, o kadar. Yani deniz düz değiştirilmiş, ama dönüştürülmemiştir.
Olgusallığının ötesinde saltık anlamda denizle tanışabilmemiz için Cemil Kavukçu’nun beklenmesi gerekecektir. Gerçekten de bana göre yazınımızda deniz, ilk kez Cemil Kavukçu’yla dönüştürülmüştür. Örneğin Patika, Uzak Noktalara Doğru, Gemiler de Ağlarmış adlı yapıtlarındaki kimi öykü örnekleri bu dönüştürümün çok güzel, yetkin ürünleri olarak görünüyor... Mehmet Günsür’ün İçeriye Bakan Kim’i de bunlar arasına alınabilir.
Nedir Cemil Kavukçu’nun, Mehmet Günsür’ün yaptığı? İlk aşamada deniz, görünür yanıyla vardı, ilişkileniş bir ilinek boyutundaydı yalnız. İkinci aşamada deniz, Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik tarafından nitelikçe değiştirilmiş, olgusal boyutuyla yazınsallaştırılmıştır. Böylelikle denizin görünen yüzü kadar bunun ötesine geçen gerçekliği de yazınımızda geniş biçimde yer tutmuştur. Üçüncü aşamada ise deniz, dönüştürülerek bütün bunların dışında bir artalan, imge, eğretileme olarak yazınımızı zenginleştirmiştir. Kavukçu’da, Günsür’de deniz, olgusal bağlamda trajik, imgesel bağlamda kışkırtıcı, artalan olarak da insanın gardiyanıdır artık.
Yazınımızın denizle ilişkilenişindeki bu son, üçüncü aşama böyle çıkmıştır ortaya... Denizle ilişkileniş bağlamında izlenecek yol Cemil Kavukçu’nun, Mehmet Günsür’ün açtığı kapıdan gidilecek yoldur ki, gelinmiş aşamayı vurgulamakla kalmaz bu, aşılması gereken aşamayı da gösterir aynı zamanda bize... Yukarıdaki “artık nicedir” vurgulamasını bu çerçevede almak gerekiyor işte.
Yaklaşık bir yüzyıl içinde geldiğimiz bu aşamayı küçümsemek şöyle dursun, önemsediğimi belirteyim... Üç tarafı denizlerle çevrilmiş yarımada oluşumuza bakarak geç kaldığımızı düşüneceklere, her tarafı denizlerle çevrilmiş ada, yani İngiliz yazınını gösterebilirim... Ta yarım bin yıl öncesinden Shakespeare gibi bir büyücüye sahip olup, onu yüzyıllarca ıskalayarak gelmediler mi bugüne? Jonathan Swift’i, Daniel Defoe’yu bırakın, Henry Fielding, Huxley, Charles Dickens tarafından da denizin dönüştürülemediği ortada değil mi Tanrı aşkına? Bunun için Joseph Conrad’ın beklenmesi gerekmedi mi? Amerika’da da bunun yolunu nice sonra ancak Herman Merville açmadı mı?
Diyeceğim kolay değil bu... Yine bir örnek olsun diye ekleyeceğim, taşra alanının yazınsal dönüştürümü için de uzun yıllar gerekmemiş midir? Amerika’da Faulkner, Avrupa’da Kafka, Rusya’da Çehov gelene dek pek çok yazar bu çabayı göstermiştir de, bunlar ölçüsünde bir dönüştürüm başarısı sergileyememiştir bana göre...
Öyleyse bugün yazınımızın denizle ilişkilenişindeki niteliksel sıçramaya bakarak sevinebiliriz de pekâlâ! Bunca gecikildiği düşünülecekse eğer, tiyatroda, sinemada bunun ancak dolaylarında dolaşılabildiğini belirteyim... Sözgelimi Necati Cumalı, Derya Gülü’nde dönüştürüme onca yaklaştığı halde yine de gerçekleştirememiştir bunu. Yıllar sonra Salih Kalyon’un Zeyyat Selimoğlu’dan Direğin Tepesindeki Adam’ı oyunlaştırmaya yönelişi de tiyatromuzda bu anlamdaki yoksulluğu göstermeye yetiyor bence. Sinemamız bundan farklı mı sanki? Son yıllarda Serdar Akar’ın yönettiği Gemide filminden önce bu doğrultuda anımsanabilecek tek bir örnek gösterebilir misiniz bana? Öykülü sinemayı geçtim, belgesel sinemamız bile ne yazık ki üzerine düşeni yerine getirebilmiş değil bu konuda! Oysa hiç değilse belgesel sinema, ön açıcı olmayı başarabilirdi belki...
İstanbul öykücüleri olarak alabileceğimiz Sait Faik’i, Oktay Akbal’ı, Adnan Özyalçıner’i, Jale Sancak’ı düşünelim... Sait Faik’ten sonra, Akbal’la Sancak da ilişkilenmiştir denizle, ama gerek Akbal’da gerekse Sancak’ta İstanbul, enikonu dönüştürülebilmiş, ne ki deniz dönüştürülemeden kalmıştır. Diyeceğim, yazınımızda dönüştürme bilincine çok çok öncelerde ulaşılabildiği halde, denizin dönüştürülmesine çok daha geç varılmıştır... Sözgelimi alansal bağlamda köy için de düşünülebilir bu. On yıllar içinde kimbilir kaç roman yazıldığı halde köyün dönüştürümü Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler romanıyla ortaya çıkmıştır ancak...
Uzağa gitmeyelim, tutkunun olağanüstü dönüştürümünü Halit Ziya’nın Aşkı Memnu’suyla, köylünün, aydının görkemli dönüştürümünü Yakup Kadri’nin Yaban’ı ile daha ilk yıllarda yakalayıp ölüm korkusu, öç, korku, mit yaratma gibi temel insan ödemlerinin dönüştürümü için Yaşar Kemal’in beklenmesi de yadırgatıcı olmayacak mıdır o zaman? Düşünün ki henüz orman, dağ alanında yazınımızda dönüştürüme ulaşılabilmiş de değil!
Kaldı ki, herhangi bir dönüştürüme yaslanmadan da bu alanlar yazına taşınabilir... Halikarnas Balıkçısı’nı, Sait Faik’i küçümsemek kimin haddine? Öte yandan herhangi bir alanda dönüştürüm örneği verildikten sonra da bu alanda geleneğin ardılı ürünler verilebilir. Sözgelimi Ulviye Alpay’ın, denizle ilişkilenmiş, ama henüz yayımlanmamış romanı Çalkantı, ilginç bir yapıt olmakla birlikte geleneği sürdüren yapısıyla buna örnek gösterilebilir.
Cumhuriyet gazetesinde yıllardır yalnızca deniz, denizcilik sorunları üzerine yazılar kaleme alan bir yazar var: Oktay Sönmez. Başka kaç yazar daha anımsarsınız bunu kendisine iş edinmiş? Öyleyse herhangi bir alanda dönüştürümler yapabilmek pek öyle kolay bir iş değil! İlkin bu yönde alanın kendisinin, görünür sorun temelindeki boyuttan sorunsal, izlek boyutuna taşınması, buna dönük bir birikime ulaşılması gerekiyor... Oysa deniz, bırakalım yazınsal alandaki yerini, bilimsel konumda bile gereğince ele alınıp tartışılabilmiş, işlenebilmiş değil!
Bu nedenle ben, yazınımızda denizin dönüştürümü yolunun açıldığını, bunun sonucunda önümüzdeki yıllar içinde denizle ilintilenmiş görkemli ürünler verilebileceğini umuyorum.
Bize düşen görev, yazarlarımızı bu doğrultudaki çabalayışlarında desteklemek, o kadar! Demem o ki gölge etmeyelim kendilerine, yeter!