Mavi Doğa ve 'Balıkçı'

Uğur Kökden


Siyasal koşullar nedeniyle, 1925 yılına tarihlenen “İstiklâl Mahkemesi kazası”ndan sonra, Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı, kendi kendine verdiği isimle), bir anlamda yurtdışına sürülmüş bir ‘yurttaş’ durumuna düşer. Vatanı ve vatandaşı, ‘vatan dışı’ndan –elin ayağın ulaşmadığı, yolun olmadığı Bodrum’dan– anlatır. Karalara denizlerden bakar.
Aslında, o, kendisini denize sürgün etmiştir –sözcüğün kapsamlı anlamıyla. Dolayısıyla, doğanın kucağında ve güvendedir. Toprağın yerine, topraktan çok ‘deniz’i anlatır. Sınırların ötesindeki, gerçeği ve geçmişiyle büyük tuzlu suyu! Kendisini, kendisi gibi o maviliğe sığınanları. “Deniz Gurbetçileri”ni...
Başlangıçta, denize çıkmasının “yasak” olduğu günlerde, elinde balık kamışı (kamış olta) ve topladığı yemlik karideslerle Kale’ye (Bodrum Kalesi) gidip bir kayanın üstüne oturarak denizi –sınırsız görünen mavi engini– seyreder. Ta ki, yalancı şafağın yaydığı ağartıya dek. böylece, az sonra tanyeri kızarır. “Güneşin ateş küresi denizden fırlar. Denizi örten buğu, tel tel vadilere yayılır.”
Çok sık yinelenmese de, işte, böyle bir konum onun karadan denizlere bakışını biçimlendiriyor, etkileyip sergiliyor. Öylesi koşullarda, “gönlünün ateşine denk düşecek gibi yaylanabilen bacakları olsa, dineldiği Kale kayasının ucundan hız alarak ‘Beni de al!’ diye bağırıp denizdeki yelkenlerin arasına fırlamak”, düşmek ister.
“Nur gibi gülen denizler beni öylesine çekiyorlardı ki, nabzımda çarpan kan gibi ya da alnımda boncuklanan ter gibi tuzluydu o da!”
İlk günlerin, ilk ayların üstünden bir yıl geçince, kendi balık takımlarını artık kendi yapar hale gelir. Demirciden –kasap çengeli büyüklüğünde– orfos voltası dövdürür. Balık takımı olarak, kendisine bir ‘zıpkın kolleksiyonu’ yapar.
Yavaş yavaş balıkları, deniz dünyasını tanımaya koyulur. “On beş yirmi kiloluk, renkli ve heybetli koca orfosların yumurta büyüklüğündeki beyzi gözlerinde denizlerin sırrını görür gibi” olur.
Bir ara da, gene ilk zamanlar, yatsı namazının ardından kahve içmek ve söyleşmek amacıyla bir araya gelen, elleri değnekli (bastonlu), kamburu çıkmış –çoğu romatizma hastası– yaşlı Bodrumlulara on beş orfos takımı vererek Kale’nin seddinde (yani, yanında) yirmi-otuz metre yüksekliğindeki duvara onları sıralayıp karanlık sulara volta attırıyor. Öylece, orada, şafağa kadar balık bekliyorlar hepsi birlikte...
Balıkçı, o saatler ve o mevsimleri, yıllar sonra “pembe sabahlar, mavi öğleler, altın ikindiler, menekşe akşamlar” diye nitelendirir yazılarında. Sözgelimi, sabah tanyeri ağarınca –ona göre– mavi üstüne kükürt sarısı dökülmüş gibi olur.
Cevat Şakir, babası –tarihçi, yazar, vezir– Mehmet Şakir Paşa Girit’te sefir (elçi ya da “komiser”) iken, üç buçuk yaşlarından gün aldığı sırada görür Akdeniz’i ve güçlü bir tokat yemiş gibi duyumsar kendisini. Yıllar sonra Büyükada’da, bir yıl da İtalya’da yaşadığı biliniyor; ama Adalar’dan, Marmara’dan İtalya denizlerinden iz yoktur yazılarında. Gemicilik terimleri –o abartılı kullanım– sözdışı.
Buna karşılık, “kalebent” olarak Bodrum’a sürüldüğünde (kentin içinde özgür, ancak kentten uzaklaşması ve denize çıkması yasak) daha ilk geceyi bile “deniz tarafında bir odada ve denize bakan bir pencerenin dibinde yere serip üstüne uzandığı şiltesinde geçirir. Sabah olduğunda da, “şafak, cam gibi denizde angılanarak –yeni sürgün için– ikinci bir şafak yaratır. Gün her tarafta mavi bir nurdur!”
Böylece, kent, “sabahın erken saatlerinde, denizden bembeyaz –sanki, bir Venüs görkemiyle– doğar. Işıkla birlikte, kentin gövdesinden tuzlu bir parıltı sızar!”
Balıkçı’ya göre, bu “devâsâ denizler yurdunda, berrak mavi ışık iliklerine dek işler insanın.”
Yazarın çizdiği resim –o renkli sabah görüntüsü– değme sanatçının boy ölçüşemeyeceği çaptadır: “Zeytinlerin gümüşîsi, haruplarla portakalların körpe yeşili ve koyu tirşesi, şurada burada da testi toprağının mercan kırmızısı!..”
Denize gelince, o da yol yol zümrüt yeşili, leylâk rengi, sonra mavi, uzaklarda da mor” olmakta. “Denizin aynası üstünde ağaçların ve beyaz evlerin angısı titriyor.”
Balıkçı’nın tüm kitapları, şiirli ve müzikli girişlere, açılımlara sahip. Zaten, deniz de, kendi başına –kendine özgü bir biçimde– ‘şiirli ve müzikli’ değil midir?
“Hey gidi, sözünü sevdiğim deniz âlemi! Amma da bizlere benziyor!” (...) “Deniz de, mavisiyle koyusuyla, her günkü cana yakın huyunda ve suyunda.”
Bu arada, Bardakçı Koyu da (eski adıyla, Salmakis), onun anılarında daha az övgüyle anlatılmamıştır. Balıkçı, Latin ozanı Ovidius’un masallardan oluşan efsane şiiri Dönüşümler’de de Bardakçı Koyu’nun yer aldığını söyler. Orada, “gökten düşme bir cennet parçası gibi küçücük ve berrak bir göl” olduğundan söz eder. Kaplan Kaya denilen yüksek tepenin kara tarafından Bardakçı’daki doğal havuzlara ve deniz kıyısına sık sık gittiğini söyler.
“Ne şafak? Ne gün? Hey, işte o havuzlara kanatları renk renk balıklar gelirdi. Cam gibi suya balık kamışının ucundaki yemi bandırırdım. Balıkların o cümbüşünü seyretmeliydiniz! Sanki on, on iki yaşındaydım...”

* * *

Bir çocuk?.. Yoksa o, geçmişten gelen bir çocuğun hayaleti miydi?
Aganta Burina Burinata’daki ‘çocuk’ gerçekten varolsaydı, o yaşın başka anılarını –denizin bir de öbür yüzünü– dile getirecekti kuşkusuz. Babası Süleyman Kaptan’ın söylediklerini, amcası Davut’un başına gelenleri ve kendi ‘son’unu aktarmak isteyecekti elbet.
“Kahrolasıca deniz! Dedelerinin, atalarının, soy sopunun kaçının başını yedi biliyor musun?”
“Deniz uysallaşır mı hiç? Değil yalnız benim, ama dedenin ve dedenin dedesinin denize verdiğimiz emeği şu toprağa harcasaydık...”
Babası böyle söyledikçe, çocuğun inadına denize özlemi kabarır. Dümenci Davut Amcası düşlerine girer. Denizdeki ilk –cezaevinden çıktığından beri ilk– gülümseyişi, dümenin başında söyledikleri bir ipucu olabilir mi? “Hey be, şu havaya bak! İnsanın içinde kötülük mü bırakır?”
Davut’un fırtınadan önceki son sözleri ve son gülümseyişi! Fırtınadan sonra, dümencinin üstüne deniz kapanır; ölüyü bir kez içine aldıktan sonra da, deniz onu unutmuştur artık!
Açık ki, balıkçının derdi her şeyden önce doğayla. Onda nasıl bir ‘yaşam sevinci’, nasıl bir gizem bulunuyor? Doğada insan için ne gibi bir gelecek görüyor? Asıl söylenmeyen, yazılmamış, bilinmeyen nokta bu!
Doğanın ağırlıklı (beşte dört oranında) bir bileşeni olarak deniz de, Balıkçı’nın kaleminde, gözünde, anlayışında ‘insan’a dönüşür, ‘insanlaşır’: “Deniz, baştanbaşa masmavi bir gülüş! Biz de gülüşüyor, türküler söylüyorduk. (...) Beyaz martı bulutları içinden geçiyorduk. Balık bolluğuyla, deniz adetâ dipdiriydi. Yeşil mavi Yunus balıkları, dev kırlangıç kuşları gibi sancak ve iskelemizde uçuşuyor, havaya fırlayıp top gibi gümleyerek denize düşüyorlardı.”
Doğa ya da denizin insanla ortak yanını, Balıkçı, Burinata’nın sonunda beklenmedik bir biçimde bağlıyor: “Denizciler derler ki, büyük fırtınalarda, karanlığın ortasından bir ses onları adlarıyla çağırırmış. İşte, o çağıran ses kendi kaderleriymiş. İnsanın yaratılışı, kendisini ‘Gel!’ diye çağırdı mı durabilen kim?”
Böyle bir yazgıya, “denizden korktuğu için denizden kaçan bir denizci” bile karşı koyamadığına göre...

* * *

Balıkçı’nın kendine özgü anlayışı ve zengin iç dünyasının ölçüleri içinde, denizi, denizcileri, deniz dünyasını ve gemileri öyle bir dile getirişi var ki, herkes o duyarlığa benliğinde ulaşamaz; ulaşsa bile, öylesine bir yaklaşım sergileyemez.
Sözgelimi, “gemisiz liman, evlatsız kısır anaya benzer” sözü gibi; ya da, “Yayla tepmesi fırtınası (Yüksek Anadolu yaylalarından kopup gelen ve kısa süren bir kasırga) yok mu? Kırk yıllık kaptanların karıları bir yayla tepmesinden, bir de mayıs lodusundan dul kaldılar.”
Öyle ki, yayla tepmesini atlattıktan sonra neşeyle işini sürdüren balıkçıların resmini bile yapmıştır Cevat Şakir (Deniz Gurbetçileri).
Öte yandan, kendi teknesi ‘tirandil’in sudaki ilerleyişini, “çiçek toplaya toplaya yürüyen ve saçları rüzgârda savrulan bir insan”a benzetir. “Eğilip kalktıkça, deniz pruvasına gerdan verirdi” der.
Halikarnas Balıkçısı, denizi doğasını da bir insan gibi görüp seviyor; ona öylesi bir saygı duyuyor. “Körfezler’de –Mandalya, Gökova, Bozburun Körfezleri– öyle koylar vardır ki, içlerinde bir torba dolusu ‘ada’ saymak mümkündür. Onlar o derece temiz, masum adalar ki, insan –en zorunlu gereksinimi için bile– onları kirletmekten utanıyor.”
“Önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda adalar... beğenin beğendiğinizi seçip alın!” Daha sonra da, Balıkçı, yıllar boyu bu adalardan funda toprağı taşımış çuval çuval!
Fırtınalardan sonra Gökova Körfezi’ne gitmek de hoş olurdu, diyen de gene Balıkçı. “Ayrıca, o körfezde, dünyanın başka yerinde olmayan bâhur ağacı ormanları varmış; hafif amber kokarmış. Gördüklerim, hâlâ gözlerimde yaşıyor,” diye geçmişi anmakta.
Denizden bakıp –kendi insan ölçüleri içinde– kenti, doğayı, insanı anlatır: “Hey Bodrum!.. Masmavi gökleri, ışık dolu sokakları, bembeyaz evleri, hurmaları, frenkincirleriyle artık uzaklarda.”
“Artık Bodrum, ta uzaklarda, kıyıda ağaran bir iz!”
“Çiçekli ve rüzgârlı pencereler, mandalinli esintiler ve darbuka sesleriyle süslenmiş o yurt yolları...”
Kent o yıllarda, köyleriyle birlikte yirmi bin nüfusu yeni yeni aşıyor. “Tek şişman ve göbekli insanı yok!”
Sonra kenti kuşatan, denizle haşır neşir bir doğa: “Şafağın müjdecisi, güneşin önderi sabah rüzgârı!.. Sabah yıldızı doğuda, şafağın koynunda çınlayan bir gülüştü. Ve, ağaran gökte ‘Yedi Ülkeler’...”
Bu arada Balıkçı, “Deniz Gurbetçisi” denilen kanatlarının ucu siyah, ak bir kuştan söz eder. Karaya yalnız yumurtlamak için uğrayan, denizde uyuyan bir kuştan. Onu ilk görmek, balıkçılar için ‘uğur’ sayılırmış.
Zaman zaman ya Kara Ada’nın otlarını, bitkilerini sayar tek tek: “Turpotu, hindiba, şevket-i bostan...” ya da olağandışı bir olay boyutlarında güneşin doğuşunun resmini çizer: “Birdenbire, koskoca bir ateş tekerleği doğu denizinden fırladı. Kuzeydeki yüksek tepeler ve Kara Ada, güneyde Datça tepeleri, ateşi kapınca meşaleler gibi yandılar.”
“Denizin göz kamaştırıcı mavisi içerilere işleyip, karaları adacıklara ve yarımadalara bölüyordu. Akılları terelelli, binbir bel kıran kıvrıntılı körfezlerin kovuklarında, güneşte serilip keyf çatan zıh gibi ince kumsallar görünüyordu.”

* * *

Bir ara Balıkçı, ilk özgürlük fırsatı gelip çattığında, biriktirdiği parayla, mendil kadar latin yelkeni olan “ceviz kabuğu bir sandal” satın alıp Knidos’a gitmeyi dener. Oysa, herkesin kanısı, “o tekneyle ancak limanın içinde gezilebileceği” yönündedir.
Bu, onun Bodrum limanından denize ilk –ve yalnız olarak– açılışıdır. Bu arada fırtına çıkar, bir yerlerde bekler; sonunda, ancak gecenin ortalarında Knidos’a ulaşabilir. Öyle ki, anlattığı fırtınada ne kürek çekebilmiş, ne de volta vurabilmiş! Gene de, o yolculuğu anlatırken, “Rüzgâr denizin dümdüz ovasında mavi mavi yayılarak geliyordu. Ne hoştur, yelken hissa edilirken onun şakırdayarak yapraklanması!” demekten kendini alamaz.
Bir başka zaman ise, iki balıkçıyla birlikte bindikleri ‘piyade’ (tasarımı hız yapacak biçimde düşünülmüş, Girit işi tekne) türü sandalla, üç mil ötedeki Ada Boğazı’na giderler. “Pareketayla adayı sarıyoruz. Balık tutulmuş veya tutulmamış umurumda değil! İşte, ömrümün bu anında, böylesine bir hayranlık ve ferahlık nasibim oldu” diyerek o deniz beraberliğini mutlulukla anar.
Cevat Şakir’e göre, “Tek başına engin deniz ortasında kalan insan, kendi kendisiyle hesaplaşır. Açık denizde her şey gerilerde kalır da, yalnız insan kendisini kuşbakışı görür.”
Belki, böyle bir nedenden kaynaklanıyor Balıkçı’nın bitkilere, hayvanlara, denize, insana ve en genel anlamda doğaya yönelik yoğun, katışıksız ve içten sevgisi!..
Ola ki, o yüzden teknesi onun tüm varlığı gibi. Aganta’yı “Yatağan” isimli büyük kayıkta yazdığını vurgular, özellikle. Arka güverteye boylu boyunca uzanıp, ayaklarıyla dümeni kullanır; elleriyle de kalem-kâğıdı tutarmış. Bernard Shaw’un İnsan ve Üstün İnsan’ını ve kimi öykülerini böyle çevirmiş ya da yazmış.
Balıkçı’nın metinleri taransa, kuşkusuz, zengin bir denizcilik sözlüğü çıkacaktır ortaya.
Gerçekten, bir yaşam bilançosu dökümü denense, Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi “Balıkçı’nın küçük kayıkla büyük balık avlamayı sevdiği” ve de bildiği görülecek.
Geçen yıl, Balıkçı’nın ölümünün otuzuncu yıldönümüydü.
Sınırlı da olsa bir bölüm anılarını derleyen Mavi Sürgün aynı zamanda derin ve kapsamlı bir kültürün örnekleriyle birlikte gerçekleştirilen bir yolculuğu sergilemekte. Tüm o sayfalarda Petrarca, Vergilius, Ovidius, Dante, Yeats, Milton, Ömer Hayyam, Shakespeare, Sâdî de yer alıyor.
Zaten, kendisi, bir dönem Sâdî’yi İngilizceye çevirmiş.
Bir yandan –işgal altında bulunan İstanbul’da– Rufaî Dergâhı’na devam ediyor; öbür yanda Nibelungen Uvertürü’nü dinliyor. Minyatürle ilgileniyor, aynı zamanda tezhiple de (altınlı minyatür). Ayrıca altın ve gümüş ezmeyi öğrenmek için kendisine zaman ayırıyor. Kimi minyatürleri, dönemin Resimli Ay dergisinde yaldızlı ve renkli –Türkiye’de ilk kez renkli– kapak olarak yayınlanıyor.
Bu arada, Sedat Simavi’nin yayınladığı Diken’de de resim ve karikatürleri, ayrıca yazıları izleyicisiyle buluşmakta. Sözkonusu karikatürlerinden birisi, Mütareke döneminin güçlü ismi –Ulusal Bağımsızlık Savaşı karşıtı yazılarıyla tanınan– Ali Kemal’i hedef alınca, İngiliz İşgal Güçleri’yle dergi yönetimi arasında ciddi sorunlar ortaya çıkmış.
Ne var ki, İstanbul’un işgali, Genç Cevat Şâkir’in başına indirilmiş bir “sopa” gibi etki yapmıştır, varlığına. O koşullarda bile, ‘direniş’i yüceltir. İşgalcileri kastederek, “Bunlar direnenin önünde kuzu, kaçanın ardında kurt kesiliyorlar”, der Mavi Sürgün’de.
Ancak, her şeyden daha çok ilgi çekici nokta, İngiliz psikolojisi ve İstanbul’da izlenilen işgal uygulamasının ne denli günümüz Irak’ına benzer oluşu! Bağdat’la, Ebu Garib Cezaevi’yle, İstanbul’daki Kroeker Oteli bodrumunun ne ayrımı var?

* * *

Öte yandan, Cevat Şakir’in İstanbul’da denizle yakından ilgili başlıca serüveni, eski bir Rus cankurtaran römorkörüyle Tekirdağ, Gelibolu, Çanakkale, Lapseki, Çardak ve Haydarpaşa olmak üzere yaptığı Marmara deniz gezisidir, denebilir.
Mavi Sürgün, bütünsel çapta ele alındığında, karada başlayıp denizde biter. Ama, özünde denizi anlatmaz. Dahası, Balıkçı’nın özgürlüğüne kavuştuktan sonra gerçekleştirdiği İstanbul-Bodrum vapur yolculuğunu bile anlatmaz; yani, Bodrum’a gönüllü dönüşünü...
Deniz, öbür kitaplarındadır. Romanlarında, örneğin: Aganta! Burina! Burinata!, Turgut Reis, Uluç Reis, Deniz Gurbetçileri, Ötelerin Çocuğu, Dalgıçlar gibi, Sonra, öykülerinde: Ege’den, Parmak Damgası, Merhaba Akdeniz ve ötekiler. Aslında, denizi anlatmak için o öykü ve roman yazmıştır; insanı değil. ‘İstiklâl Mahkemesi’ serüvenine göndermede bulunarak, “İnsanla ilgilenirsen, sonu böyle Türkiye’de!” diyen o değil mi?