“Heidegger İneği”ne katkı:
Bernhard’ın öfkesine dair bir (-iki) çerçeve tasarımı


Hakkı Kurtuluş


En kaba tanımıyla Orta Avrupa’nın “Cermenik” tasarım ve kavramsallaştırılması olan Mitteleuropa’nın sancısı yazın tarihine bu coğrafyadan çıkmış Bachmann, Trakl, Handke gibi büyük yazarların delişmen metinleriyle yansıdı. Thomas Bernhard da işte bu Mitteleuropa yazınının öncü figürlerinden biri.
Avusturya iki dünya savaşının ertesinde bir yapbozu andıran Orta Avrupa coğrafyasındaki başat konumuyla yazınsal bir ölüdoğa olmaktan da öte, tam bir yazın coğrafyası haline geldi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avusturya yazını son kertede bu coğrafyadaki gündelik yaşamı, gündelik olanı dönüştüren, ondan Kantcıl etik perspektifler üreten bir varoluş yazını oldu. Sözgelimi Bernhard’la bir turnusol kâğıdının iki yüzünü oluşturan Handke’de “gündelik” bir “anlam deposu” olarak, sıradanın olağanüstüleşmesi sürecinin sahnesiyken, Bernhard’da beylik lafların estetizasyonunun sahnesi oldu.
Aslında çağdaş tarihin yazgısını belirleyen kısa boylu adamın çıktığı bu ülkedeki çağdaş yaratının güç(lü)lüğü yazın dışı alanlara da yansıyor: Bachmann’dan Handke’ye, Bernhard’a kurulan yazınsal bir aks, pekâlâ Micheal Haneke’den Ulrich Seidl’a, Franz Novotny’e uzanan bir perspektifte Avusturya sineması için de kurulabilir. Hatta bu sinema ve sinemacılarla, yazın arasında da bir ruh ikizliğinden bahsetmeli: Haneke’nin sözgelimi “Tesadüfî bir kronolojinin 71 parçası”ndaki kıyamet tasavvuru Bernhard’ın Avusturya toplumu için düşündüklerinden hiç de uzak değildir. Ya da Seidl’in 1990’ların başında yönetip muhafazakâr Avusturya kültür aristokrasisini hop oturtup hop kaldıran üç saatlik belgeseli “Hilebazlardan, ölü köpeklerden ve öbür Viyanalılardan iyi haberler!” Bernhard’ın varoluş sıkıntısından ayrılamaz.
Şu noktaya geliyorum: Genelinde tüm Cermenik yazınlar için farklı veçhelerle geçerli olan haymatlosluk sorunu tüm çağdaş Avusturya sanatı için varoluşsal. Bernhard’ın Salzburg’dan hemşehrisi Handke, ününün doruğundayken yazdığı –Bernhard’ın Bir Çocuk’uyla büyük paralellikler gösteren– edinim romanı Çocuğun Öyküsü’nde anlatacağı üzere son zamanlarda aynen Haneke’nin de yaptığı gibi, Paris’e yerleşir. Bernhard Wittgenstein’ın Yeğeni’nde Viyana kahvelerinde en sevdiği şeyin bir Avusturya ya da Alman gazetesi değil; Le Monde okumak olduğunu ifşa eder; illa Almanca gazete okuyacaksa bir İsviçre gazetesi olan Neue Zürchner Zeitung’u tercih ettiğini de not düşer. Bernhard, Viyana’nın geçen yüzyıl başındaki modernite merkezliği vasfını yitirişine ve bir diğer deyişle kozmopolitliğe veda edişine öfkelenir; ülkesine, şehrine derin bir tiksintiyle bakar, onların ikiyüzlülüğüne gelemez; o aslında bir Avusturyalıdan çok bir Orta Avrupalı, bir kozmopolit ve hatta bir haymatlostur. Onun nereliliğinden çok neredenliğinden, kim(e)liğinden bahsedilebilir.
Bernhard, yapıtını bir yaşam sanatından ziyade bir varoluş sanatı olarak kurgular. Pek çok başat eserinde “varoluş” sözcüğünü zenginleştirici tamlamalar içinde kullanır: “Mekânından taşmış varoluş”, “tinsel varoluş”, “kaygılı varoluşlar”, “Devlet memurluğu sınavı varoluşları”, “Bira ustası varoluşu”, “Köy varoluşu” gibi garip(?) tamlamaları hep bunların örnekleridir.*
Boşanmış bir anne babanın çocuğu olarak 1941-42’de “Jungvolk”a girip, Thübingen’de “nasyonal-sosyalist eğitim kampları”na gidecek kadar Nazizmin etkisi altında büyümüş, 18 yaşında, kendisine bakan dedesinin, bir yıl sonra da annesinin ölüm haberlerini tesadüfen gazetedeki haberlerden öğrenen Bernhard’ın bu sürede geliştirdiği kapkara dünya tasavvuru kitaplarına seçtiği epigraflardan bellidir: Özyaşamsal anlatısı Bir Çocuk’ta Voltaire’in “Hiç kimse bulamadı ya da bulamayacak” önermesini alıntılayan Bernhard, Kök’te Salzburger Nachrichten gazetesinde 6 Mayıs 1975’te yayınlanmış bir haberi epigraf alır: “Salzburg eyaletinde her yıl 200 kişi intihara teşebbüs ediyor. Bunların onda biri ise teşebbüslerinde başarılı oluyor. Bu da Salzburg’u Macaristan ve İsveç’le beraber en yüksek intihar oranına ulaştırıp Avusturya içinde onun ülke rekorunu kırmasını sağlıyor.” Nefes: bir karar’da ise Pascal’ı alıntılar yazar: “İnsan yeteneksiz oldukça, ölüm, sefalet ve cehaletini bastırarak hep mutlu olacak ve bunun hakkında hiç düşünmeyecektir.” Sadece bu tercihleri bile Bernhard’ın içinde yaşadığı evrene karşı duyduğu derin öfkeyi anlatmaya kadirdir. Bu anlamda Bernhard, Emre Ayvaz’ın da metninde imlediği üzere Nietzsche’nin onu felsefeyi çekiçle yapmaya götüren ‘ressentiment’ının, o çaresiz nefasetinin mirasçısıdır.
Nietzsche’nin ‘ressentiment’ı, ‘acıma’nın onun kendine bellediği “değerleri yenileyiş ödevi”nin karşısına çıkışından kaynaklanır. Şöyle der Nietzsche:
“Acımanın aşılmasını en soylu erdemlerden sayıyorum (...) yalnız décadent’lar için bir erdemdir acıma. Acıyanları kınıyorum; çünkü utanmayı, saygıyı, insanları ayıran aralıkları sezme duygusunu kolayca yitirirler; çünkü acıma bir anda o ayaktakımı kokusunu belli eder, görgüsüz davranışlara öyle benzer ki ayırdedilemez”1
İşte Bernhard da bu décadent dünyaya, çürüyüşe acımaksızın yaklaşır, onun beylik laflarını estetize eder ve bu lafları çürük dünyaya bir silah olarak doğrultur. Dolayısıyla Nietzsche’nin stratejisini devralır o. Bernhard’ın öfkesi, Adorno’nun imlediği “doğru yaşam”ın izinde “sahici”dir; ona göre çürüyen dünyaya karşı doğru üslubu (iyi niyetli saldırıları) da bulmuştur.
Bernhard “sessizlik” üzerine sunduğu kök-önermesinde de Nietzsche’nin mirasçısıdır:
Sessizlik,
biz hepimizi hasta eden,
hastalandıran sessizlik
“...Hem bana öyle geliyor ki en kaba söz, en kaba mektup bile susmaktan daha bir iyi yüreklice, daha bir dürüstçedir. Susanlar, hemen her zaman, içten gelen incelikten, nezaketten yoksundurlar; bir itirazdır susku; yutmak zorunlu olarak kötü kılar kişiyi, –mideyi bile bozar, susanların hepsi de sindirim bozukluğu çekerler.–”2
Bernhard işte tam da Nietzsche’nin işaret ettiği “en kaba söz, en kaba mektup”tan yana olanlardandır. “Sindirim bozukluğu” olmayan; dili en çok “acı” duygusunu tadabilen biri o. Acı yazıyor ama acımadan.
Bernhard’ın acımasız acılığı aslında iyi niyetlidir: (Nietzsche şöyle der: “saldırmak benim için iyilikseverliğimin, bazen de minnetimin kanıtıdır.”) Daha sonra Wittgenstein’ın Yeğeni’nde yerini bulacak olan Bernhard’ın 1968’de Donma romanına verilen Avusturya Devlet Ödülü’nü kabul konuşmasında, salondaki kültür bakanı ve diğer görevlileri kaçırtacak ölçüde sert ifadeler kullanması onun iyi niyetliliği ve merhametinden. Şöyle diyor o konuşmada: “Biz Avusturyalılar heyecan uyandırmaktan uzağız. Bizler hayata karşı genel bir kayıtsızlık olarak hayatız.” Bernhard böyle diyor, çünkü 1988’de ölümünden önce yayınladığı son eseri Kahramanlar Meydanı’nın galasında “Günümüz Viyana’sında 1938’de olduğundan çok daha fazla nazinin varolduğunu” tespit ediyor. Mitteleuropa’nın ve özelinde ülkesinin dinmek bilmez sancısını hatırlamak istiyor.
Bernhard kim peki? Olsa olsa acı söyleyen bir dost.
“Her şey karanlıkta aydınlanacaktır.” (T. Bernhard)

Notlar

* Buradaki saptamalar genel olarak Markus Bath’ın Lebenskunst in Alltag, Analyse der Werke von Peter Handke, Thomas Bernhard und Brigitte Kronauer başlıklı oylumlu doktora tezinden aktarılmıştır. DUV (Deutscher Universitäts Verlag), Weisbaden, 1998.
1 Nietzsche, Ecce Homo, (Çev. Can Alkor) YKY, 1998, s. 18
2 ibid. s. 19.