| “İç dünyam çok karmaşık değil”
ASLI TOHUMCU
|
| |
|
Otuz yaşıma gireceğim ekşi sabahı bir Mine Söğüt kahvaltısı ve söyleşisiyle
tatlandırdım. Söyleşinin konuğu oydu belki ama, Mine Söğüt’ün Çukurcuma’daki
aydınlık ve kedili –Asprin, Paşa– evinde, çok sevdiğim, takdir ettiğim bir
yazarla, bir yaşıma daha giren bendim! Dünyayı ve ikâmetçilerini gerçekçi bir
bakışla değerlendiren, bu değerlendirmeyi seçtiği konulara tezat, masalsı bir
üslupla yapan Mine Söğüt’ün iki romanı: Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman;
bir biyografisi: Adalet Cimcoz, Bir Yaşamöyküsü Denemesi ve Sevgili Doğan Kardeş
olmak üzere yayınlanmış dört kitabı var. Kendisiyle çocukluğu, politik duruşu,
romancı ve gazeteci olarak yazmak ve illaki bir dolu konu hakkında konuştuk.
Ben yeni yaşımı pek sevdim, umarım sizler de söyleşiyi severek okursunuz.
Küçükken annen sana ne yedirdi içirdi de böyle güzel iki roman yazdın?
(Gülüyor) Bu soruya hazırlıklı değildim! Annem yediklerime karışmadığı, istediğimi
yiyip istemediğimi yemediğim için böyle romanlar yazabildim sanırım. (Gülüyor)
Gerçekten de rahat, keyifli, biraz fazla önem verilen bir çocuk olarak büyütüldüm.
Eminim arkamdan alay ediyorlardı ama bana büyük ve önemli biriymişim gibi
davranırlardı ufakken. O yüzden istediğimi yer, istemediğimi yemezdim ama
meğer gizli gizli, neyi isteyip neyi istemeyeceğimi aşılamışlar, o ayrı.
Karşıma geçip seyretmişler sonra, doğru yaptık mı bakalım diye. Pek özgüvenli,
pek değer verilen bir çocuk olarak yetiştirildim. Aslında yazı yazmanın arkasında,
sanatı üretmenin arkasında büyük acılar, uyumsuzluklar oluyor, ya da daha
çok öyle hikâyeleri biliyoruz; zor geçen çocukluk, bir türlü değer verilemeyen
kişilikler, anne babayla problemli ilişkiler. Belki onlar da besleyici ama
kendi deneyimimden biliyorum ki huzurlu bir hayat sürmek de insanın yeteneklerini,
egosunu, kişiliğini yönlendirmesi açısından kıymetli.
Kitap okunur muydu evinizde?
Belki de sadece kitap okunurdu. Babam deniz subayıydı ve öğrenciliğinde Deniz
Harp Okulu’nda, politik isyanlara karışmış, hapis yatmış ve hayatı boyunca
subaylıktan atıldım atılacağım diye beklemiş sol görüşlü bir subaydı. Annem
de gençliğinden beri politikayla ilgilenen, o dönem şimdi de olduğu gibi
CHP’de aktif çalışan bir subay eşiydi. Birçok sol görüşlü ailede olduğu gibi,
yarısı yasaklı, diğer yarısı da yasaklı olmasa bile endişe verici olan, her
elektrikli havada gizli dolaplara saklanan kitaplarla doluydu evimiz ve elimizde
hep okunacak bir şeyler olurdu. Yemek yerken, uyumadan önce, tuvalette, otobüste,
vapurda... Ben o yüzden kitabın çok mühim bir şey olduğunu zannederek, bu
bilgiyle büyüdüm. İlkokula başladım, ilk dönem okumayı söktüm, ikinci dönem,
benim için çok önemli bir kitap vardır; Samed Behrengi’nin Küçük Karabalık’ı;
o alındı bana. Kendi kendime ilk okuduğum kitap oydu. O yıllarda Arkadaş
Yayınları, sol görüşlü, komünist yazarların çocukları büyülemek üzere kaleme
aldıkları, müthiş vicdan hikâyeleri, hak hukuk hikâyeleri anlattıkları çocuk
kitapları yayınlıyordu. Behrengi, İhmal Amca, Demirtaş Ceyhun, Çetin Öner
ilk yazar kahramanlarımdı benim... İlkokul ikiye geçtiğimde küçücük bir kütüphanem
vardı, sırf bana ait kitaplardan oluşan. Kitaplar eskidikçe babamla oturur
adeta törenle onarırdık hepsini tek tek.. Babayla balık tutmak, anneyle bebek
dikmek gibi, biz oturup kitap onarırdık. Böylece bir bibliyofil oldum. Kitabı
okumayı sevmenin ötesinde ona madde olarak da bağlandım.
Üniversitede Latin Dili ve Edebiyatı okudun. Gönüllü bir tercih miydi bu?
Tabii ki değildi. Hiç sınıfta kalmayan ama hiçbir zaman da mucizeler yaratmayan
vasat bir öğrenciydim. O yüzden sınırlarımı biliyordum ve sadece dil puanının
beni bir yerlere sokabileceğinin farkındaydım. Beni çok seven bir tarih hocam
vardı. Bunu tarih hocama anlattığım zaman demişti ki; madem dil puanıyla
girilecek yerleri yazıyorsun, Latin Dilini de yazmak ister misin, bir düşün.
Sıralamada İngiliz Dili Edebiyatını ve sonra İngilizce Öğretmenliğini ve
Latin Dilini yazdım ve üçüncü tercihime girdim. Oysa bizim bölüm genelde
son tercihtir! Eğer sevmezsem bir yıl okur bırakırım, diye düşünüyordum.
Çünkü ben asıl konservatuarda tiyatro okumak istiyor ama ona cesaret edemiyordum.
Üniversite sınavını bir kere kazanmışken bir deneyeyim, bu nasıl olsa bir
yetenek sınavı dedim. Ama Latin Dilini gerçekten çok sevdim. Edebiyat Fakültesi’nde
çok keyifli bir dört yıl geçirdim. Üstüne bir de master yaptım. Dört nala,
hiç lisedeki öğrenci gibi değildim, çoğu öğrencinin sadece bir üniversite
diplomasına sahip olmak için girdiği ve hiç ciddiye almadığı bu bölümden
çok iyi ortalamalarla mezun oldum. İyi ki Latin Dili okumuşum, geriye dönüp
baktığımda bana çok şey kazandırdığını görüyorum. En azından gazetecelik
mesleğini kazandırdı.
Nasıl?
Güneş gazetesi, ben tam okulu bitirdiğim zaman yeni bir yapılanma içindeydi.
Metin Münir başındaydı gazetenin. Farklı servisler, farklı haber anlayışlarıyla,
Babıali geleneğinden uzak, daha dinamik, daha heyecanlı, daha yenilikçi bir
sistem kuruyordu. Sonradan bence bir kâbusa dönüşecek olan İkitelli efsanesinin
ortaya çıkmasının arifesiydi. Bir arkadaşımın aracılığıyla Metin Münir’le
görüştüm. Metin Bey bana birkaç soru sordu. Gazetecilikte hiçbir deneyimim
yok, orada tanıdığım, beni tavsiye edebilecek kimse yok... Derken ne okuduğumu
sordu, Latin Dili deyince birden ilgisini çekti. Değişik disiplinlerden gelen,
değişik birikimleri olan, gazeteciliğe gerçekten farklı bakacak insanları
bir araya getirmeye çalışıyordu. İstihbarat servisinin klasik anlayışını
kırmaya çalışıyordu. Güneş gazetesinin insan hakları, kadın, gençlik, çevre
servisleri vardı. İlk birkaç ay adliye muhabiri olarak çalıştıktan sonra
İnsan Hakları Servisi’ne geçtim ve Güneş’in trajik finalinin son günlerine
kadar orada muhabirlik yaptım.
Yazmaya gazetecilikle mi başladın? Tiyatro dedin de merak ettim, aynanın önünde
rol canlandırmışlığın var mı?
(Gülüyor) Küçük yaştan itibaren her nedense oyuncu olacağımdan emindim. Ama
herhalde bana acıdıkları için annemle babam yüzüme vurmuyorlardı ki, kızım
senin kulağın yok, şansın da yok. Yani kulağı olmayan, müzikten zırnık anlamayan,
tempo tutamayan birinin tiyatro yapması, birazcık hayal demiyorlardı. Anladığım
kadarıyla aralarında pıtır pıtır konuşuyorlardı; belki teknik bir şey okur,
oyun yazarı olur, dramaturg olur… Beni yurtdışına tiyatro okumaya göndereceklerdi
lise bitince, hayaller böyleydi.. Ben bu bilgiyle, nasılsa oyuncu olacağım
diye bitirdim okulu. Lise boyunca tiyatro kolundayım. İleride yazar olacak
birçok genç gibi oturup hikâyeler, romanlar yazmıyor, onun yerine devamlı bir
şeyleri oyunlaştırıyor, sahneye bir şeyler koyuyordum. Kendimce gelecek hayatıma,
mesleğime küçük küçük alıştırmalar yapıyorum. Oyunlar yazmıyorum da, adapte
ediyorum. Yazıyla ilişkim o kadardı. Onun dışında bir gün roman yazacağım,
hikâye yazacağım, ben yazar olacağım düşüncem hiç yoktu. Her şey yolunda giderken
lise son sınıfta babam öldü. Ve bizim hayatımız maddi manevi altüst oldu. Öncelikle
psikolojik ardından ekonomik sorunlar... İngiltere hayalleri bittiği gibi,
ben Latin Dilini kazanınca, Türkiye’de konservatuara gider miyim gitmez miyim
diye bir kez daha düşündüm... Yeteneğimden emin olamadığım için, bir sınavı
kazanamamanın ağırlığını yaşayabilir miyim acaba diye bir kurt düştü içime.
Koşullarım maceralara kurban edilebilecek gibi de değil. Bu kadar istediğim
bir şeyi yapamayacağım bilgisiyle yüzleşemem kaygısıyla sınav kapısından döndüm.
Üniversite boyunca bir şekilde yine tiyatro hevesim canlı kaldı, amatör çalışmalar
devam etti. Ama hâlâ kalemle aramda uzun mesafeler vardı. Herhangi bir yazma
hevesi görünmüyordu ufukta. Gazeteciliğe başlayana kadar. Ama o dönem de yazıyla
ilişkim muhabirliğin sınırlarına kadardı. Derken fark ettim ki ben haber kovalamayı
değil, insan hikâyeleri yazmayı seviyorum. O yüzden hiçbir zaman acar istihbaratçı
olamadım.
Gazetecilik dışında senin bir de “Haberci” maceran var… Bunun ya da genel
olarak gazeteciliğin romancılığa katkısı var mı?
Haberci Belgeseli’nde yazdığım finallere çok sevdiğim kısa paragraflar ekliyordum,
masal gibi, çok duygusal, yazmaktan keyif aldığım. Her hafta bir hikâye yazıyormuş
gibi hissediyordum kendimi her bölümün sonuna yazdığım finalle. Onlar da beni
sanırım yazarlığa ısındıran şeylerdi. Ama beni yazıya asıl yakınlaştıran Öküz
dergisinde yazdığım yazılar oldu sanırım. Ayaklarım hâlâ gazetecilikte dururken
kafamı yazarlık kapısından içeriye uzatmaya galiba o dönem başladım.
Gazeteciliği neden, nasıl bıraktın?
Ben tam Babıali’nin tam da İkitelli medyasına dönüştüğü dönemde gazeteciliğe
başladım. Benim gibi duygusal olan ve sol terbiyeden gelen bir insan için
yeni düzene ayak uydurmak çok zordu. Evet Asil Nadir’in sahip olduğu Güneş
gazetesi bu değişimin belki ilk sinyallerini veriyordu. Ama orada henüz sendika
vardı. Gazetenin önünde aylarca grev çadırı durdu. Ben işe başladıktan iki
ay sonra 212’den sigortalı olabildim. Son aylarda maaşlarımız ödenemedi belki
ama ikramiyemiz, fazla mesai hakkımız vardı. Ama bir yandan basın hızla kimlik
değiştirmeye başlamıştı. Geleneksel değerlerden, anlayışlardan, yargılardan
nasıl kopulduğunu, bana gerçekten uzak, eleştirdiğim, hiç sevmediğim yeni
değerlerin nasıl yüceltildiğini gördüm ve tam o geçiş sürecinde mesleği öğrendim.
Tutunmak zorunda kaldığım dal benim için çok kaygandı, uzun süre kalamayacağım
bir yerdi. Bir işyerinde çalışanlar göz göre göre sendikasızlaştırılıyorlarsa,
bütün hakları farklı vaatlerle geri alınıyorsa bu bence bir haber değeri
taşıyordu. Ama artık biz gazeteciler aslında haber yapmamız gereken, üzerine
yazı dizileri yapabileceğimiz konuların aktörleriydik.
Pek de pişman değilsin sanırım gazetecilikten uzaklaştığına?
Hiç değilim. Üstelik gazeteciliği bıraktım ama dört yıldır Cihangir Postası’nı
yapıyorum. Ücretsiz dağıtılan, insanların gönüllü çalıştığı yerel bir gazete.
Çok kalabalık değiliz. Ben hep varım, bana yardım eden birileri bazen oluyor
bazen olmuyor. Ama hâlâ sorduklarında, ne iş yapıyorsun diye, gazeteciyim
diyorum önce. Çünkü hayata öyle başladım. Gerçekten mesleğim oldu, oradan
para kazandım, yarın öbür gün maddi sıkıntıya düştüğüm an tekrar yapabileceğim
tek iş gazetecilik. O yüzden gazeteciyim diyorum, ama Cihangir Postası’nı
ve edebiyat dergilerine arada yaptığım söyleşileri saymazsak, yıllardır gazetecilik
yapmıyorum.
Peki ilk romanın Beş Sevim Apartmanı nasıl doğdu?
Öküz dergisine yazdığım yazılar beni edebiyata ısındırdı demiştim. Edebiyat
bana göz kırptı; biraz daha aklımı çelmeye, bilinçaltıma yerleşmeye başladı.
Ama beni ilk kışkırtan neydi emin değilim bugün, acaba yazmayı seveceğimi
mi hissettim, yoksa yazabileceğimi mi… Hangisi bilmiyorum ama bir şeyler
içimde kıpırdanmaya başladı. Sonra Yapı Kredi için hazırladığım Adalet Cimcoz
kitabı bana müthiş bir güven verdi, çünkü o kitabı hazırlarken deneysel bir
yazma süreci yaşadım. Bir kitap yazmak çok gözümde büyüyordu, yapıp yapamayacağım
konusunda endişelerim vardı. Üstelik zor bir konuydu elimdeki. Eksik bilgiler,
bir hayat hikâyesi olup olmayacağını hiç kestiremediğim bir öykü, nasıl bir
şey ortaya çıkacak emin olamadığım bir malzemeyle baş başaydım ve sonunda
deneysel bir kitap yazdım. Klasik bir biyografi değil de, kendimi de içine
kattığım, yazarın çalışma serüvenini eklediğim ve anlatımda bir deneysellik
içeren, yazabiliyor muyum, bir şeyi toparlayıp farklı bir şekilde aktarabiliyor
muyum testiydi benim için o. Ne yaptığımı bilmeden çıktım o sınavdan ama
sonra o çalışma kitap olarak karşıma dikildi, üstüne üstlük övgülü eleştiriler
aldı ve herhalde benim aklımı çelen de o oldu. Artık parmaklarımın ucundaki
klavyeye başka gözle bakmaya başladım. Beş Sevim Apartmanı’na böyle bir yoldan
geldim. Kendinden emin olmak konusunda çok mu cimriyim bilmiyorum, zor ikna
oluyorum bir şeyi yapabileceğime; sonuçlarının beni mutlu edeceğine inanmadan
hiçbir işe giremiyorum, ki yazarlıkta da bu en büyük risk. Yaptığınız şeyin
sonunun hüsran olması çok kolay ya da bana öyle geliyor. Benim o hüsrana
katlanacak duygusal gücüm yok. O yüzden çok temkinli, çok yavaş oldu. Belki
de bu yüzden otuz beş yaşımda çıktı ilk romanım.
Peki sonuç seni tatmin etti mi?
Tatmin etmek fiilini kullanmak mümkün değil. Ben hâlâ şaşkınlık içindeyim.
Çünkü beklediğim, hedeflediğim, heveslendiğim bir şey değildi kurgusal bir
şey yazmak. Sonra yazdıklarımın kitap haline gelmesi ve hiç tanımadığım insanların
onları okuması… Ben bu hayalle büyümedim. Oysa insanlar biliyorum küçük yaşlardan
itibaren yazar olma hayaliyle büyüyorlar. Benim gençliğimin hayalleri tamamen
oyunculuğa hedeflenmişti. Tüm enerjimi o hayal yuttuğu için yazmakla başım
hiç derde girmemişti. Sadece obur bir okurdum ben o kadar, rastlantılar beni
yazarlık yoluna sokmasa ölene kadar da böyle kalabilirdi aslında.
Yazmanın hayatındaki karşılığı ne?
Tamamen bir hediye olduğunu düşünüyorum yazma yeteneğinin. Hem de öyle doğumgününde,
yılbaşında alınmış tarihli, yerli yerinde bir hediye değil de durup dururken,
beklenmedik, umulmadık bir şekilde, umulmadık bir zamanda verilmiş bir hediye.
Çünkü ben “yazmazsam yaşayamam” demedim hiç ama yazarak bambaşka bir hayata
sahip oldum. Yazıyla ilgim olmadığı zamanlar kendimi eksik hissetmiyordum
ancak yazarak çoğaldım. Bu noktadan sonra yazamasam ölmem ama eksilirim galiba.
Nasıl yazarsın, törenlerin var mı?
Sabahın çok erken saatlerinde kalkıp yazıyorum. Gün ışığında ama yine de insanlar
henüz uyurken... Çoğu yazarın aksine geceyle aram iyi değil. Sabah enerjisiyle
sözcükler daha güçlü kanat çırpıyorlar zihnimde. Hafızam daha açık oluyor
ve hızım geceye oranla üç kat daha fazla sabahları. Günün ilerleyen saatlerinde
ev dışındaki hayatla ya da evdeki iş güçle ilgilenmeyi tercih ediyorum. Geceleriyse
artık yazamayacak kadar yorgun oluyorum. O yüzden erkenden uyuyup gün ışığıyla
birlikte yataktan kalkmayı seviyorum. Ve saat 11’e kadar genelde masamın
başında oluyorum. Alışkanlıklardan söz ediyorsak bir de pencereye, ya da
açıklığa yüzüm dönük çalışamıyorum. Çünkü dışarısı aklımı çeliyor. Kapanıp
zamanı, diğer insanları ve şeyleri unutmam lazım çalışırken. Olmazsa olmazlarımın
başında bilgisayar var. Asla kalem kâğıtla yazı yazamıyorum artık. Zaten
bilgisayar öncesi de daktilosuz iki satır yazamazdım. Çünkü hızlı yazmayı
seviyorum. Kalem buna asla olanak vermiyor. Kalemle yazarken hız demek bende
okunaksızlık demek. Durup, düşünüp, aheste cümleler kurmak benim için zûl
olduğundan bilgisayar olmazsa yazarken acı çekiyorum adeta.
İnsan Beş Sevim Apartmanı’nı okuyunca, karşısında büyücü bir yazar bekliyor.
Var mı ailede büyücülük?
Hiç yok. Ailem son derece mantıklı, ayakları yere basan insanlardan müteşekkil…
Sadece ailem değil ben de öyleyim. Bende de yok. Tuhaf bir şekilde ben yaşadıklarını,
tecrübelerini yazabilen biri değilim. Tam tersine hayatımda yeri olmayan ama
başkalarının hayatlarında nasıl olup da kendine yer bulabildiğini aklımın almadığı
şeyler üzerine kafa yoruyorum. İç dünyam çok karmaşık değil, çok bilinmezlerle
dolu değil, son derece sıradan, son derece iyimser. Ama dışarıdaki dünyanın
böyle olmadığını görebilecek kadar da aklım başımda ve gözlerim faltaşı gibi
açık. Benim tecrübe etmemiş olmam belki de dışarıda olan bitenleri, başkalarının
çok yoğun yaşadığı tecrübeleri hem çok açılı algılamama hem de üzerlerinde
çok kafa yormama neden oluyor. Belki bir parçası olsaydım… büyüler, cinler
hayatımda olsaydı ya da büyük trajediler olsaydı hayatımda, böyle bakamayacaktım
olaylara.
O zaman cinlere, perilere inanmıyorsun.
Tabii tabii. Gerçeküstü hiçbir şeye inanmıyorum.
Beş Sevim Apartmanı’nda cinli perili hikâyeleri kullanman, anlatmayı seçtiğin
altı kişinin hikâyesi için sadece bir yöntem miydi yoksa…
Ben inanmasam da insanların buna çok yoğun inandıklarını, bu tür tecrübeler
yaşadıklarını biliyorum. İlk bakışta her ne kadar ana motif gibi görünse de
cinler, periler, olağanüstü olaylar, asıl motif insan gerçekleri, insan trajedileri;
bunların cin-peri inançlarıyla üstleri örtülüyor. Organlarımızın deriyle örtülü
olması gibi. Tuhaf bir organizma var ve çoğu zaman da hastalıklı bir organizma
bu. Her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberleri dediğimiz, bir otobüse bindiğimizde
o otobüsteki insanların dörtte üçünün hayatında yeri olan cinayetler, cinnetler,
yoksulluk… asıl motifi o kitabın. Diğeri bir sos gibi lezzet veren, belki biraz
daha eğlenceli algılanmasını sağlayan, acı tadını yumuşatan, onu masallaştıran
bir detay.
Beş Sevim Apartmanı’nda kahramanların kendi ağızlarından anlatıkları hikâyeleri
dinliyor, ardından hikâyenin aslını öğreniyoruz. Bu esnada cinler, periler
dışında da sürekli bir gerilim, bundan da öte bir şeyler olacakmış hissi uyanıyor
insanda. Polisiye-gerilim türleriyle aran nasıl?
Polisiye kitap hiç okumam. Gerilimle de aram yok. Sanırım ben gerilimi gündelik
hayatımda yaşıyorum. Dışarı çıktığım zaman, televizyonu açtığım zaman geriliyorum.
Hayatın müsaade edebildiği şeyler yani gerçekler beni çok ürkütüyor. Fantezi
değil hiçbiri, uzak bir yerde de yaşanmıyorlar; yanı başımızda, gözle görülebilecek,
elle tutulabilecek kadar yakın trajedilerin ülkesinde yaşıyoruz.
İki romanında da İstanbul’un en ilginç mekânları var; Pürtelaş Sokağı ve Balat.
Hatta Balat iki romanda da yer buluyor kendine. Balat’la aranda ne var?
Haliç kıyısını çok seviyorum. Doğup büyüdüğü yeri, şehrini, İstanbul’u seven
bir insanım. Her yerini, her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi gezdiğim bir
şehir. Çok şey vaat eden, çümbüşlü, sırları olan böyle bir şehir ister istemez
insanın ilgisini çekiyor. Ve yazarken de en başta o gelip kuruluyor baş köşeye.
Hemen zemini hazırlıyor, gel beni yaz, gel buraları yaz, bak şuralara gitmiştin,
bak hatırla sana neler anlatmıştım diyen kışkırtıcı bir arkadaş gibi. Haliç
kıyısı da her vesileyle gittiğim, her gittiğimde farklı şeyler gördüğüm çok
zengin bir masal dünyası benim için…
Romanlarının, iki tane çok okkalı teması var; zaman ve tanrı. Nasıl bir derdin
var zaman ve tanrıyla? Tanrıya inanıyor musun?
Zamana değgin, sanırım tüm çağdaşlarım gibi yetişememek, nasıl geçtiğini anlayamamak,
doğru değerlendirememek türünden bir sürü şikâyetim var. Bir yandan da anlamaya
çalıştığımız bir şey zaman. Hem çılgın gibi harcıyorsunuz, kontrol edilemez
bir şekilde elinizden çıkıyor, nereden geldiği nereye gittiği belli değil.
Hem de her şeyinizi belirliyor, hayatımıza hâkim. Yaşamın da bir zaman olduğunu
düşünürseniz, doğumla ölüm arası, o zaman yaşamın ta kendisi zaman. Etiniz
canınız kadar kıymetli. Ama en hoyrat kullandığımız şey aynı zamanda. Yarı
düşman yarı dost bir arkadaş gibi. Bütün bu tanımları tanrı için de yapabiliriz,
ancak zamanın varlığından ne kadar eminsem, tanrının var olmadığından da o
kadar eminim. Dinlerin tarihi olduğunu bildiğiniz noktada dindar olamazsınız,
herhangi bir dine mensup olamazsınız. Benim için o kadar karışık bir konu değil.
Şüpheyle bakacağımız, anlamaya çalışacağımız binlerce felsefi ve sosyolojik
sorundan biri olarak duruyor tanrı benim için. Toplumsal bir değer olarak varlığını
gerçekten kabul ediyorum. Hatta Kırmızı Zaman’da, Allah fikri karşısındaki
duruşumu çok net veren bir cümle var; “Allah varsayımsal haliyle bile her şeye
kadirdir.” Bir defa, Allah müthiş bir felsefi kavram, müthiş bir kestirme yol
bir sürü duyguyu anlatmak için. O yüzden gündelik hayatımda herhangi bir tasarruf
yapmadan Allah’la ilgili kelimeleri gayri ihtiyari kullanıyorum. Bu açıdan
bütün insanların hayatında olduğu kadar benim hayatımda da var. Ama yazarken,
“Allahtan” kelimesini kullanmamak çok zor. Çünkü bunu kullanmadığınız zaman
yerine koyacak kelime yok. “Allahtan” yazmamaya çalışıyorum ve bu dünyanın
en zor işi, inançsızlığın beni köşeye sıkıştırdığı en korkunç nokta. Çok isterdim
“Allahtan” yazabilmeyi çünkü çok şey anlatıyor. “İyi ki” kesinlikle o duygunun
karşılığı değil.
Kırmızı Zaman’ı bölümlere ayıran sözlük parçaları var. Ama bu senin tarafından
oluşturulmuş bir sözlük. Sözlüğe girecek kelimeleri doğrudan romandaki temalara
göre seçtin sanırım. Ama, bir kelimenin hangi tanımlamaları barındıracağına
nasıl karar verdin?
Başta sözlüğü kitabın arkasına koymayı düşünüyordum ve ismi “Yabancılaştırma
Sözlüğü” olacaktı. İçindeki tanımların seçimi belli bir hedef saptanarak yapılmadı.
Çünkü orada vermek istediğim; her kelimenin, her kavramın tek bir anlamı olmadığı,
çeşitli durumlarda çeşitli birleşimlerde bambaşka anlamlar ortaya çıkabildiğiydi.
Kitabın da aslında temel felsefesi budur. Tek doğru, tek gerçek yoktur; kavramların,
kelimelerin anlamı hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak değişebilir. O yüzden
onlar bir formülle yerleştirilmedi. Bu açıdan çözülmesi gereken bir şifre yok
ortada ama kitap bütünüyle bir şifre zaten. O karmaşık ve çok anlamlı haliyle
her kelime, büyük bir şifrenin parçası.
Adalet Cimcoz kitabı ve romanların dışında bir de Sevgili Doğan Kardeş kitabın
var.
Onlar da gazeteci Mine Söğüt’ün becerileri. Adalet Cimcoz kitabı da, Doğan
Kardeş de öyle, şu anda üzerinde çalıştığım “Orhan Veli” kitabı da. Onlar,
benim asıl mesleğim olan gezetecilik tecrübelerimle beslenen ve bu romanlar
yazılmasaydı da yazabilecek olduğum kitaplar. Bu benim zanaatim.
Ama sanırım Doğan Kardeş diğerlerinden daha farklı bir çalışma oldu senin
için?
Evet o bir yanıyla nahif bir dünyanın, küçük okurların, küçükler için yarım
asır boyu çıkarılmış bir derginin öyküsünü anlatıyor ama diğer yanıyla da son
derece sert bir değişimin öyküsü var içinde. Doğan Kardeş’te 1950’lerde başlayan,
büyük umutlarla, geleceğine çok şeyler yüklenen bir Türkiye’yi görüyorsunuz.
Küçük, sağlıklı bir çocuk yüzüyle başlıyorsunuz ve sonra o çocuğun işsiz güçsüz,
apolitik bir şekilde, yanlış politikalarla, kaybolan değerlerle nasıl 70’lere
geldiğini, getirildiğini görüyorsunuz. Sonra 70’lerde bıraktığınız çocuğun
da 2000’lerde bu halde olacağını görüyorsunuz. O tuhaf bir Türkiye kitabı oldu
aslında. Türkiye’nin yaşadığı politik değişimler, sosyal karmaşalar, şaşan,
ıskalanan hedefler... 50’de çocuklara kuponları sakın kesmeyin, başka bir kâğıda
yazın ve bulmacaları bize öyle gönderin deniyor.. Tüketimin kötü, üretimin
yüce bir şey olduğunun bilindiği ve nesillere empoze edildiği bir dönemde başlıyor
macera; piyano, keman çalan, resim yapan küçük yetenekler hakkında, çocukları
sanata edebiyata özendiren yazılarla donatılıyor sayfalar; 70’lerdeyse artık
küçük sinema artisti bilmem kimin fotoğrafları var dergide. Kesmeyi falan bırakın,
tam tersine her fırsatta kesin, tüketin deniyor çocuklara… böyle bir nesil
yetiştiriliyor. 80’lere hazırlanıyor çocuklar. Nasıl yola çıkılmış ve nereye
gelinmiş, bunu görüyorsunuz Doğan Kardeş’te. Çok acıklı bir hikâye çıktı ortaya,
çok kötü yaşanmış bir Türkiye tarihi.
Oyuncu olmayı düşlerken yazar oldun. Her ikisi de bir şekilde “sahnede” olmak
anlamına geliyor. Yazarların medyayla ilişkilerinin sıkça sorgulandığı şu dönemde
senin bu konuya yaklaşımın nasıl?
Karşıma çıkmasından çekindiğim iki sorudan biri bu. Diğeri de, aman sorma diye
söylüyorum, bu yıl çok roman yazılmış olmasını, herkesin roman yazmasını nasıl
değerlendiriyorsun sorusu. Çünkü her ikisi de beni gerçekten ilgilendirmiyor.
Her şeyin bir magazin yönü, değeri her zaman vardır. Edebiyatın da olması kaçınılmaz.
Ama bu konularda ahkâm kestiğiniz zaman da o magazinin bir parçası olma tehlikesi
doğuyor. Renginizi konuşarak değil duruşunuzla, kendi payınıza düşen karede
verdiğiniz resimle ifade etmeniz daha doğru.
Peki bir gazeteci olduğun halde medyayla ilişkide sınırların var mı?
Var tabii ama bu sınırları kontrol etme becerimden her zaman tedirginim. Mesela
eğer doğrudan yaptığım işle, ilgi alanlarımla ya da mesleğimle ilgili değilse
herhangi bir soruşturmada görüş bildirmemek gibi bir ilkem var. Yani Avrupa
Birliği’ne girelim mi girmeyelim mi, ya da televizyondaki x dizi yararlı
mı zararlı mı gibilerinden soruların bana yöneltilmesini istemiyorum. Ancak
bir yerde o konuda bir yazı yazmışsam, bilir-ilgilenir kişi olarak söyleyecek
sözüm olabilir. Aksi halde bir sürü soruşturma haberin içinde fuzuli resim
olarak durursunuz ve bir gün gerçek derdinizi anlatmak istediğinizde sözleriniz
diğerleri arasında kaynar gider...
Tekrar romanlara dönersek, okuyucunla karşılaşma fırsatın oldu mu?
Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda ilk kez okuyucumla karşılaştım ve müthiş bir duygu
olduğunu anladım bunun. Daha önce kitabınızı okumuş, sevmiş oluyorlar ve
ikinci kitabınızı da müthiş bir beklentiyle alıyorlar. Ben bir hikâye, roman
okuduğum zaman, eğer seversem hemen yazar tarafına geçmek istiyorum, yazarı
anlamak, tanımak, çözmek istiyorum. Ve işte bir yerlerde birilerinin sizin
yazdıklarınızı okuyup heyecanlandığını, size inandığını ve güvendiğini, benzer
duygular yaşadığını görmek, hissetmek müthiş bir şey.
Romanlarının filme alınacağını duydum biraz bundan bahsedebilir miyiz?
Beş Sevim Apartmanı için böyle bir çalışma var. Daha hayal aşamasında, Promete
Film’den teklif geldi. Kitabı okumuş, çok sevmişler ve film olmasını istemişler.
Handan Öztürk bir yazar ve belgeselleri olan bir sinemacı. O üzerinde çalışıyor
şimdi, yönetmenliğini de o yapacak. Bir senaryo ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Hayal olarak kesin ama bir netlik yok henüz; eğer senaryo ortaya çıkabilirse,
çıkan senaryo önce yapımcının, yönetmenin ve benim içime sinerse... Bu tür
projelerin çoğu kez yarı yolda kaldığını bildiğim için kesinleşene kadar
ben de heveslenmiyorum. Ama insanı baştan çıkaran bambaşka bir duygu var.
Yazdığınız bir şey bambaşka disiplinlerden insanları heyecanlandırıyor, kendi
emeklerini, yaratıcılıklarını, enerjilerini sizin kurduğunuz bir dünyadan
yola çıkarak bambaşka bir alanda harcamayı göze alıyorlar. Film hiçbir zaman
gerçekleşemese bile bu heves, bu talep bile bir yazarın kendini iyi hissetmesi
için yeterli sanırım.
Sıradaki kitabın roman mı olacak? Ve yine ilk iki romanın ekseninde, yani
yine konusu üçüncü sayfa haberlerinden ve kaba tabirle, tımarhaneden kaçma
türden bir masal mı olacak?
Daha Kırmızı Zaman’ı yazmadan önce hayalimde olan bir proje var. Bir roman
projesi ama ben önceden oturup çok büyük planlar yaparak çalışabilen biri değilim.
Eğer gerçekleştirebilirsem ilk kez üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir konu üzerinde
çalışacağım. Diğerlerinden farklı bir çıkış noktası olacak ama zannetmiyorum
ki onu da bir masal tadına sokmadan yazabileyim. Kaynağı daha gerçek hikâyeler
olan ama büyük olasılıkla gene kanatlı bir şey çıkacak ortaya.
Kapaklar karikatürist Bahadır Baruter’in, yani eşinin imzasını taşıyor. Bu
kapaklar nasıl oluşturuldu?
Ben Bahadır’a yazma sürecinde devamlı anlatıyorum; iyi, daha doğrusu tahammüllü
ve hızlı bir okur olmadığı için baştan sona okumuyor ama kitaba mutlaka genel
haliyle hâkim oluyor. Birlikte karar veriyoruz nasıl bir kapak olabileceğine.
Onun zaten müthiş bir düş gücü var çizgiyle baş başa kaldığında. Benzer şeyleri
seviyoruz, benzer duygularımız var. Çok ortak bakarız hayata. Benim yazdığım
şeylerin duygusu zaten onda olan şeyler. O yüzden gördüğüm kadarıyla zorlanmıyor
ve ortaya çıkan her iki kapak da ikimizin de içine fazlasıyla sindi. En korktuğum
şeydir kitabın kapağı, çünkü şekilperest bir insanım; şeklin de söylediği çok
şey olduğunu düşünürüm, o yüzden o kıymetli kitabın içine konduğu kılıfın beni
ve yazdıklarımı doğru bir şekilde ifade etmemesi beni üzer.
Çok röportaj yapmışlığın var ama artık soran değil, cevaplayansın. Yer değiştirmek
nasıl bir duygu?
Bu dördüncü kitap ve artık alıştım. Fakat ilk başta korkunç yadırgıyordum.
Ben söyleşi yaparken kendimden çok emin ve rahat oluyorum. Ama meğer söyleşi
yaptığınız kişi sizi farklı görüyormuş. Ben bununla yüzleştiğim anda çok sarsıldım.
Soru sorarken aslında soru sorduğumuz insanın da bizi gördüğünü gördüm, çünkü
görünmez zannediyorsunuz kendinizi. Aynaya bakıyor gibiyim artık söyleşilerde...
|