Eyvah!!!
Bahçe sandalyesinden sarkan ayaklarıma sürünmekte olan kedilerim,
karımın bağırmasına, gök gürlediğinde yaptıkları gibi evin altına kaçtı.
Yetiştim.
Yüzü bembeyazdı.
“No'ldu?
Sanki dili tutulmuştu. Topraktan yarı söktüğü kütüğün dibini zorlukla
gösterebildi. Komşuyu ayıran alüminyum çit boyunca uzanan bahçedeydi.
Orada yıllardır duran kütük, artık kazık olmaya yüz tutmuştu. Hazırladığı
saksıları, söküp atacağı kütüğün yerine koyacağını söylemişti biraz önce.
“Bir
bu eksikti!”
Beyaz karınca kaynıyordu toprak. Sökük yer eski yerine otursun
diye kütüğü bastırmaya uğraşıyordu. Bırak bana diyerek var gücümle yüklendim.
Cehennemin dibine kadar yolları var!
Hav! Hav! Hav!
Yandakinin köpeği. Boşa havlamaktan başka bir işe yaramaz
ki! Beyaz karıncalar burnunun dibini istila etti işte! Çit bahane! Geçen
yıl sizin tarafta çıkmıştı. İlaçlayıp bu tarafa sürdünüz değil mi? O taraftayken
niçin icabına bakmadınız? Kes sesini!
İlk defa beyaz karıncalı oluyoruz!
Paddington Market zamanında, dikiş makinalarımızı
tamir eden usta sayesinde tanışmıştık onlarla. Üşenmeden küçük bir kavanoza
koyduğu, evinin mutfak dolabından koparılmış bir parçayı getirmişti. Gözümüzün
önünde tahtaya dokununca, tahta un ufak olmuş, minnacık, beyaz hayvancıklar
kaynaşmaya başlamıştı. Beyaz karıncaymış onlar. Evini yemiş, yemiş, yemiş.
Neyse ki evleri başlarına yıkılmadan farketmişler. Köklerini kazımak için
varını yoğunu harcamıştı. Daha doğrusu karıncaları başka bir tarafa sürmek
için. Bahçemizde beyaz karınca görünce ödümüz koptu. Çünkü ne varımız ne
de yoğumuz var harcayacak.
Kes sesini demiştim sana değil mi? Yoksa bize
mi havlıyorsun? Çitin üstünden az beslemedim seni! Nankör!
Kuşlardan çektiğimiz
yetmiyormuş gibi, şimdi de beyaz karıncalar! Kırmızı çiçek açan ağacımız
var. Çiçek açar açmaz onun kuşları dadanır. Çiçek biter kuşlar kaybolur.
Çamın yapraklarını didikleyenler. Daha dut hamken haklayanlar. Gaganıza
tüküreyim! Çocukluğum dut yiyerek geçti. Birkaç tane de biz atıştırsak
günah mı yani? Ağaçların dipleri çöplerinden geçilmez. Yuvaları çatıda,
oluklarda. Gece yattığımızda tavan arasında bir curnata!
Bir de her yıl
bitleniriz. Kuş biti! Karı koca kaşın babam kaşın!
Hemen karımı oturttum.
Çarpıntısı tutar. Yüreğinde her an sorun çıkabilir.
“Kahve içer misin?”
“Su içsem iyi olacak.”
Suyu getirene kadar sigarayı yakmış bile.
“Üzülme karıcığım. Sonunda ölüm
yok ya!”
Söylediklerimi duymamış gibiydi.
“Hemen bir ilaççı çağıralım.”
“Oldu.”
Karım mahalli gazeteyi incelerken, böyle zamanlarda içimize su serpen
Melbourne'deki arkadaşımı aradım. Beyaz karıncayı duyunca şen şakrak
ses tonu moral bozucu bir ses tonuna bürünüverdi. Telefon ettiğime pişman
oldum. İnternete girerek bir bakayım deyince, onu internetiyle başbaşa
bıraktım.
“Buldum.”
Karımın gösterdiği çerçeveli ilanda BEYAZ KARINCA UZMANI yazıyordu.
Ertesi
gün kamyonetiyle geldi beyaz karınca uzmanı.
Araba kapıya dayanınca hazırola
geçer gibi oldum. Kasasında, itfaiye arabalarındaki gibi sarmalanmış iki
demet hortum. Bidonlar. Alet edavat. Gıcır gıcır bir kamyonet.
Ufak tefek,
kararık bir adam indi şoför mahallinden. Bu sırada bahçe kapısının sesine
evden çıkan karım, işte kurtarıcımız geldi havasında merdivenin başında
bekledi. Kararık yüzünü daha da karartan bir havayla yaklaştı adam.
“Geçmiş
olsun!”
İngilizcesi benimkinden de kötüydü. Sanki evimizden ölü çıkmış gibi
söylemişti geçmiş olsun'u. Ardından eklemişti. Aslında beyaz karınca
uzmanı değil, doktoruyum!
Bahçeye dalar dalmaz adamın kulakları dikildi.
Gündüz olmasına karşın gözbebekleri irileşip, tuhaf bir ışık saçmaya başladı.
Adamdaki değişimi hayretle izleyerek, gönüllü asistanı olup takıldık peşine.
Hemen
çantasından bir dinleme aleti çıkarıp boynuna taktı. Bu bir işaretmiş gibi
onu kütüğün başına götürdük. Karıncaları gördükten sonra alelacele kütüğü
tekrar yerine oturttu.
“Bunların gıdalarını ellerinden almamak lazım!”
Bahçeyi santim santim incelerken,
gövdeli çamda kuşkuyla duraladı. Gözleri fıldır fıldır, kulakları daha
da dikilmiş, orada tam üç tur attı. Ağacın dibini eşelerken, eşelerken,
bir de toprağın tadına bakmaz mı?
“Beyaz karıncaların geçtiği yer şekerlenir.”
Ağzımız açık seyrediyorduk.
Onun için bir şey diyemedik. Zaten konuşsak da aldıracak halli değildi.
Kulağını gövdeye dayayıp gitmişti. Adamın her hareketi içimi kıpraştırıyordu.
“Bir
sesler duyuyorum ama...”
Sözünü tamamlamadan, kocaman bir matkap çıkarıp
şimşek gibi gövdeye daldırdı. Ağırdan alan birinin böyle bir hareketi,
yumruk yemiş gibi midemde sancıya yol açmıştı. Matkabın ucu gövdede ağır
ağır ilerliyordu. Bu sırada huysuzlanmaya başladı karım. Durup dururken
koskoca çamı yaraladık.
Ucun gövdede yeterince gittiğine inanmış olmalı
ki hızla çekip çıkardı. Gövdeden parçacıklar vardı ucun oylumlarında. Adam
o parçacıkları incelerken, işte şimdi yandık dedim içimden. Karım gözlerini
kapamış bir şeyler mırıldanıyordu.
“Ağaca sıçramamış.”
Ağaca sıçramamış! Aklımıza sıçradı ama! Daha işin başında
ayakta duracak halim kalmamıştı. Bu dinleme, gözetleme, tadına bakma işkencesi
ne zaman sona erecekti acaba? En iyisini karım yaptı. Asistanlıktan istifa
ederek gidip oturdu. Maşallah sigarayı da yaktı! Yahu bırak şu sigarayı!
Geceleri kötü kötü öksürünce, başına dikilip soluğunu dinliyorum. Ama sen
bir şeyin farkında değilsin.
Garaj, havuzun etrafı; bahçenin geri kalan
kısmı, ağaçlar temiz çıktı. Temiz çıktı diye sevinemiyorum ki! Ya beyaz
karınca var da, adam bulamıyorsa.
Sıra evin altına girmeye gelince, suya
dalacakmış gibi derin bir soluk aldı adam. İşte burada asistanlıktan sınıfta
kaldım. Evin altına girebilmem için, iki büklüm değil, dört büklüm olmam
gerek.
Hayatımda ilk defa uzun boylu olduğum için utandım. Başladım kazık
gibi gibi dikilip beklemeye.
Doktor ciğerleri dinlerken sırta küt küt vurur
ya, onun gibi evin altından sesler gelmeye başladı. Adam vuruyor. Tahtalar
ses veriyor.
“Ne oluyor orada?”
Kazık gibi dikilmemin içinden, her anlama çekilebilecek
bir omuz hareketi fırlattım karıma. Ne olduğunu ben biliyor muyum karıcığım?
Ama bildiğim bir şey var, gülünecek haldeyim. Maşallah! Sende de üst üste
sigaralar!
Dakikaları geçtim, saatlerdir, saatlerdir... İşte öyle uzun gelen
bir beklemeden sonra, girdiği yerden çıktı adam.
“Burası da temiz.”
Çatıya merdiven dayayıp orayı incelerken, birdenbire
ortaya çıkan kuşlar, adama pike yapıp havalanmaya, pike yapıp havalanmaya
başladı. Kuşların saldırganlığından pes ederek çatıdan inmesini beklerken,
onlara gıcık verircesine orada oyalandı. Ben size gösteririm havasıyla
indi sonunda. Daha önce böyle değişken bir yüzanlatımıyla karşılaşmadığım
için, ben size gösteririm havasının içindeki, dişlerini sıkarak gülümsemeyi
yorumlayamadım.
“Beyaz karınca yok ama, kuşlar burayı yuva yapmış.”
Aklım dişlerini sıkarak
gülmesindeydi. Bir şey diyemedim.
Sıra eve gelince, yanıyormuşum da dumanım
tütüyormuş havasındaydım. Babasının oğlunu bile ayakkabısını çıkarmadan
eve sokmayan karım, boşvermiş bir tonla çıkarmayın çıkarmayın dedi. Ama
adamın duyduğunu sanmıyorum. Çünkü çoktan duvarları dinlemeye başlamıştı.
Yemek
masası örtüsündeki siyah benekleri gösterdi.
“Evi kuş biti sarmış!”
Kaşınmaya korkuyorum, kaşınırsam derimi parçalayabilirim
diyen karıma baktım yan gözle. Sonra kuş bitinin sorumlusu benmişim gibi
boynumu büktüm. Bu boynu büküklükten kurtulmanın tam sırası işte. İtiraf
ediyorum! Karımla karşılıklı kaşınmamın çoğu numaradandı. Acısını paylaştığımı
gösterebilmek için elimden başka ne gelirdi ki? Kuş biti işlemeyen eşek
derilinin biriyim! Eşek derili!
Karıncaları ürkütürüm diye mi böyle sessiz
hareket ediyor ilaçcı? Mutfak dolaplarını ne zaman açıp kapatsam yavaş
ol, yavaş ol uyarısı evde. Bu adam gürültü yapmadan nasıl beceriyor bu
işi? Dikkat kesildim: Hiçbir işi baştan savarak yapmayacaksın. Bu iş, her
gün yüzlerce kez açıp kapattığın mutfak dolabı olsa da.
Kızımın odasındaki
duvarlardan biri kabarmıştı. Çamın karşısında nasıl kuşkuyla duraladıysa,
duvarın karşısında da çakılıp kaldı. Galiba yakaladı dedim içimden. Dayanacak
hali kalmamıştı karımın. Dışarı attı kendini.
Çanta değil ambar sanki! O
aleti çıkardı, bu aleti çıkardı, öteki alete el attı. Bütün bu işleri yaparken
çıt çıkarmadı. Duvarı dinle babam dinle. Bu sırada telefonun zili gürlemez
mi? Koşturdum. Faksmış. Faksın tam sırası yani! Beyaz karıncalar hakkında.
Darlandığımda içime su serptiğine inandığım arkadaş, bu faksı göndermekle
içime benzin serpmiş gibi oldu. Merakımı yenemeyip şöyle bir baktım ...son
derece etkili kimyasal silahlarla donatılmış bir ordu, binanın temelinden
saldırıya geçerek beton tabanı delip ortalığı istila etti ve pencere pervazlarına
varıncaya kadar ne bulduysa tahrip ettikten sonra çekilip gitti... Aman
Allahım! Karım görmesin diye neredeyse bir tarafıma sokacaktım faksı.
“Hayret!
Duvar da temiz çıktı!”
Evin cephesi boyunca sürüp giden 1 metrelik ön bahçeyi,
geri çekilerek şöyle bir süzdü ilaççı. Yan yana güller, sardunyalar, evin
boyuyla yarışan gelin duvağı. Bu bahçeyi çimden ayıran yirmi, yirmi beş
santimlik kalaslara ayağıyla ufak ufak vurduktan sonra, bizi çağırdı. İçerdeki
kütük dışında beyaz karıncaya rastlamadığı için sevinmiştik. Daha birinci
kalası kaldırdığında bu sevincimiz kursağımızda kaldı. Kaynaşıyordu beyaz
beyaz. Diğer kalasların dibi de öyleydi.
“Bunlara erken rastlamakla çok
şanslısınız...” Epeyi bir ara verdikten sonra, sözünü sürdürdü. “ Ellerinden
kurtarabilirim bu evi.”
Duyduklarına çok sevindi karım. Ama beni bir tasa
aldı. Çünkü sıra parayı konuşmaya gelmişti. Telefonda beyaz karıncayı bulduktan
sonra parayı konuşuruz demişti. Bir yerde çıkarsa başka, evi sarmışsa başka
olurmuş ceremesi. Bu meretin ilacı da çok pahalıymış!
Duldanın altına oturduk.
Baktım ki ilaççı beyaz karınca muhabbetine girecek,
yeterince korkmuş gözümüzü daha fazla korkutmasın, korkumuzdan yararlanarak
anasının nikâhını istemesin diye ağzını kapamaya karar verdim.
“Kahve içer
misin?”
Sütlü, bir kaşık şekerli istermiş. Zavallı karıcığım. Kahveyi sen
yap diyemiyorum. Çünkü yerinden kalkacak durumda değil. Adam daha da moralini
bozacak diye aklım orada kalarak mutfağa seğirttim.
Telefon çaldı. Kızımdı.
İlaççının geleceğini biliyordu, merak etmiş. Benim odada çıktı mı baba?
Çıkmadı. Kütük, ön bahçedeki kalaslar. Yalnız oralarda var. Evi kurtarabilirim
dedi. Ne kadarmış? Sıra tam oraya gelmişti. Annem ne yapıyor? Perişan.
Dışarda oturuyor. Ev kurtulacakmış işte, niçin üzülüyor ki? Para mı var
ilaççıya ödeyecek? Zaten sizin ne zaman paranız oldu ki?
“Beyaz karıncaların
varlığıdır beni ayakta tutan.”
İlaççının sözlerini acaba yanlış mı duydum?
Yanlış duymadıysam, böyle muhabbetin arasına kahve sokulur diyerek girdim
araya.
Aradan çekil dercesine sordu karım.
“Parası çok mu tatlı?”
“Yok efendim kendileri çok tatlı.”
Sanki padişah sofrası muhabbetindeyiz.
“Hayatta beyaz karınca kadar beni
başka bir şey heyacanlandıramaz.”
“İnanmıyorum!”
“Sevdalıyım onlara.”
“Nasıl yani?”
“Onlar kadar akıllı, plan yapmasını bilen; yaşamlarını konfor
içinde geçirmek için gerçek paylaşmacılığı uygulayan yaratıklar görmedim.”
“Yakından
gözlemiş gibi konuşuyorsun.”
“Günlerce yuvalarının yanında yattım.”
Ayak ayak üstüne atmıştım. Adamın
ciddiyeti karşısında indirdim.
“Arkadaşım! Sen nerelisin?”
“Şilili.”
“Sever miydin Allende'yi?”
Sanki her Şili'li Allende'yi bilmek zorundaymış
gibi sormuştum.
“Omuz omuza sokaklardan çöp topladım kendisiyle. Başkanımızdı
o zaman. Öyle adam sevilmez mi?”
Bırak şu konuşmayı dercesine kulağıma fısıldadı
karım. İlaç işi bugün bitsin! Fısıldamıştı ama tonu emir gibiydi. Başüstüne
komutanım! İşte şimdi lafa düğüm atıyorum!
“Bu ilaç işi bize kaça patlar?
Öyle düşük bir rakam söyledi ki, sevincimizden
neredeyse göbek atacaktık.
“Öyleyse hemen başla!”
“Oldu.”
İlaççının verdiği talimat doğrultusunda bütün dolapların kapılarını
açıp, çekmeceleri çektik. Pencereleri kapattık. Kısa sürede tamamlamıştık
işimizi.
Oturup adamın hazırlanışını seyretmeye başladık. Giyindikçe, filmlerde
seyrettiğimiz uzay adamlarına benzemeye başlamıştı. Tam maskesini takacağı
sırada, bahçe kapısına, üstümüze doğru yürüyen şeyi görünce şaşırıp kaldık.
Şaşırmamız kısa sürede sevince dönüştü.
Merhaba tosbağacık!
İki yıl önce ev hayvanları satan bir dükkândan almıştı
kızım. O zaman tosbağacık deyip durmuştuk. Birkaç ay evde besleyip, sonra
salmıştık bahçeye. Bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Şimdi iri bir tosbağa
olarak çıkmıştı ortaya. Ama bizim için hâlâ tosbağacıktı.
Maskesi elinde,
kalakalmıştı ilaççı.
“Şuna bakın! İlaç yapılacağını hissetti!”
Bir dakika bir dakika diyerek
eve daldı karım. Çıktığında tosbağacığın sepeti vardı elinde. Dibine de
marul yaprağı döşemişti.
Geriye çekilip tekrar adamı seyretmeye başladık.
Kamyonetin üstündeki zamazingoyu
çalıştırdıktan sonra, püskürtüyor mu diye elindeki aygıtı denedi. Tamam
olmalıydı.
Doğru kütüğün başına gitti, yerinden kanırtıp, dibine mavi mavi
bir şeyler püskürttü. Kalasların dibine de aynı mavi şeyden püskürttükten
sonra yanımıza geldi. Maskesini çıkardı.
“Kraliçeme enfes bir mama gönderdim!”
Gene dişlerini sıkarak gülmüştü.
Niçin dişlerini sıkarak gülüyorsun diye
soramıyorum ki. Sinirlenebilir. Ardından ilaçlama parasını yükseltebilir.
Tırnağımı yiyerek baktım öylece. Karım da tosbağacığa marul yedirmeye çalışıyordu.
“Beyaz
karıncaların çoğu kördür. Fakat bu mama çeker onları. Kraliçelerini beslemekle
görevli olanlar taşıdıkları bu zehirle gidip ona dokunurlar. Binlercesi,
binlercesi dokunarak yavaş yavaş zehirler onu. Kraliçe göreve başladığında
bir santimlik solucan kadardır. Beslendikçe semirir. Yumurtlar. Beslendikçe
semirir. Yumurtlar. Zamanla öyle semirir ki, tombul bir sülük gibi olur.
Vurgunum o tombulluğa!”
“İnsan sevdiğine nasıl kıyabilir?”
“Gönül işiyle ekmek parasını karıştırmamak
lazım. Kraliçem burada tarihe karışsa bile, bir başka yerde buluşuruz yenisiyle.
Buradaki pes etmeden önce o üreme görevini yerine getirir. Ölüme giderken
soyunu sürdürmek için çırpınan bir kraliçeye hayran olunmaz mı?”
Dişlerini
sıkarak gülen birisinin aşk hikâyesini dinlemek istemedik.
Merdiveni tırmanıp,
kuşların yuva yaptığı yerleri ilaçladı. Hemen ardından, onların girdiği
yeri kümes teline benzer bir telle kapattı. Bu sırada kuşlar uçuşup durdu
başının üstünde.
Sona kalan evi de ilaçlayınca, kapıyı çektim.
İlaççının eline parayı tutuşturduğumda,
o beyaz karıncaları anlatmak istiyordu hâlâ.
Onu öylece bıraktım orada.
Külüstürdeki yerime oturduğumda motor çalışır
durumdaydı.
Karım tosbağacıkla konuşuyordu.
Üç dört saat sonra dönmek üzere terkettik
evimizi.
|