Beyaz Karınca

Nihat Ziyalan


Eyvah!!!
Bahçe sandalyesinden sarkan ayaklarıma sürünmekte olan kedilerim, karımın bağırmasına, gök gürlediğinde yaptıkları gibi evin altına kaçtı.
Yetiştim.
Yüzü bembeyazdı.
“No'ldu?
Sanki dili tutulmuştu. Topraktan yarı söktüğü kütüğün dibini zorlukla gösterebildi. Komşuyu ayıran alüminyum çit boyunca uzanan bahçedeydi. Orada yıllardır duran kütük, artık kazık olmaya yüz tutmuştu. Hazırladığı saksıları, söküp atacağı kütüğün yerine koyacağını söylemişti biraz önce.
“Bir bu eksikti!”
Beyaz karınca kaynıyordu toprak. Sökük yer eski yerine otursun diye kütüğü bastırmaya uğraşıyordu. Bırak bana diyerek var gücümle yüklendim. Cehennemin dibine kadar yolları var!
Hav! Hav! Hav!
Yandakinin köpeği. Boşa havlamaktan başka bir işe yaramaz ki! Beyaz karıncalar burnunun dibini istila etti işte! Çit bahane! Geçen yıl sizin tarafta çıkmıştı. İlaçlayıp bu tarafa sürdünüz değil mi? O taraftayken niçin icabına bakmadınız? Kes sesini!
İlk defa beyaz karıncalı oluyoruz!
Paddington Market zamanında, dikiş makinalarımızı tamir eden usta sayesinde tanışmıştık onlarla. Üşenmeden küçük bir kavanoza koyduğu, evinin mutfak dolabından koparılmış bir parçayı getirmişti. Gözümüzün önünde tahtaya dokununca, tahta un ufak olmuş, minnacık, beyaz hayvancıklar kaynaşmaya başlamıştı. Beyaz karıncaymış onlar. Evini yemiş, yemiş, yemiş. Neyse ki evleri başlarına yıkılmadan farketmişler. Köklerini kazımak için varını yoğunu harcamıştı. Daha doğrusu karıncaları başka bir tarafa sürmek için. Bahçemizde beyaz karınca görünce ödümüz koptu. Çünkü ne varımız ne de yoğumuz var harcayacak.
Kes sesini demiştim sana değil mi? Yoksa bize mi havlıyorsun? Çitin üstünden az beslemedim seni! Nankör!
Kuşlardan çektiğimiz yetmiyormuş gibi, şimdi de beyaz karıncalar! Kırmızı çiçek açan ağacımız var. Çiçek açar açmaz onun kuşları dadanır. Çiçek biter kuşlar kaybolur. Çamın yapraklarını didikleyenler. Daha dut hamken haklayanlar. Gaganıza tüküreyim! Çocukluğum dut yiyerek geçti. Birkaç tane de biz atıştırsak günah mı yani? Ağaçların dipleri çöplerinden geçilmez. Yuvaları çatıda, oluklarda. Gece yattığımızda tavan arasında bir curnata!
Bir de her yıl bitleniriz. Kuş biti! Karı koca kaşın babam kaşın!
Hemen karımı oturttum. Çarpıntısı tutar. Yüreğinde her an sorun çıkabilir.
“Kahve içer misin?”
“Su içsem iyi olacak.”
Suyu getirene kadar sigarayı yakmış bile.
“Üzülme karıcığım. Sonunda ölüm yok ya!”
Söylediklerimi duymamış gibiydi.
“Hemen bir ilaççı çağıralım.”
“Oldu.”
Karım mahalli gazeteyi incelerken, böyle zamanlarda içimize su serpen Melbourne'deki arkadaşımı aradım. Beyaz karıncayı duyunca şen şakrak ses tonu moral bozucu bir ses tonuna bürünüverdi. Telefon ettiğime pişman oldum. İnternete girerek bir bakayım deyince, onu internetiyle başbaşa bıraktım.
“Buldum.”
Karımın gösterdiği çerçeveli ilanda BEYAZ KARINCA UZMANI yazıyordu.
Ertesi gün kamyonetiyle geldi beyaz karınca uzmanı.
Araba kapıya dayanınca hazırola geçer gibi oldum. Kasasında, itfaiye arabalarındaki gibi sarmalanmış iki demet hortum. Bidonlar. Alet edavat. Gıcır gıcır bir kamyonet.
Ufak tefek, kararık bir adam indi şoför mahallinden. Bu sırada bahçe kapısının sesine evden çıkan karım, işte kurtarıcımız geldi havasında merdivenin başında bekledi. Kararık yüzünü daha da karartan bir havayla yaklaştı adam.
“Geçmiş olsun!”
İngilizcesi benimkinden de kötüydü. Sanki evimizden ölü çıkmış gibi söylemişti geçmiş olsun'u. Ardından eklemişti. Aslında beyaz karınca uzmanı değil, doktoruyum!
Bahçeye dalar dalmaz adamın kulakları dikildi. Gündüz olmasına karşın gözbebekleri irileşip, tuhaf bir ışık saçmaya başladı. Adamdaki değişimi hayretle izleyerek, gönüllü asistanı olup takıldık peşine.
Hemen çantasından bir dinleme aleti çıkarıp boynuna taktı. Bu bir işaretmiş gibi onu kütüğün başına götürdük. Karıncaları gördükten sonra alelacele kütüğü tekrar yerine oturttu.
“Bunların gıdalarını ellerinden almamak lazım!”
Bahçeyi santim santim incelerken, gövdeli çamda kuşkuyla duraladı. Gözleri fıldır fıldır, kulakları daha da dikilmiş, orada tam üç tur attı. Ağacın dibini eşelerken, eşelerken, bir de toprağın tadına bakmaz mı?
“Beyaz karıncaların geçtiği yer şekerlenir.”
Ağzımız açık seyrediyorduk. Onun için bir şey diyemedik. Zaten konuşsak da aldıracak halli değildi. Kulağını gövdeye dayayıp gitmişti. Adamın her hareketi içimi kıpraştırıyordu.
“Bir sesler duyuyorum ama...”
Sözünü tamamlamadan, kocaman bir matkap çıkarıp şimşek gibi gövdeye daldırdı. Ağırdan alan birinin böyle bir hareketi, yumruk yemiş gibi midemde sancıya yol açmıştı. Matkabın ucu gövdede ağır ağır ilerliyordu. Bu sırada huysuzlanmaya başladı karım. Durup dururken koskoca çamı yaraladık.
Ucun gövdede yeterince gittiğine inanmış olmalı ki hızla çekip çıkardı. Gövdeden parçacıklar vardı ucun oylumlarında. Adam o parçacıkları incelerken, işte şimdi yandık dedim içimden. Karım gözlerini kapamış bir şeyler mırıldanıyordu.
“Ağaca sıçramamış.”
Ağaca sıçramamış! Aklımıza sıçradı ama! Daha işin başında ayakta duracak halim kalmamıştı. Bu dinleme, gözetleme, tadına bakma işkencesi ne zaman sona erecekti acaba? En iyisini karım yaptı. Asistanlıktan istifa ederek gidip oturdu. Maşallah sigarayı da yaktı! Yahu bırak şu sigarayı! Geceleri kötü kötü öksürünce, başına dikilip soluğunu dinliyorum. Ama sen bir şeyin farkında değilsin.
Garaj, havuzun etrafı; bahçenin geri kalan kısmı, ağaçlar temiz çıktı. Temiz çıktı diye sevinemiyorum ki! Ya beyaz karınca var da, adam bulamıyorsa.
Sıra evin altına girmeye gelince, suya dalacakmış gibi derin bir soluk aldı adam. İşte burada asistanlıktan sınıfta kaldım. Evin altına girebilmem için, iki büklüm değil, dört büklüm olmam gerek.
Hayatımda ilk defa uzun boylu olduğum için utandım. Başladım kazık gibi gibi dikilip beklemeye.
Doktor ciğerleri dinlerken sırta küt küt vurur ya, onun gibi evin altından sesler gelmeye başladı. Adam vuruyor. Tahtalar ses veriyor.
“Ne oluyor orada?”
Kazık gibi dikilmemin içinden, her anlama çekilebilecek bir omuz hareketi fırlattım karıma. Ne olduğunu ben biliyor muyum karıcığım? Ama bildiğim bir şey var, gülünecek haldeyim. Maşallah! Sende de üst üste sigaralar!
Dakikaları geçtim, saatlerdir, saatlerdir... İşte öyle uzun gelen bir beklemeden sonra, girdiği yerden çıktı adam.
“Burası da temiz.”
Çatıya merdiven dayayıp orayı incelerken, birdenbire ortaya çıkan kuşlar, adama pike yapıp havalanmaya, pike yapıp havalanmaya başladı. Kuşların saldırganlığından pes ederek çatıdan inmesini beklerken, onlara gıcık verircesine orada oyalandı. Ben size gösteririm havasıyla indi sonunda. Daha önce böyle değişken bir yüzanlatımıyla karşılaşmadığım için, ben size gösteririm havasının içindeki, dişlerini sıkarak gülümsemeyi yorumlayamadım.
“Beyaz karınca yok ama, kuşlar burayı yuva yapmış.”
Aklım dişlerini sıkarak gülmesindeydi. Bir şey diyemedim.
Sıra eve gelince, yanıyormuşum da dumanım tütüyormuş havasındaydım. Babasının oğlunu bile ayakkabısını çıkarmadan eve sokmayan karım, boşvermiş bir tonla çıkarmayın çıkarmayın dedi. Ama adamın duyduğunu sanmıyorum. Çünkü çoktan duvarları dinlemeye başlamıştı.
Yemek masası örtüsündeki siyah benekleri gösterdi.
“Evi kuş biti sarmış!”
Kaşınmaya korkuyorum, kaşınırsam derimi parçalayabilirim diyen karıma baktım yan gözle. Sonra kuş bitinin sorumlusu benmişim gibi boynumu büktüm. Bu boynu büküklükten kurtulmanın tam sırası işte. İtiraf ediyorum! Karımla karşılıklı kaşınmamın çoğu numaradandı. Acısını paylaştığımı gösterebilmek için elimden başka ne gelirdi ki? Kuş biti işlemeyen eşek derilinin biriyim! Eşek derili!
Karıncaları ürkütürüm diye mi böyle sessiz hareket ediyor ilaçcı? Mutfak dolaplarını ne zaman açıp kapatsam yavaş ol, yavaş ol uyarısı evde. Bu adam gürültü yapmadan nasıl beceriyor bu işi? Dikkat kesildim: Hiçbir işi baştan savarak yapmayacaksın. Bu iş, her gün yüzlerce kez açıp kapattığın mutfak dolabı olsa da.
Kızımın odasındaki duvarlardan biri kabarmıştı. Çamın karşısında nasıl kuşkuyla duraladıysa, duvarın karşısında da çakılıp kaldı. Galiba yakaladı dedim içimden. Dayanacak hali kalmamıştı karımın. Dışarı attı kendini.
Çanta değil ambar sanki! O aleti çıkardı, bu aleti çıkardı, öteki alete el attı. Bütün bu işleri yaparken çıt çıkarmadı. Duvarı dinle babam dinle. Bu sırada telefonun zili gürlemez mi? Koşturdum. Faksmış. Faksın tam sırası yani! Beyaz karıncalar hakkında. Darlandığımda içime su serptiğine inandığım arkadaş, bu faksı göndermekle içime benzin serpmiş gibi oldu. Merakımı yenemeyip şöyle bir baktım ...son derece etkili kimyasal silahlarla donatılmış bir ordu, binanın temelinden saldırıya geçerek beton tabanı delip ortalığı istila etti ve pencere pervazlarına varıncaya kadar ne bulduysa tahrip ettikten sonra çekilip gitti... Aman Allahım! Karım görmesin diye neredeyse bir tarafıma sokacaktım faksı.
“Hayret! Duvar da temiz çıktı!”
Evin cephesi boyunca sürüp giden 1 metrelik ön bahçeyi, geri çekilerek şöyle bir süzdü ilaççı. Yan yana güller, sardunyalar, evin boyuyla yarışan gelin duvağı. Bu bahçeyi çimden ayıran yirmi, yirmi beş santimlik kalaslara ayağıyla ufak ufak vurduktan sonra, bizi çağırdı. İçerdeki kütük dışında beyaz karıncaya rastlamadığı için sevinmiştik. Daha birinci kalası kaldırdığında bu sevincimiz kursağımızda kaldı. Kaynaşıyordu beyaz beyaz. Diğer kalasların dibi de öyleydi.
“Bunlara erken rastlamakla çok şanslısınız...” Epeyi bir ara verdikten sonra, sözünü sürdürdü. “ Ellerinden kurtarabilirim bu evi.”
Duyduklarına çok sevindi karım. Ama beni bir tasa aldı. Çünkü sıra parayı konuşmaya gelmişti. Telefonda beyaz karıncayı bulduktan sonra parayı konuşuruz demişti. Bir yerde çıkarsa başka, evi sarmışsa başka olurmuş ceremesi. Bu meretin ilacı da çok pahalıymış!
Duldanın altına oturduk.
Baktım ki ilaççı beyaz karınca muhabbetine girecek, yeterince korkmuş gözümüzü daha fazla korkutmasın, korkumuzdan yararlanarak anasının nikâhını istemesin diye ağzını kapamaya karar verdim.
“Kahve içer misin?”
Sütlü, bir kaşık şekerli istermiş. Zavallı karıcığım. Kahveyi sen yap diyemiyorum. Çünkü yerinden kalkacak durumda değil. Adam daha da moralini bozacak diye aklım orada kalarak mutfağa seğirttim.
Telefon çaldı. Kızımdı. İlaççının geleceğini biliyordu, merak etmiş. Benim odada çıktı mı baba? Çıkmadı. Kütük, ön bahçedeki kalaslar. Yalnız oralarda var. Evi kurtarabilirim dedi. Ne kadarmış? Sıra tam oraya gelmişti. Annem ne yapıyor? Perişan. Dışarda oturuyor. Ev kurtulacakmış işte, niçin üzülüyor ki? Para mı var ilaççıya ödeyecek? Zaten sizin ne zaman paranız oldu ki?
“Beyaz karıncaların varlığıdır beni ayakta tutan.”
İlaççının sözlerini acaba yanlış mı duydum? Yanlış duymadıysam, böyle muhabbetin arasına kahve sokulur diyerek girdim araya.
Aradan çekil dercesine sordu karım.
“Parası çok mu tatlı?”
“Yok efendim kendileri çok tatlı.”
Sanki padişah sofrası muhabbetindeyiz.
“Hayatta beyaz karınca kadar beni başka bir şey heyacanlandıramaz.”
“İnanmıyorum!”
“Sevdalıyım onlara.”
“Nasıl yani?”
“Onlar kadar akıllı, plan yapmasını bilen; yaşamlarını konfor içinde geçirmek için gerçek paylaşmacılığı uygulayan yaratıklar görmedim.”
“Yakından gözlemiş gibi konuşuyorsun.”
“Günlerce yuvalarının yanında yattım.”
Ayak ayak üstüne atmıştım. Adamın ciddiyeti karşısında indirdim.
“Arkadaşım! Sen nerelisin?”
“Şilili.”
“Sever miydin Allende'yi?”
Sanki her Şili'li Allende'yi bilmek zorundaymış gibi sormuştum.
“Omuz omuza sokaklardan çöp topladım kendisiyle. Başkanımızdı o zaman. Öyle adam sevilmez mi?”
Bırak şu konuşmayı dercesine kulağıma fısıldadı karım. İlaç işi bugün bitsin! Fısıldamıştı ama tonu emir gibiydi. Başüstüne komutanım! İşte şimdi lafa düğüm atıyorum!
“Bu ilaç işi bize kaça patlar?
Öyle düşük bir rakam söyledi ki, sevincimizden neredeyse göbek atacaktık.
“Öyleyse hemen başla!”
“Oldu.”
İlaççının verdiği talimat doğrultusunda bütün dolapların kapılarını açıp, çekmeceleri çektik. Pencereleri kapattık. Kısa sürede tamamlamıştık işimizi.
Oturup adamın hazırlanışını seyretmeye başladık. Giyindikçe, filmlerde seyrettiğimiz uzay adamlarına benzemeye başlamıştı. Tam maskesini takacağı sırada, bahçe kapısına, üstümüze doğru yürüyen şeyi görünce şaşırıp kaldık. Şaşırmamız kısa sürede sevince dönüştü.
Merhaba tosbağacık!
İki yıl önce ev hayvanları satan bir dükkândan almıştı kızım. O zaman tosbağacık deyip durmuştuk. Birkaç ay evde besleyip, sonra salmıştık bahçeye. Bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Şimdi iri bir tosbağa olarak çıkmıştı ortaya. Ama bizim için hâlâ tosbağacıktı.
Maskesi elinde, kalakalmıştı ilaççı.
“Şuna bakın! İlaç yapılacağını hissetti!”
Bir dakika bir dakika diyerek eve daldı karım. Çıktığında tosbağacığın sepeti vardı elinde. Dibine de marul yaprağı döşemişti.
Geriye çekilip tekrar adamı seyretmeye başladık.
Kamyonetin üstündeki zamazingoyu çalıştırdıktan sonra, püskürtüyor mu diye elindeki aygıtı denedi. Tamam olmalıydı.
Doğru kütüğün başına gitti, yerinden kanırtıp, dibine mavi mavi bir şeyler püskürttü. Kalasların dibine de aynı mavi şeyden püskürttükten sonra yanımıza geldi. Maskesini çıkardı.
“Kraliçeme enfes bir mama gönderdim!”
Gene dişlerini sıkarak gülmüştü.
Niçin dişlerini sıkarak gülüyorsun diye soramıyorum ki. Sinirlenebilir. Ardından ilaçlama parasını yükseltebilir. Tırnağımı yiyerek baktım öylece. Karım da tosbağacığa marul yedirmeye çalışıyordu.
“Beyaz karıncaların çoğu kördür. Fakat bu mama çeker onları. Kraliçelerini beslemekle görevli olanlar taşıdıkları bu zehirle gidip ona dokunurlar. Binlercesi, binlercesi dokunarak yavaş yavaş zehirler onu. Kraliçe göreve başladığında bir santimlik solucan kadardır. Beslendikçe semirir. Yumurtlar. Beslendikçe semirir. Yumurtlar. Zamanla öyle semirir ki, tombul bir sülük gibi olur. Vurgunum o tombulluğa!”
“İnsan sevdiğine nasıl kıyabilir?”
“Gönül işiyle ekmek parasını karıştırmamak lazım. Kraliçem burada tarihe karışsa bile, bir başka yerde buluşuruz yenisiyle. Buradaki pes etmeden önce o üreme görevini yerine getirir. Ölüme giderken soyunu sürdürmek için çırpınan bir kraliçeye hayran olunmaz mı?”
Dişlerini sıkarak gülen birisinin aşk hikâyesini dinlemek istemedik.
Merdiveni tırmanıp, kuşların yuva yaptığı yerleri ilaçladı. Hemen ardından, onların girdiği yeri kümes teline benzer bir telle kapattı. Bu sırada kuşlar uçuşup durdu başının üstünde.
Sona kalan evi de ilaçlayınca, kapıyı çektim.
İlaççının eline parayı tutuşturduğumda, o beyaz karıncaları anlatmak istiyordu hâlâ.
Onu öylece bıraktım orada.
Külüstürdeki yerime oturduğumda motor çalışır durumdaydı.
Karım tosbağacıkla konuşuyordu.
Üç dört saat sonra dönmek üzere terkettik evimizi.