Sabah Ola Hayrola

Barış Müstecaplıoğlu



Ali Bursalı, sarı otomobilin yarı açık camından dışarıyı, bir iş merkezinin otuz küsur katlı binasından boşalmakta olan insan selini gözlüyordu. Mağrur görünümlü, ceketlerini subay üniforması gibi gururla taşıyan ya da üzerlerindeki takım elbiseyi zoraki giydikleri, ilk fırsatta ondan kurtulmanın hesabını yaptıkları gevşek kravatlarından belli erkekler, makyajları özenli, kıyafetleri şık, ama gözlerindeki yorgunlukla güzellikleri gölgelenmiş kadınlar, onları evlerine, sevdiklerine ya da zor bir çalışma gününün ardından ruhlarını dinlendirecek, yaşamlarındaki rutinliği anlık da olsa kıracak eğlencelere götürecek servislere aceleyle yürüyorlardı. Ama neyse ki servis kullanmayanlar da vardı, hep olurdu. Bazıları rahatına düşkün olduğundan, kimi acele ettiğinden taksiyi tercih ederdi. Servislerin ulaşmadığı noktalara gidenler de olurdu elbet. Ali bunun için akşamları orada mevzilenirdi. Ekmek parası.
Müşteri, genç bir adamdı. Orta boyluydu, hafifçe göbekliydi. Hoş sayılabilecek yüzüyle ne göze batıyor ne de gözü rahatsız ediyordu. Arabanın kapısına taksi için kendisiyle yarışan biri varmış gibi telaşla atılmış, koltuğa kurulduktan sonra ilk sözü “Biraz bekleyeceğiz,” olmuştu. “Bir arkadaşım gelebilir, yalnızca birkaç dakika.” Ali aldırmamıştı. Kötü geçen günlerde böyle mızmız müşterilerden gıcık kapardı, ama havaalanına iş çıktığı için günü kendince kurtarmıştı. Bundan sonrası kadayıfın kaymağı.
Dikiz aynasından müşterisini şöyle bir süzdü. Saçları kısacık kesilmiş delikanlı, ondan en az yirmi yaş genç olmalıydı. Kulağının kenarında küçük bir et beni vardı. Çenesi biraz sivriydi. Mavi üzerine beyaz çizgili, şık bir kravat takmıştı. Gökdelenden çıkanlara bakışı bir garipti. Arkadaşını bekleyen birine göre fazla rahatsız, hatta düpedüz kaygılıydı gözleri. Buna da aldırmadı. Kendi derdi ona yeterdi. “Acaba bu kez onu görebilecek miyim?” diye umutla düşündü Murat. İçine atladığı taksinin camından devasa binanın kapısına dikkatle baktı. Onunla yemekte karşılaşmıştı, işe geldiğini biliyordu yani, on ikinci kattan inmesi vakit alırdı, kendisinden önce çıkmış olması mümkün değildi, eh binanın başka kapısı da olmadığına göre, evet, bu akşam onu bir kez daha görebilecekti. Yeter ki şu insan seli engel olmasın.
Kapıdan her çıkanı o sanmak, kalabalık bir grup çıktığında gözden kaçırır mıyım diye kaygılanmak, dakikalar geçtikçe, insan selinin debisi azaldıkça umutsuzluğa düşmek, belki sık sık yaptığı gibi telefonunu unuttuğu için yarı yoldan dönmüştür, bu yüzden gecikmiştir diye hayal kurmak, kalkış saati yaklaştıkça onun adına servisi kaçıracağından endişe etmek, kaçırırsa evine bırakmayı önermenin hayalini kurmak, sonra da bunu kabul etmeyeceğini bilmenin acısını duymak... Zordu. Ama Murat bunu ilk kez yaşamıyordu. Neslihan sadece arkadaş olabileceklerini söylediğinden beri haftada birkaç kez onu bir anlığına da olsa görebilmek için böyle pusu kuruyordu. Kız ilgisinden onur duyduğunu, ama işyerinden biriyle çıkamayacağını söylemişti. Onu lütfen anlaması gerekiyormuş. Duygularını açtığından beri kendisinden köşe bucak kaçıyordu. Haksız da sayılmazdı hani. Ona bakarken gözlerinin ışıl ışıl yandığını herkes görebilirdi. İşyerinde dedikodu mahalle aralarından hızlı yayılırdı. Kızcağızın rahatı kaçardı.
Gökdelenin karşısındaki parktan bir kuş havalandı. Normalden iri bir güvercin. Kanatlarını telaşla çırparak taksinin önünden geçti, servislerin arasına daldı, bir süre orada dolandıktan sonra koşuşturan insanlardan ürküp yükseldi, bayrak direğinin etrafında bir tur attıktan sonra binanın girişine süs diye konmuş içi çiçek dolu cam küreye tünedi. Murat kuşu birkaç saniye hiçbir şey düşünmeden seyretti. Kanatlarının titreyişini, üzerine vuran ışıkla kuyruğundaki bordonun belirgin hale gelişini. Sonra gözleri yeniden çıkışa yöneldi.
Neslihan artık servise yetişemezdi. Kalkış saatine üç dakika kalmıştı, şoförler kimse için beklemezlerdi. Kural böyleydi. Sevgilisinin, sevgili mi? yok canım... keşke olabilseydi, sevdiğinin yani, bu sürede binanın arkasında bekleyen aracına ulaşması imkânsızdı. Belki de mesaiye kalacak diye düşündü. Evet, bak bu olabilirdi. Birlikte çalıştığı ekipten birinin istifa ettiği kulağına çalınmıştı. İşleri epey yoğunlaşmış olmalıydı. Bunu düşününce canı iyice sıkıldı. Demek onu iki gün daha göremeyecek ha? Hafta sonu geldiği için üzülmek berbat bir şey.
Derin bir iç çekti. Başını koltuğa dayadı, elini saçlarından geçirdi. Kalçasını rahatsız eden telefonu cebinden çıkardı, bacaklarının arasında duran çantasına attı. “Artık gidebiliriz,” dedi şoföre, gereksiz yere beklettiğini düşünüp hafif utanarak. “Sanırım gelemeyecek.”
“Nereye?” diye sordu Ali. Dikiz aynasından genç adamın suratına şöyle bir baktı. Ne mahzun bir çocuktu bu böyle. Aynı bizim Hakan! Birdenbire içi sızladı. Kısa bir sessizlik oldu. Murat, hiç fark etmez demek istedi, ama diline sahip çıktı. Kaşlarını çatıp, “Taksim’e,” diye mırıldandı. Sonra sesini azıcık yükseltti. “İstiklal’e çıkalım. Beklettiğim için kusura bakmayın.” Biraz içmek iyi gelirdi belki.
Ali ikiletmedi. Gaza hafifçe dokunmasıyla araba trafik kesmekeşine atıldı. Servislerin kalkış saatini o da biliyordu. Onlarca minibüsün arasına sıkışmadan şuradan kaçabilse iyi olacaktı. Bu yüzden riskli bir manevrayla önündeki kargo aracını sollamayı göze aldı. Arkasından çalınan kornayı duymazdan geldi. Nispeten rahat bir yola girince, evde onu bekleyen suratsız karısını, gittikçe yaramazlaşan kızını ve taksi plakası için feci borçlandığı amca oğlunun kırıcı sözlerini aklından çıkarmak niyetiyle uzandı, radyoyu açtı. Rasgele bir kanala geldi. Haberler mi? Ne fark ederdi?
İzmir’de, kocası tarafından yüzüne kezzap atılan kadın tedavi için yardım bekliyor. Boşanmak istediği eşi tarafından saldırıya uğrayan Fadime Belkıs, yanmış yüzüyle insanları korkuttuğu düşüncesiyle sokağa çıkamıyor. Etraftan aldığı tepkilerden bunalan ve eve kapanan genç kadın, yüzündeki izlerden kurtulmak için pahalı bir operasyon geçirmek zorunda. Aynı sebepten çalıştığı bankadan da ayrılan ve beş aydır işsiz olan Fadime Belkıs, hayırseverlerin yardımını bekliyor.
“Niye hayatımda her şey bu kadar boktan?” diye düşündü Murat. Kravatını çekiştirerek gevşetti. Sonra bununla yetinmedi, kravatı hepten çözdü, çıkardı, katlayıp çantasına koydu. Gömleğinin üst düğmesini açıp rahat bir soluk aldı. İşinden nefret ediyordu, âşık olduğu kızı doğru dürüst göremiyordu. Şu dalgacı Harun bile ondan iyi kazanıyordu. Bilgisayar sektörünü seçmediği için pişmanlık mı duysa? Birazcık huzur duyabilse, bir mutluluk kaynağı bulabilseydi keşke.
Kırmızı ışıkta durdular. Hemen yanlarında bir başka taksi vardı. Murat yan gözle arabanın içini kesti, arka koltukta birbirlerine sokulmuş genç bir çift görünce derin bir iç geçirdi. Delikanlı, esmer sevgilisinin omzuna elini atmış, kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Sevimli bir yüzü olan genç kız arada bir kıkırdıyordu. Şimdi Neslihan da burada olsa, ona sokulsa, elini omzuna atsa, kulaklarına fısıldasa, kıkırdayışını dinlese... Ama bu asla olmayacak. Sersem herif.
Hakkâri’de meydana gelen patlamada biri köy korucusu dört kişi hayatını kaybetti. Uzun zamandır yaşanmayan terör eylemlerinin yeniden başlaması yöre halkında endişe yarattı. Ordu kaynaklarından alınan bilgiye göre bölgede geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Şimdiye kadar üç terörist ölü ele geçirildi. Çatışmalarda iki er şehit oldu.
“Piç kuruları...” diye mırıldandı Ali. Direksiyonu tutan elleri kasıldı. Aklına askerdeki oğlu gelmişti. Hakan acemi birliğindeydi şimdi, Ankara’daydı. Askerliğe rahat başlayan rahat bitirmez demişti akrabaları. Oğlu kurada doğuyu çekecekmiş gibi bir sıkıntı vardı içinde. Garip bir takıntı olmuştu bu, kimseye söyleyemiyordu. Ağzından kaçırırsa başına gelecek gibi hissediyordu. İçinde büyüyor, boğazına takılıyordu bazen, canını yakıyordu. “Rahat duramadılar yine... Topunun belasını...”
Murat, yan gözle şoförün ensesine baktı. Birden ürpermişti. Piç kuruları, diye tekrarladı içinden. Aklı üniversite yıllarına gitti. Yurtta aynı odada kaldığı Kürt delikanlıyı düşündü. Kardeşi dağdaydı çocuğun, daha 19 yaşında. Üniversiteyi kazanamasaydım ben de orada olacaktım, demişti. Doğru ya da yanlış. İnandıkları dava için savaşıyorlardı. İnsanlar daima savaşmıştı, farklı farklı sebeplerden, hepsi diğerini şeytan görerek. Savaşın kaçınılmaz olduğu durumlar vardı elbet. Ama en azından düşmana saygı duyulsa... Bunu şoföre söylemek istedi, sonra caydı, belki adamcağız şehit babasıydı. Üç beş dakika muhabbetle ömrün acısını silmek mümkün mü? Feryatların çınladığı toprakta mantığın sesini duymak zor. Ancak çığlıklar dinince konuşulabilir bazı şeyler. Aklına sabah internetten okuduğu gazeteler geldi. Şu yabancılar rahat koltuklarında ne güzel ahkâm kesiyorlar!
Araba bir tümsekte sıçradı. Haberler magazine kaydı. Murat kendinden önemli bir şeye odaklanmanın rahatlığından sıyrıldı, bulunduğu âna döndü. Hem ona neydi ki... Kim fikrini sormuştu? Konuşsa kim dinlerdi? Ellerini kavuşturdu, şakağını cama dayadı.
Genç adam, akıp giden araba, insan, apartman, mağaza görüntülerine dalıp gitmişti. Düşünmek istemiyordu. Düşünmek acı veriyordu. Öyle bomboş oturmak, bir çift gözden ibaret kalmak, kendinden uzaklaşmak istiyordu. O sırada cep telefonuna gelen mesajın sesini duydu. Belki sadece rutin bir reklam mesajıydı, ama içi rahat etmedi, çantayı açtı, telefonu çıkardı, tuşa bastı. Mesajı gönderen kişiyi görünce dondu kaldı. Tuşa yeniden bastı. Renkli ekran iki satır yazıyla doldu.
Epeydir görüşemedik. İyisindir umarım. Bugün erken kaçtım işten. Hastayım da biraz. İyi hafta sonları.
“Neslihan...” diye mırıldandı, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. Yüzüne istemdışı bir gülümseme yayıldı. Telefonu kavrayan parmakları kasıldı. Başını çevirip camdan dışarı, camekânı ışıl ışıl bir mağazaya baktı. Raflar yaklaşan anneler günü nedeniyle rengârenk süslenmişti. Bir köşeye geçen yılbaşından kalmışa benzeyen küçük, yapma bir çam ağacı dikilmişti. Ortama uymuyordu, ama ne güzel görünüyordu... Camekânın hemen önünde şirin mi şirin bir kedi gerilmiş, gelen geçeni gözlüyordu. Az ötede duran bir çocuk rafları inceleyen annesinin elini bırakmadan yan gözle kediyi kesiyordu. Minik dudakları hayatında ilk kez bir kedi görmüş gibi hayretle aralanmıştı. Murat yakınlardaki tenekeden taşmış çöpleri bile gayet sevimli bulduğunu fark edince elinde olmadan güldü. “Ah Neslihan...” diye alay etti kendisiyle. “Bana neler yapıyorsun...” Gülümsemesini koruyarak telefonu ceketinin iç cebine koydu. Beni düşünmüş!
“Hafta sonu hava güzel olacakmış,” dedi genç adam yüksek sesle. Ali, kendisine seslenildiğini fark edince bir an şaşırdı. Müşterisinin memnuniyet dolu sesi, az önceki mahzun ifadesiyle bağdaşmıyordu. Gözleri dikiz aynasına kaydı, o ifadenin yerinde yeller estiğini gördü. Garipti şu insanoğlu. “Evet, haberler de öyle söyledi,” diye karşılık verdi sakince. Aklı bir an oğluna gitti yine. Belki hafta sonu çarşı iznine çıkardı. Havanın güzel olması iyi. “Siz hafta sonları çalışmıyorsunuz, öyle değil mi?” Murat, “Hayır, neyse ki,” diye keyifle cevap verdi. “Yani normal şartlarda. Bazen mesai falan çıkıyor tabii.” Sonra taksicinin tatil yapmayacağını akıl edip neşesinden utandı. Yine de içten içe kendini şanslı hissetmeden duramadı. Bir melek olduğunu hiç söylememişti ki.
Ceketinin üzerinden telefona dokundu. Kadınlar eskiden mendillerini düşürürmüş, şimdi mesaj atıyorlar. Az önce, iş çıkışını seyrederken hissettiği ezikliği düşündü. Hayat hesaba katılmadık sorunlar ve beklenmedik mutluluklardan mı ibaretti? Belki de çok fazla plan yapmamak en iyisiydi. Derin bir iç çekti, oturuşunu dikleştirdi, gülümsedi. Şimdi sinemada güzel bir film bulup seyretmek, ardından şöyle enfes bir dondurma kaşıklamak ve akşam erken yatıp iyi bir uyku çekmek lazımdı. Yarın mı? Sabah ola hayrola.