“İç dünyam çok karmaşık değil”
ASLI TOHUMCU


Mine Sögüt


Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman; bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu, romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk. Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz.

Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın?
(Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor) Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm. Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı. Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli, pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında, sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini, egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli.

Kitap okunur muydu evinizde?
Belki de sadece kitap okunurdu. Babam deniz subayıydı ve öğrenciliğinde Deniz Harp Okulu’nda, politik isyanlara karışmış, hapis yatmış ve hayatı boyunca subaylıktan atıldım atılacağım diye beklemiş sol görüşlü bir subaydı. Annem de gençliğinden beri politikayla ilgilenen, o dönem şimdi de olduğu gibi CHP’de aktif çalışan bir subay eşiydi. Birçok sol görüşlü ailede olduğu gibi, yarısı yasaklı, diğer yarısı da yasaklı olmasa bile endişe verici olan, her elektrikli havada gizli dolaplara saklanan kitaplarla doluydu evimiz ve elimizde hep okunacak bir şeyler olurdu. Yemek yerken, uyumadan önce, tuvalette, otobüste, vapurda... Ben o yüzden kitabın çok mühim bir şey olduğunu zannederek, bu bilgiyle büyüdüm. İlkokula başladım, ilk dönem okumayı söktüm, ikinci dönem, benim için çok önemli bir kitap vardır; Samed Behrengi’nin Küçük Karabalık’ı; o alındı bana. Kendi kendime ilk okuduğum kitap oydu. O yıllarda Arkadaş Yayınları, sol görüşlü, komünist yazarların çocukları büyülemek üzere kaleme aldıkları, müthiş vicdan hikâyeleri, hak hukuk hikâyeleri anlattıkları çocuk kitapları yayınlıyordu. Behrengi, İhmal Amca, Demirtaş Ceyhun, Çetin Öner ilk yazar kahramanlarımdı benim... İlkokul ikiye geçtiğimde küçücük bir kütüphanem vardı, sırf bana ait kitaplardan oluşan. Kitaplar eskidikçe babamla oturur adeta törenle onarırdık hepsini tek tek.. Babayla balık tutmak, anneyle bebek dikmek gibi, biz oturup kitap onarırdık. Böylece bir bibliyofil oldum. Kitabı okumayı sevmenin ötesinde ona madde olarak da bağlandım.

Üniversitede Latin Dili ve Edebiyatı okudun. Gönüllü bir tercih miydi bu?
Tabii ki değildi. Hiç sınıfta kalmayan ama hiçbir zaman da mucizeler yaratmayan vasat bir öğrenciydim. O yüzden sınırlarımı biliyordum ve sadece dil puanının beni bir yerlere sokabileceğinin farkındaydım. Beni çok seven bir tarih hocam vardı. Bunu tarih hocama anlattığım zaman demişti ki; madem dil puanıyla girilecek yerleri yazıyorsun, Latin Dilini de yazmak ister misin, bir düşün. Sıralamada İngiliz Dili Edebiyatını ve sonra İngilizce Öğretmenliğini ve Latin Dilini yazdım ve üçüncü tercihime girdim. Oysa bizim bölüm genelde son tercihtir! Eğer sevmezsem bir yıl okur bırakırım, diye düşünüyordum. Çünkü ben asıl konservatuarda tiyatro okumak istiyor ama ona cesaret edemiyordum. Üniversite sınavını bir kere kazanmışken bir deneyeyim, bu nasıl olsa bir yetenek sınavı dedim. Ama Latin Dilini gerçekten çok sevdim. Edebiyat Fakültesi’nde çok keyifli bir dört yıl geçirdim. Üstüne bir de master yaptım. Dört nala, hiç lisedeki öğrenci gibi değildim, çoğu öğrencinin sadece bir üniversite diplomasına sahip olmak için girdiği ve hiç ciddiye almadığı bu bölümden çok iyi ortalamalarla mezun oldum. İyi ki Latin Dili okumuşum, geriye dönüp baktığımda bana çok şey kazandırdığını görüyorum. En azından gazetecelik mesleğini kazandırdı.

Nasıl?
Güneş gazetesi, ben tam okulu bitirdiğim zaman yeni bir yapılanma içindeydi. Metin Münir başındaydı gazetenin. Farklı servisler, farklı haber anlayışlarıyla, Babıali geleneğinden uzak, daha dinamik, daha heyecanlı, daha yenilikçi bir sistem kuruyordu. Sonradan bence bir kâbusa dönüşecek olan İkitelli efsanesinin ortaya çıkmasının arifesiydi. Bir arkadaşımın aracılığıyla Metin Münir’le görüştüm. Metin Bey bana birkaç soru sordu. Gazetecilikte hiçbir deneyimim yok, orada tanıdığım, beni tavsiye edebilecek kimse yok... Derken ne okuduğumu sordu, Latin Dili deyince birden ilgisini çekti. Değişik disiplinlerden gelen, değişik birikimleri olan, gazeteciliğe gerçekten farklı bakacak insanları bir araya getirmeye çalışıyordu. İstihbarat servisinin klasik anlayışını kırmaya çalışıyordu. Güneş gazetesinin insan hakları, kadın, gençlik, çevre servisleri vardı. İlk birkaç ay adliye muhabiri olarak çalıştıktan sonra İnsan Hakları Servisi’ne geçtim ve Güneş’in trajik finalinin son günlerine kadar orada muhabirlik yaptım.

Yazmaya gazetecilikle mi başladın? Tiyatro dedin de merak ettim, aynanın önünde rol canlandırmışlığın var mı?
(Gülüyor) Küçük yaştan itibaren her nedense oyuncu olacağımdan emindim. Ama herhalde bana acıdıkları için annemle babam yüzüme vurmuyorlardı ki, kızım senin kulağın yok, şansın da yok. Yani kulağı olmayan, müzikten zırnık anlamayan, tempo tutamayan birinin tiyatro yapması, birazcık hayal demiyorlardı. Anladığım kadarıyla aralarında pıtır pıtır konuşuyorlardı; belki teknik bir şey okur, oyun yazarı olur, dramaturg olur… Beni yurtdışına tiyatro okumaya göndereceklerdi lise bitince, hayaller böyleydi.. Ben bu bilgiyle, nasılsa oyuncu olacağım diye bitirdim okulu. Lise boyunca tiyatro kolundayım. İleride yazar olacak birçok genç gibi oturup hikâyeler, romanlar yazmıyor, onun yerine devamlı bir şeyleri oyunlaştırıyor, sahneye bir şeyler koyuyordum. Kendimce gelecek hayatıma, mesleğime küçük küçük alıştırmalar yapıyorum. Oyunlar yazmıyorum da, adapte ediyorum. Yazıyla ilişkim o kadardı. Onun dışında bir gün roman yazacağım, hikâye yazacağım, ben yazar olacağım düşüncem hiç yoktu. Her şey yolunda giderken lise son sınıfta babam öldü. Ve bizim hayatımız maddi manevi altüst oldu. Öncelikle psikolojik ardından ekonomik sorunlar... İngiltere hayalleri bittiği gibi, ben Latin Dilini kazanınca, Türkiye’de konservatuara gider miyim gitmez miyim diye bir kez daha düşündüm... Yeteneğimden emin olamadığım için, bir sınavı kazanamamanın ağırlığını yaşayabilir miyim acaba diye bir kurt düştü içime. Koşullarım maceralara kurban edilebilecek gibi de değil. Bu kadar istediğim bir şeyi yapamayacağım bilgisiyle yüzleşemem kaygısıyla sınav kapısından döndüm. Üniversite boyunca bir şekilde yine tiyatro hevesim canlı kaldı, amatör çalışmalar devam etti. Ama hâlâ kalemle aramda uzun mesafeler vardı. Herhangi bir yazma hevesi görünmüyordu ufukta. Gazeteciliğe başlayana kadar. Ama o dönem de yazıyla ilişkim muhabirliğin sınırlarına kadardı. Derken fark ettim ki ben haber kovalamayı değil, insan hikâyeleri yazmayı seviyorum. O yüzden hiçbir zaman acar istihbaratçı olamadım.

Gazetecilik dışında senin bir de “Haberci” maceran var… Bunun ya da genel olarak gazeteciliğin romancılığa katkısı var mı?
Haberci Belgeseli’nde yazdığım finallere çok sevdiğim kısa paragraflar ekliyordum, masal gibi, çok duygusal, yazmaktan keyif aldığım. Her hafta bir hikâye yazıyormuş gibi hissediyordum kendimi her bölümün sonuna yazdığım finalle. Onlar da beni sanırım yazarlığa ısındıran şeylerdi. Ama beni yazıya asıl yakınlaştıran Öküz dergisinde yazdığım yazılar oldu sanırım. Ayaklarım hâlâ gazetecilikte dururken kafamı yazarlık kapısından içeriye uzatmaya galiba o dönem başladım.

Gazeteciliği neden, nasıl bıraktın?
Ben tam Babıali’nin tam da İkitelli medyasına dönüştüğü dönemde gazeteciliğe başladım. Benim gibi duygusal olan ve sol terbiyeden gelen bir insan için yeni düzene ayak uydurmak çok zordu. Evet Asil Nadir’in sahip olduğu Güneş gazetesi bu değişimin belki ilk sinyallerini veriyordu. Ama orada henüz sendika vardı. Gazetenin önünde aylarca grev çadırı durdu. Ben işe başladıktan iki ay sonra 212’den sigortalı olabildim. Son aylarda maaşlarımız ödenemedi belki ama ikramiyemiz, fazla mesai hakkımız vardı. Ama bir yandan basın hızla kimlik değiştirmeye başlamıştı. Geleneksel değerlerden, anlayışlardan, yargılardan nasıl kopulduğunu, bana gerçekten uzak, eleştirdiğim, hiç sevmediğim yeni değerlerin nasıl yüceltildiğini gördüm ve tam o geçiş sürecinde mesleği öğrendim. Tutunmak zorunda kaldığım dal benim için çok kaygandı, uzun süre kalamayacağım bir yerdi. Bir işyerinde çalışanlar göz göre göre sendikasızlaştırılıyorlarsa, bütün hakları farklı vaatlerle geri alınıyorsa bu bence bir haber değeri taşıyordu. Ama artık biz gazeteciler aslında haber yapmamız gereken, üzerine yazı dizileri yapabileceğimiz konuların aktörleriydik.

Pek de pişman değilsin sanırım gazetecilikten uzaklaştığına?
Hiç değilim. Üstelik gazeteciliği bıraktım ama dört yıldır Cihangir Postası’nı yapıyorum. Ücretsiz dağıtılan, insanların gönüllü çalıştığı yerel bir gazete. Çok kalabalık değiliz. Ben hep varım, bana yardım eden birileri bazen oluyor bazen olmuyor. Ama hâlâ sorduklarında, ne iş yapıyorsun diye, gazeteciyim diyorum önce. Çünkü hayata öyle başladım. Gerçekten mesleğim oldu, oradan para kazandım, yarın öbür gün maddi sıkıntıya düştüğüm an tekrar yapabileceğim tek iş gazetecilik. O yüzden gazeteciyim diyorum, ama Cihangir Postası’nı ve edebiyat dergilerine arada yaptığım söyleşileri saymazsak, yıllardır gazetecilik yapmıyorum.

Peki ilk romanın Beş Sevim Apartmanı nasıl doğdu?
Öküz dergisine yazdığım yazılar beni edebiyata ısındırdı demiştim. Edebiyat bana göz kırptı; biraz daha aklımı çelmeye, bilinçaltıma yerleşmeye başladı. Ama beni ilk kışkırtan neydi emin değilim bugün, acaba yazmayı seveceğimi mi hissettim, yoksa yazabileceğimi mi… Hangisi bilmiyorum ama bir şeyler içimde kıpırdanmaya başladı. Sonra Yapı Kredi için hazırladığım Adalet Cimcoz kitabı bana müthiş bir güven verdi, çünkü o kitabı hazırlarken deneysel bir yazma süreci yaşadım. Bir kitap yazmak çok gözümde büyüyordu, yapıp yapamayacağım konusunda endişelerim vardı. Üstelik zor bir konuydu elimdeki. Eksik bilgiler, bir hayat hikâyesi olup olmayacağını hiç kestiremediğim bir öykü, nasıl bir şey ortaya çıkacak emin olamadığım bir malzemeyle baş başaydım ve sonunda deneysel bir kitap yazdım. Klasik bir biyografi değil de, kendimi de içine kattığım, yazarın çalışma serüvenini eklediğim ve anlatımda bir deneysellik içeren, yazabiliyor muyum, bir şeyi toparlayıp farklı bir şekilde aktarabiliyor muyum testiydi benim için o. Ne yaptığımı bilmeden çıktım o sınavdan ama sonra o çalışma kitap olarak karşıma dikildi, üstüne üstlük övgülü eleştiriler aldı ve herhalde benim aklımı çelen de o oldu. Artık parmaklarımın ucundaki klavyeye başka gözle bakmaya başladım. Beş Sevim Apartmanı’na böyle bir yoldan geldim. Kendinden emin olmak konusunda çok mu cimriyim bilmiyorum, zor ikna oluyorum bir şeyi yapabileceğime; sonuçlarının beni mutlu edeceğine inanmadan hiçbir işe giremiyorum, ki yazarlıkta da bu en büyük risk. Yaptığınız şeyin sonunun hüsran olması çok kolay ya da bana öyle geliyor. Benim o hüsrana katlanacak duygusal gücüm yok. O yüzden çok temkinli, çok yavaş oldu. Belki de bu yüzden otuz beş yaşımda çıktı ilk romanım.

Peki sonuç seni tatmin etti mi?
Tatmin etmek fiilini kullanmak mümkün değil. Ben hâlâ şaşkınlık içindeyim. Çünkü beklediğim, hedeflediğim, heveslendiğim bir şey değildi kurgusal bir şey yazmak. Sonra yazdıklarımın kitap haline gelmesi ve hiç tanımadığım insanların onları okuması… Ben bu hayalle büyümedim. Oysa insanlar biliyorum küçük yaşlardan itibaren yazar olma hayaliyle büyüyorlar. Benim gençliğimin hayalleri tamamen oyunculuğa hedeflenmişti. Tüm enerjimi o hayal yuttuğu için yazmakla başım hiç derde girmemişti. Sadece obur bir okurdum ben o kadar, rastlantılar beni yazarlık yoluna sokmasa ölene kadar da böyle kalabilirdi aslında.

Yazmanın hayatındaki karşılığı ne?
Tamamen bir hediye olduğunu düşünüyorum yazma yeteneğinin. Hem de öyle doğumgününde, yılbaşında alınmış tarihli, yerli yerinde bir hediye değil de durup dururken, beklenmedik, umulmadık bir şekilde, umulmadık bir zamanda verilmiş bir hediye. Çünkü ben “yazmazsam yaşayamam” demedim hiç ama yazarak bambaşka bir hayata sahip oldum. Yazıyla ilgim olmadığı zamanlar kendimi eksik hissetmiyordum ancak yazarak çoğaldım. Bu noktadan sonra yazamasam ölmem ama eksilirim galiba.

Nasıl yazarsın, törenlerin var mı?
Sabahın çok erken saatlerinde kalkıp yazıyorum. Gün ışığında ama yine de insanlar henüz uyurken... Çoğu yazarın aksine geceyle aram iyi değil. Sabah enerjisiyle sözcükler daha güçlü kanat çırpıyorlar zihnimde. Hafızam daha açık oluyor ve hızım geceye oranla üç kat daha fazla sabahları. Günün ilerleyen saatlerinde ev dışındaki hayatla ya da evdeki iş güçle ilgilenmeyi tercih ediyorum. Geceleriyse artık yazamayacak kadar yorgun oluyorum. O yüzden erkenden uyuyup gün ışığıyla birlikte yataktan kalkmayı seviyorum. Ve saat 11’e kadar genelde masamın başında oluyorum. Alışkanlıklardan söz ediyorsak bir de pencereye, ya da açıklığa yüzüm dönük çalışamıyorum. Çünkü dışarısı aklımı çeliyor. Kapanıp zamanı, diğer insanları ve şeyleri unutmam lazım çalışırken. Olmazsa olmazlarımın başında bilgisayar var. Asla kalem kâğıtla yazı yazamıyorum artık. Zaten bilgisayar öncesi de daktilosuz iki satır yazamazdım. Çünkü hızlı yazmayı seviyorum. Kalem buna asla olanak vermiyor. Kalemle yazarken hız demek bende okunaksızlık demek. Durup, düşünüp, aheste cümleler kurmak benim için zûl olduğundan bilgisayar olmazsa yazarken acı çekiyorum adeta.

İnsan Beş Sevim Apartmanı’nı okuyunca, karşısında büyücü bir yazar bekliyor. Var mı ailede büyücülük?
Hiç yok. Ailem son derece mantıklı, ayakları yere basan insanlardan müteşekkil… Sadece ailem değil ben de öyleyim. Bende de yok. Tuhaf bir şekilde ben yaşadıklarını, tecrübelerini yazabilen biri değilim. Tam tersine hayatımda yeri olmayan ama başkalarının hayatlarında nasıl olup da kendine yer bulabildiğini aklımın almadığı şeyler üzerine kafa yoruyorum. İç dünyam çok karmaşık değil, çok bilinmezlerle dolu değil, son derece sıradan, son derece iyimser. Ama dışarıdaki dünyanın böyle olmadığını görebilecek kadar da aklım başımda ve gözlerim faltaşı gibi açık. Benim tecrübe etmemiş olmam belki de dışarıda olan bitenleri, başkalarının çok yoğun yaşadığı tecrübeleri hem çok açılı algılamama hem de üzerlerinde çok kafa yormama neden oluyor. Belki bir parçası olsaydım… büyüler, cinler hayatımda olsaydı ya da büyük trajediler olsaydı hayatımda, böyle bakamayacaktım olaylara.

O zaman cinlere, perilere inanmıyorsun.
Tabii tabii. Gerçeküstü hiçbir şeye inanmıyorum.
Beş Sevim Apartmanı’nda cinli perili hikâyeleri kullanman, anlatmayı seçtiğin altı kişinin hikâyesi için sadece bir yöntem miydi yoksa…
Ben inanmasam da insanların buna çok yoğun inandıklarını, bu tür tecrübeler yaşadıklarını biliyorum. İlk bakışta her ne kadar ana motif gibi görünse de cinler, periler, olağanüstü olaylar, asıl motif insan gerçekleri, insan trajedileri; bunların cin-peri inançlarıyla üstleri örtülüyor. Organlarımızın deriyle örtülü olması gibi. Tuhaf bir organizma var ve çoğu zaman da hastalıklı bir organizma bu. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberleri dediğimiz, bir otobüse bindiğimizde o otobüsteki insanların dörtte üçünün hayatında yeri olan cinayetler, cinnetler, yoksulluk… asıl motifi o kitabın. Diğeri bir sos gibi lezzet veren, belki biraz daha eğlenceli algılanmasını sağlayan, acı tadını yumuşatan, onu masallaştıran bir detay.

Beş Sevim Apartmanı’nda kahramanların kendi ağızlarından anlatıkları hikâyeleri dinliyor, ardından hikâyenin aslını öğreniyoruz. Bu esnada cinler, periler dışında da sürekli bir gerilim, bundan da öte bir şeyler olacakmış hissi uyanıyor insanda. Polisiye-gerilim türleriyle aran nasıl?
Polisiye kitap hiç okumam. Gerilimle de aram yok. Sanırım ben gerilimi gündelik hayatımda yaşıyorum. Dışarı çıktığım zaman, televizyonu açtığım zaman geriliyorum. Hayatın müsaade edebildiği şeyler yani gerçekler beni çok ürkütüyor. Fantezi değil hiçbiri, uzak bir yerde de yaşanmıyorlar; yanı başımızda, gözle görülebilecek, elle tutulabilecek kadar yakın trajedilerin ülkesinde yaşıyoruz.

İki romanında da İstanbul’un en ilginç mekânları var; Pürtelaş Sokağı ve Balat. Hatta Balat iki romanda da yer buluyor kendine. Balat’la aranda ne var?
Haliç kıyısını çok seviyorum. Doğup büyüdüğü yeri, şehrini, İstanbul’u seven bir insanım. Her yerini, her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi gezdiğim bir şehir. Çok şey vaat eden, çümbüşlü, sırları olan böyle bir şehir ister istemez insanın ilgisini çekiyor. Ve yazarken de en başta o gelip kuruluyor baş köşeye. Hemen zemini hazırlıyor, gel beni yaz, gel buraları yaz, bak şuralara gitmiştin, bak hatırla sana neler anlatmıştım diyen kışkırtıcı bir arkadaş gibi. Haliç kıyısı da her vesileyle gittiğim, her gittiğimde farklı şeyler gördüğüm çok zengin bir masal dünyası benim için…

Romanlarının, iki tane çok okkalı teması var; zaman ve tanrı. Nasıl bir derdin var zaman ve tanrıyla? Tanrıya inanıyor musun?
Zamana değgin, sanırım tüm çağdaşlarım gibi yetişememek, nasıl geçtiğini anlayamamak, doğru değerlendirememek türünden bir sürü şikâyetim var. Bir yandan da anlamaya çalıştığımız bir şey zaman. Hem çılgın gibi harcıyorsunuz, kontrol edilemez bir şekilde elinizden çıkıyor, nereden geldiği nereye gittiği belli değil. Hem de her şeyinizi belirliyor, hayatımıza hâkim. Yaşamın da bir zaman olduğunu düşünürseniz, doğumla ölüm arası, o zaman yaşamın ta kendisi zaman. Etiniz canınız kadar kıymetli. Ama en hoyrat kullandığımız şey aynı zamanda. Yarı düşman yarı dost bir arkadaş gibi. Bütün bu tanımları tanrı için de yapabiliriz, ancak zamanın varlığından ne kadar eminsem, tanrının var olmadığından da o kadar eminim. Dinlerin tarihi olduğunu bildiğiniz noktada dindar olamazsınız, herhangi bir dine mensup olamazsınız. Benim için o kadar karışık bir konu değil. Şüpheyle bakacağımız, anlamaya çalışacağımız binlerce felsefi ve sosyolojik sorundan biri olarak duruyor tanrı benim için. Toplumsal bir değer olarak varlığını gerçekten kabul ediyorum. Hatta Kırmızı Zaman’da, Allah fikri karşısındaki duruşumu çok net veren bir cümle var; “Allah varsayımsal haliyle bile her şeye kadirdir.” Bir defa, Allah müthiş bir felsefi kavram, müthiş bir kestirme yol bir sürü duyguyu anlatmak için. O yüzden gündelik hayatımda herhangi bir tasarruf yapmadan Allah’la ilgili kelimeleri gayri ihtiyari kullanıyorum. Bu açıdan bütün insanların hayatında olduğu kadar benim hayatımda da var. Ama yazarken, “Allahtan” kelimesini kullanmamak çok zor. Çünkü bunu kullanmadığınız zaman yerine koyacak kelime yok. “Allahtan” yazmamaya çalışıyorum ve bu dünyanın en zor işi, inançsızlığın beni köşeye sıkıştırdığı en korkunç nokta. Çok isterdim “Allahtan” yazabilmeyi çünkü çok şey anlatıyor. “İyi ki” kesinlikle o duygunun karşılığı değil.

Kırmızı Zaman’ı bölümlere ayıran sözlük parçaları var. Ama bu senin tarafından oluşturulmuş bir sözlük. Sözlüğe girecek kelimeleri doğrudan romandaki temalara göre seçtin sanırım. Ama, bir kelimenin hangi tanımlamaları barındıracağına nasıl karar verdin?
Başta sözlüğü kitabın arkasına koymayı düşünüyordum ve ismi “Yabancılaştırma Sözlüğü” olacaktı. İçindeki tanımların seçimi belli bir hedef saptanarak yapılmadı. Çünkü orada vermek istediğim; her kelimenin, her kavramın tek bir anlamı olmadığı, çeşitli durumlarda çeşitli birleşimlerde bambaşka anlamlar ortaya çıkabildiğiydi. Kitabın da aslında temel felsefesi budur. Tek doğru, tek gerçek yoktur; kavramların, kelimelerin anlamı hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak değişebilir. O yüzden onlar bir formülle yerleştirilmedi. Bu açıdan çözülmesi gereken bir şifre yok ortada ama kitap bütünüyle bir şifre zaten. O karmaşık ve çok anlamlı haliyle her kelime, büyük bir şifrenin parçası.

Adalet Cimcoz kitabı ve romanların dışında bir de Sevgili Doğan Kardeş kitabın var.
Onlar da gazeteci Mine Söğüt’ün becerileri. Adalet Cimcoz kitabı da, Doğan Kardeş de öyle, şu anda üzerinde çalıştığım “Orhan Veli” kitabı da. Onlar, benim asıl mesleğim olan gezetecilik tecrübelerimle beslenen ve bu romanlar yazılmasaydı da yazabilecek olduğum kitaplar. Bu benim zanaatim.

Ama sanırım Doğan Kardeş diğerlerinden daha farklı bir çalışma oldu senin için?
Evet o bir yanıyla nahif bir dünyanın, küçük okurların, küçükler için yarım asır boyu çıkarılmış bir derginin öyküsünü anlatıyor ama diğer yanıyla da son derece sert bir değişimin öyküsü var içinde. Doğan Kardeş’te 1950’lerde başlayan, büyük umutlarla, geleceğine çok şeyler yüklenen bir Türkiye’yi görüyorsunuz. Küçük, sağlıklı bir çocuk yüzüyle başlıyorsunuz ve sonra o çocuğun işsiz güçsüz, apolitik bir şekilde, yanlış politikalarla, kaybolan değerlerle nasıl 70’lere geldiğini, getirildiğini görüyorsunuz. Sonra 70’lerde bıraktığınız çocuğun da 2000’lerde bu halde olacağını görüyorsunuz. O tuhaf bir Türkiye kitabı oldu aslında. Türkiye’nin yaşadığı politik değişimler, sosyal karmaşalar, şaşan, ıskalanan hedefler... 50’de çocuklara kuponları sakın kesmeyin, başka bir kâğıda yazın ve bulmacaları bize öyle gönderin deniyor.. Tüketimin kötü, üretimin yüce bir şey olduğunun bilindiği ve nesillere empoze edildiği bir dönemde başlıyor macera; piyano, keman çalan, resim yapan küçük yetenekler hakkında, çocukları sanata edebiyata özendiren yazılarla donatılıyor sayfalar; 70’lerdeyse artık küçük sinema artisti bilmem kimin fotoğrafları var dergide. Kesmeyi falan bırakın, tam tersine her fırsatta kesin, tüketin deniyor çocuklara… böyle bir nesil yetiştiriliyor. 80’lere hazırlanıyor çocuklar. Nasıl yola çıkılmış ve nereye gelinmiş, bunu görüyorsunuz Doğan Kardeş’te. Çok acıklı bir hikâye çıktı ortaya, çok kötü yaşanmış bir Türkiye tarihi.
Oyuncu olmayı düşlerken yazar oldun. Her ikisi de bir şekilde “sahnede” olmak anlamına geliyor. Yazarların medyayla ilişkilerinin sıkça sorgulandığı şu dönemde senin bu konuya yaklaşımın nasıl?
Karşıma çıkmasından çekindiğim iki sorudan biri bu. Diğeri de, aman sorma diye söylüyorum, bu yıl çok roman yazılmış olmasını, herkesin roman yazmasını nasıl değerlendiriyorsun sorusu. Çünkü her ikisi de beni gerçekten ilgilendirmiyor. Her şeyin bir magazin yönü, değeri her zaman vardır. Edebiyatın da olması kaçınılmaz. Ama bu konularda ahkâm kestiğiniz zaman da o magazinin bir parçası olma tehlikesi doğuyor. Renginizi konuşarak değil duruşunuzla, kendi payınıza düşen karede verdiğiniz resimle ifade etmeniz daha doğru.

Peki bir gazeteci olduğun halde medyayla ilişkide sınırların var mı?
Var tabii ama bu sınırları kontrol etme becerimden her zaman tedirginim. Mesela eğer doğrudan yaptığım işle, ilgi alanlarımla ya da mesleğimle ilgili değilse herhangi bir soruşturmada görüş bildirmemek gibi bir ilkem var. Yani Avrupa Birliği’ne girelim mi girmeyelim mi, ya da televizyondaki x dizi yararlı mı zararlı mı gibilerinden soruların bana yöneltilmesini istemiyorum. Ancak bir yerde o konuda bir yazı yazmışsam, bilir-ilgilenir kişi olarak söyleyecek sözüm olabilir. Aksi halde bir sürü soruşturma haberin içinde fuzuli resim olarak durursunuz ve bir gün gerçek derdinizi anlatmak istediğinizde sözleriniz diğerleri arasında kaynar gider...

Tekrar romanlara dönersek, okuyucunla karşılaşma fırsatın oldu mu?
Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda ilk kez okuyucumla karşılaştım ve müthiş bir duygu olduğunu anladım bunun. Daha önce kitabınızı okumuş, sevmiş oluyorlar ve ikinci kitabınızı da müthiş bir beklentiyle alıyorlar. Ben bir hikâye, roman okuduğum zaman, eğer seversem hemen yazar tarafına geçmek istiyorum, yazarı anlamak, tanımak, çözmek istiyorum. Ve işte bir yerlerde birilerinin sizin yazdıklarınızı okuyup heyecanlandığını, size inandığını ve güvendiğini, benzer duygular yaşadığını görmek, hissetmek müthiş bir şey.

Romanlarının filme alınacağını duydum biraz bundan bahsedebilir miyiz?
Beş Sevim Apartmanı için böyle bir çalışma var. Daha hayal aşamasında, Promete Film’den teklif geldi. Kitabı okumuş, çok sevmişler ve film olmasını istemişler. Handan Öztürk bir yazar ve belgeselleri olan bir sinemacı. O üzerinde çalışıyor şimdi, yönetmenliğini de o yapacak. Bir senaryo ortaya çıkarmaya çalışıyor. Hayal olarak kesin ama bir netlik yok henüz; eğer senaryo ortaya çıkabilirse, çıkan senaryo önce yapımcının, yönetmenin ve benim içime sinerse... Bu tür projelerin çoğu kez yarı yolda kaldığını bildiğim için kesinleşene kadar ben de heveslenmiyorum. Ama insanı baştan çıkaran bambaşka bir duygu var. Yazdığınız bir şey bambaşka disiplinlerden insanları heyecanlandırıyor, kendi emeklerini, yaratıcılıklarını, enerjilerini sizin kurduğunuz bir dünyadan yola çıkarak bambaşka bir alanda harcamayı göze alıyorlar. Film hiçbir zaman gerçekleşemese bile bu heves, bu talep bile bir yazarın kendini iyi hissetmesi için yeterli sanırım.

Sıradaki kitabın roman mı olacak? Ve yine ilk iki romanın ekseninde, yani yine konusu üçüncü sayfa haberlerinden ve kaba tabirle, tımarhaneden kaçma türden bir masal mı olacak?
Daha Kırmızı Zaman’ı yazmadan önce hayalimde olan bir proje var. Bir roman projesi ama ben önceden oturup çok büyük planlar yaparak çalışabilen biri değilim. Eğer gerçekleştirebilirsem ilk kez üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir konu üzerinde çalışacağım. Diğerlerinden farklı bir çıkış noktası olacak ama zannetmiyorum ki onu da bir masal tadına sokmadan yazabileyim. Kaynağı daha gerçek hikâyeler olan ama büyük olasılıkla gene kanatlı bir şey çıkacak ortaya.

Kapaklar karikatürist Bahadır Baruter’in, yani eşinin imzasını taşıyor. Bu kapaklar nasıl oluşturuldu?
Ben Bahadır’a yazma sürecinde devamlı anlatıyorum; iyi, daha doğrusu tahammüllü ve hızlı bir okur olmadığı için baştan sona okumuyor ama kitaba mutlaka genel haliyle hâkim oluyor. Birlikte karar veriyoruz nasıl bir kapak olabileceğine. Onun zaten müthiş bir düş gücü var çizgiyle baş başa kaldığında. Benzer şeyleri seviyoruz, benzer duygularımız var. Çok ortak bakarız hayata. Benim yazdığım şeylerin duygusu zaten onda olan şeyler. O yüzden gördüğüm kadarıyla zorlanmıyor ve ortaya çıkan her iki kapak da ikimizin de içine fazlasıyla sindi. En korktuğum şeydir kitabın kapağı, çünkü şekilperest bir insanım; şeklin de söylediği çok şey olduğunu düşünürüm, o yüzden o kıymetli kitabın içine konduğu kılıfın beni ve yazdıklarımı doğru bir şekilde ifade etmemesi beni üzer.

Çok röportaj yapmışlığın var ama artık soran değil, cevaplayansın. Yer değiştirmek nasıl bir duygu?
Bu dördüncü kitap ve artık alıştım. Fakat ilk başta korkunç yadırgıyordum. Ben söyleşi yaparken kendimden çok emin ve rahat oluyorum. Ama meğer söyleşi yaptığınız kişi sizi farklı görüyormuş. Ben bununla yüzleştiğim anda çok sarsıldım. Soru sorarken aslında soru sorduğumuz insanın da bizi gördüğünü gördüm, çünkü görünmez zannediyorsunuz kendinizi. Aynaya bakıyor gibiyim artık söyleşilerde...