Dünyanın dörtte üçü su deniyor. Yurdumuzun da üç taraftan denizlerle
kuşatıldığını söylüyoruz toplumca, neredeyse afur tafur bir gururlanmayla.
Demek dudak dudağa, kıyı kıyıya denizlerleyiz. Öyle çok ki denizimiz,
öylesine kuşatılmışız ki onunla; “Türkiye, bir ada!” diyoruz övünçle...
İyi de yazınımızda ne ölçüde yer alıyor deniz? Bir soru daha var, bunun
hemen ardından gündeme getirilmesi gereken. Yazınımızdaki deniz, yazınsal
bağlamda ne ölçüde değer taşıyor? Denizle ilişkilenmiş insanlar yazınsal
nitelikleriyle mi yoksa olgusal yanlarıyla mı kendilerini gösteriyorlar?
Gerçekten ulam bağlamında ne cinsten bir deniz ya da deniz insanı yazınımızda
ele alınan, işlenegelen? Sonra yazından denize geçerek de bundan, deniz
insanından bir evren kurabiliyor muyuz, kuruyorsak eğer, ne türden bir
evren bu? Nitelikleri neler?
Bu türde daha pek çok soru üretebiliriz... Ötesinde bu sorgulamayı başka
başka alanlar için de yapabiliriz; sözgelimi deniz kadar toprağın, dağların,
ormanların, köyün, kentin, taşranın, tarımın, sanayinin vb yazınla ilişkilenişini
sorgulamaya girişebiliriz... Bu alanlara değgin coğrafi, ekonomik, toplumsal,
demografik araştırmalar yapılıp, olası pek çok soruya yanıt verilmeye
çalışılıyor da belki, ama bununla ilintilenmiş yazınsal odaklı çalışmalara
hemen hiç rastlanmıyor... Hadi diyelim yazıncılar ortamında buna uzanabilecek
bir erke üretilemiyor, yazıncılarımızın gücü tek başlarına buna yetemiyor,
iyi de asal görevleri, aynı zamanda bu tür ya da benzeri alanları süpürürcesine
taramak da olan, en azından bu konuda yükümlülük taşıdığı düşünülebilecek
üniversitelerimiz ne yapıyor dersiniz acaba?
Demek ki yazınımızda denizin tuttuğu yer, yazınımızın deniz odağında değeri,
yanısıra yazınımızın buna bakışı bizim için tam anlamıyla bir bilinmezlik
duvarına tosluyor. Ne acı, ne hazin ki böyle bu!
Üstünkörü bir bakışla bile yazınımızda denize verilen yer konusunda bir
izlenime ulaşabiliriz oysa kolayca. Ancak böyle olduğu halde, yazınımızdaki
denizin, denizle ilişkilenebilecek öteki öğelerin (emekçilerle denizcilerin,
araç gereçlerin, yaban yaşamının, doğal ortamın, yaşamsal ya da bilimkurgusal
bir düzenin, evrenin, elbette söylenbilimin vb.) yazınımızda yer alış
biçimlerine değgin bir bilgiye sahip değiliz nedense...
Gelin biraz daha yakından bakmaya çalışalım yazınımızın denizle ilişkilenişine...
Bu çerçevede yapıtlarını örnekleyebileceğimiz pek çok yazar var kuşkusuz...
Örneğin Halikarnas Balıkçısı, Nâzım Hikmet, Sait Faik, Rıfat Ilgaz, Orhan
Veli, Zeyyat Selimoğlu, Tarık Dursun K., Orhan Hançerlioğlu, Yaman Koray,
Cemil Kavukçu, Mehmet Günsür vb düşünün ne çok yer açmışlardır denize,
bir biçimde denizle ilişkilenişe... Bu yazarlardan ikisine, Halikarnas
Balıkçısı’yla Sait Faik’e çok daha özel bir ilgiyle yaklaşmak olası. Çünkü
deniz denildiğinde yazınımızda, özellikle bu iki yazarın adını anmadan
konuyu ele almanın olanağı yok!
Oysa her iki yazar da birer deniz anlatıcısı. Sözgelimi Halikarnas Balıkçısı’nda
sünger avcılarının, denizlerde yitip gitmiş delikanlı yaşamların, Sait
Faik’te yaşam savaşı veren küçük deniz insanlarıyla kendileri de birer
var olma kavgası veren deniz canlılarının nasıl da büyülü bir duyarlıkla
aktarıldığına tanık oluruz onları okudukça... Ama deniz, saltık anlamda
denizdir yine. Diyeceğim deniz, dış yaşamda nasıl olup bitiyorsa, o biçimiyle
yer alır bu yazarların anlatılarında. Bir başka açıdan şöyle de söylenebilir
herhalde: diyelim bunların anlatıları, sözgelimi herhangi bir gazetecinin
röportajı aracılığıyla aktarılsaydı, bundan daha farklı bir durum çıkar
mıydı dersiniz ortaya, yansıttıkları olağanüstü duyarlık dışında?
Peki yazın, duyarlıktan mı oluşuyor yalnızca? Elbette, duyarlık olmadan
yazınsallaştıramazsınız anlatınızı, ama örneğin dönüştürümü gerçekleştirilmemiş
bir duyarlık, yazınsal anlatıyı nereye taşıyabilir dersiniz? O da röportajdaki
gibi gündelik iletişim dilinin ürünü olup çıkmaz mı? Öyle ya, alımlama
diline yaslanmadıkça, kullanmalık dille kurulan yaşamsal gerçekler, yazınsal
anlatıda yeniden kurulurken, yalnızca bir “yeniden yapma” olarak ortaya
çıkmaz mı?
Bir tutucu olarak alabilirsiniz beni, ama ben yazın’ın, dış yaşamdaki
olgusal verilerin salt kendileri olarak alınıp herhangi niteliksel bir
değiştirime uğratılmadan yazında yeniden yapılmaları anlamında kabul edilebileceğini
sanmıyorum doğrusu! Yazar, elbette olgusal verilere dayanacaktır anlatısında,
ne ki bu veriler, dönüştürülmüş yaşam gerçeklikleriyle yüz yüze getirmelidir
bizi.
Görünenin ardına geçmek de diyebilirsiniz buna. Eğer yazın, bunu yapamamışsa,
yazarın eksikliği aranabilir anlatıda, çünkü yazarın yerine bir başkası
da, sözgelimi gazeteci de gerçekleştirebilir o zaman bu işi... Yazar dediğimiz
kişi, iyi yazmayı beceren, bu yazdıklarına duyarlık katan, dış yaşamı
sanatlı aktarımla yansıtmayı başaran biri olarak alınmayacaksa eğer...
Yazın’ın, düz değiştirim yerine dönüştürüm olduğu biliniyor artık nicedir.
Bu “artık nicedir” deyişine geçmeden bir başka açıyla da yüz yüze getireyim
sizi... Fotoğrafta, görece zengin bir ele alış olduğu düşünülebilir...
Ama gözünüzü kısarak düşünün; fotoğraf, bir matematiksel estetik dışında
denize yaklaşmayı ne ölçüde aşabilmiştir sizce? Ağlar, balıklar, günbatımı,
deniz kuşları, mehtap, yakamoz vb hep dikey yatay çizgiler, lekelerin
desendeki geometrik dağılımı vb biçiminde bir matematik estetiğe yaslanmıyor
mu? Fotoğrafçılar, işlerinin bu olduğunu söyleyecekse buna karşı çıkacak
değilim elbette.
Ne ki ben, yazının böyle olduğunu, yani bir matematik estetiğe dayanacağını
düşünüyor da değilim! Bana göre yazın, yazınsal estetik temelinde yapılandırılan
bir tür... Bir de bunu sizin nasıl algıladığınıza bağlı...
Fotoğraftan yazına dönelim yeniden. Romanımızın hem ilklerinden hem de
en büyüklerinden biri, ötesinde ilk büyüğü olmayı başarmış Halit Ziya
Uşaklıgil’i düşünelim. Hiç kuşku yok ki yazınımızın denizle ilişkilenişi
bağlamında ele alınabilecek yapıtlardan biri de Aşkı Memnu... Ama nasıl,
ne türden, ne ulamda bir ilişkileniş bu? Yine gözlerinizi kısarak düşünmeye
çalışın... Deniz, bir çevre düzeni yani dekor olmaktan öteye geçebilmiş
midir Aşkı Memnu’da? Sonraki yazınsal verimlerde de böyle sürmemiş midir
bu? Köşkler, sandallar, deniz gezileri, denizin süslediği aşklar...
Öyleyse deniz, deniz değildir ilk dönem yazınımızda, bir başka deyişle
yazınımızda deniz, deniz olarak var değildir, bir kenar süsüdür yalnızca...
Denizin yazınımıza katılımı ilk kez Halikarnas Balıkçısı’yla, Sait Faik’le
gerçekleşmiştir bana göre. İşte, bu iki yazarın yazınımızda taşıdıkları
bir önem de buradan geliyor: denizi, kendi olgusallığı içinde yazınımıza
ilk kez onlar katıyor çünkü... Yoksa benim onları küçümseyen, hafifseyen
bir tutumum olabilir mi hiç? Ne var ki üzerime düşen işin öne sürülenlerle
yetinmeyip aykırı öne sürüşler üretmek olduğunu düşünmüşümdür hep.
Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik’ten sonra gelen ardılları da hep bu
yolu izlemiş, onların açtığı yolda ilerleyen yazar olmanın ötesine geçememiştir
denebilir... Yazınımızın ilk dönemindeki denize bakış açısını değiştiremeyip,
bunu kendilerinden önce sürekli bir “tablo”, “fon” olarak algılayan onlarca
yazar gibi, Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik’ten sonra gelen yazarlar
da, kendilerinin yolunda ilerlemiş; deniz, yine yalnızca olgusal boyutuyla
yansıtılmıştır. Öykü, roman kahramanı küçük insanlar, karadan alınıp denize
taşınmıştır, o kadar. Yani deniz düz değiştirilmiş, ama dönüştürülmemiştir.
Olgusallığının ötesinde saltık anlamda denizle tanışabilmemiz için Cemil
Kavukçu’nun beklenmesi gerekecektir. Gerçekten de bana göre yazınımızda
deniz, ilk kez Cemil Kavukçu’yla dönüştürülmüştür. Örneğin Patika, Uzak
Noktalara Doğru, Gemiler de Ağlarmış adlı yapıtlarındaki kimi öykü örnekleri
bu dönüştürümün çok güzel, yetkin ürünleri olarak görünüyor... Mehmet
Günsür’ün İçeriye Bakan Kim’i de bunlar arasına alınabilir.
Nedir Cemil Kavukçu’nun, Mehmet Günsür’ün yaptığı? İlk aşamada deniz,
görünür yanıyla vardı, ilişkileniş bir ilinek boyutundaydı yalnız. İkinci
aşamada deniz, Halikarnas Balıkçısı’yla Sait Faik tarafından nitelikçe
değiştirilmiş, olgusal boyutuyla yazınsallaştırılmıştır. Böylelikle denizin
görünen yüzü kadar bunun ötesine geçen gerçekliği de yazınımızda geniş
biçimde yer tutmuştur. Üçüncü aşamada ise deniz, dönüştürülerek bütün
bunların dışında bir artalan, imge, eğretileme olarak yazınımızı zenginleştirmiştir.
Kavukçu’da, Günsür’de deniz, olgusal bağlamda trajik, imgesel bağlamda
kışkırtıcı, artalan olarak da insanın gardiyanıdır artık.
Yazınımızın denizle ilişkilenişindeki bu son, üçüncü aşama böyle çıkmıştır
ortaya... Denizle ilişkileniş bağlamında izlenecek yol Cemil Kavukçu’nun,
Mehmet Günsür’ün açtığı kapıdan gidilecek yoldur ki, gelinmiş aşamayı
vurgulamakla kalmaz bu, aşılması gereken aşamayı da gösterir aynı zamanda
bize... Yukarıdaki “artık nicedir” vurgulamasını bu çerçevede almak gerekiyor
işte.
Yaklaşık bir yüzyıl içinde geldiğimiz bu aşamayı küçümsemek şöyle dursun,
önemsediğimi belirteyim... Üç tarafı denizlerle çevrilmiş yarımada oluşumuza
bakarak geç kaldığımızı düşüneceklere, her tarafı denizlerle çevrilmiş
ada, yani İngiliz yazınını gösterebilirim... Ta yarım bin yıl öncesinden
Shakespeare gibi bir büyücüye sahip olup, onu yüzyıllarca ıskalayarak
gelmediler mi bugüne? Jonathan Swift’i, Daniel Defoe’yu bırakın, Henry
Fielding, Huxley, Charles Dickens tarafından da denizin dönüştürülemediği
ortada değil mi Tanrı aşkına? Bunun için Joseph Conrad’ın beklenmesi gerekmedi
mi? Amerika’da da bunun yolunu nice sonra ancak Herman Merville açmadı
mı?
Diyeceğim kolay değil bu... Yine bir örnek olsun diye ekleyeceğim, taşra
alanının yazınsal dönüştürümü için de uzun yıllar gerekmemiş midir? Amerika’da
Faulkner, Avrupa’da Kafka, Rusya’da Çehov gelene dek pek çok yazar bu
çabayı göstermiştir de, bunlar ölçüsünde bir dönüştürüm başarısı sergileyememiştir
bana göre...
Öyleyse bugün yazınımızın denizle ilişkilenişindeki niteliksel sıçramaya
bakarak sevinebiliriz de pekâlâ! Bunca gecikildiği düşünülecekse eğer,
tiyatroda, sinemada bunun ancak dolaylarında dolaşılabildiğini belirteyim...
Sözgelimi Necati Cumalı, Derya Gülü’nde dönüştürüme onca yaklaştığı halde
yine de gerçekleştirememiştir bunu. Yıllar sonra Salih Kalyon’un Zeyyat
Selimoğlu’dan Direğin Tepesindeki Adam’ı oyunlaştırmaya yönelişi de tiyatromuzda
bu anlamdaki yoksulluğu göstermeye yetiyor bence. Sinemamız bundan farklı
mı sanki? Son yıllarda Serdar Akar’ın yönettiği Gemide filminden önce
bu doğrultuda anımsanabilecek tek bir örnek gösterebilir misiniz bana?
Öykülü sinemayı geçtim, belgesel sinemamız bile ne yazık ki üzerine düşeni
yerine getirebilmiş değil bu konuda! Oysa hiç değilse belgesel sinema,
ön açıcı olmayı başarabilirdi belki...
İstanbul öykücüleri olarak alabileceğimiz Sait Faik’i, Oktay Akbal’ı,
Adnan Özyalçıner’i, Jale Sancak’ı düşünelim... Sait Faik’ten sonra, Akbal’la
Sancak da ilişkilenmiştir denizle, ama gerek Akbal’da gerekse Sancak’ta
İstanbul, enikonu dönüştürülebilmiş, ne ki deniz dönüştürülemeden kalmıştır.
Diyeceğim, yazınımızda dönüştürme bilincine çok çok öncelerde ulaşılabildiği
halde, denizin dönüştürülmesine çok daha geç varılmıştır... Sözgelimi
alansal bağlamda köy için de düşünülebilir bu. On yıllar içinde kimbilir
kaç roman yazıldığı halde köyün dönüştürümü Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler
romanıyla ortaya çıkmıştır ancak...
Uzağa gitmeyelim, tutkunun olağanüstü dönüştürümünü Halit Ziya’nın Aşkı
Memnu’suyla, köylünün, aydının görkemli dönüştürümünü Yakup Kadri’nin
Yaban’ı ile daha ilk yıllarda yakalayıp ölüm korkusu, öç, korku, mit yaratma
gibi temel insan ödemlerinin dönüştürümü için Yaşar Kemal’in beklenmesi
de yadırgatıcı olmayacak mıdır o zaman? Düşünün ki henüz orman, dağ alanında
yazınımızda dönüştürüme ulaşılabilmiş de değil!
Kaldı ki, herhangi bir dönüştürüme yaslanmadan da bu alanlar yazına taşınabilir...
Halikarnas Balıkçısı’nı, Sait Faik’i küçümsemek kimin haddine? Öte yandan
herhangi bir alanda dönüştürüm örneği verildikten sonra da bu alanda geleneğin
ardılı ürünler verilebilir. Sözgelimi Ulviye Alpay’ın, denizle ilişkilenmiş,
ama henüz yayımlanmamış romanı Çalkantı, ilginç bir yapıt olmakla birlikte
geleneği sürdüren yapısıyla buna örnek gösterilebilir.
Cumhuriyet gazetesinde yıllardır yalnızca deniz, denizcilik sorunları
üzerine yazılar kaleme alan bir yazar var: Oktay Sönmez. Başka kaç yazar
daha anımsarsınız bunu kendisine iş edinmiş? Öyleyse herhangi bir alanda
dönüştürümler yapabilmek pek öyle kolay bir iş değil! İlkin bu yönde alanın
kendisinin, görünür sorun temelindeki boyuttan sorunsal, izlek boyutuna
taşınması, buna dönük bir birikime ulaşılması gerekiyor... Oysa deniz,
bırakalım yazınsal alandaki yerini, bilimsel konumda bile gereğince ele
alınıp tartışılabilmiş, işlenebilmiş değil!
Bu nedenle ben, yazınımızda denizin dönüştürümü yolunun açıldığını, bunun
sonucunda önümüzdeki yıllar içinde denizle ilintilenmiş görkemli ürünler
verilebileceğini umuyorum.
Bize düşen görev, yazarlarımızı bu doğrultudaki çabalayışlarında desteklemek,
o kadar! Demem o ki gölge etmeyelim kendilerine, yeter!
|