Geçenlerde televizyonda gördüm: çukura düşüp ölümcül yaralanan bir
işçiyi ambülansa taşırken sedyeden düşürüp öldürdüler. Kurtarıcı görevi
verilen o insanların beceriksizce davranışları, üzerlerinde eğreti duran
giysileri, birdenbire ikiye bölünüveren sedye, herkesin paniğe kapılıp
ne yapacaklarını şaşırmaları..... Herhalde Aziz Nesin böyle bir olaydan
acımasız bir mizah öyküsü çıkarırdı. Tam bir kara mizah örneği olurdu
bu. “Güleriz ağlanacak halimize” diyoruz ya! Kara mizahın günlük yaşantıda
bu denli üretilebildiği ülke azdır. Hayrettir ki, yazınımızdaki kara
mizah üretimi de çok azdır, gittikçe azalmaktadır. (İzzet Yasar’ın Özel
Sektör İmamı’nı bu gidişin bir istisnası olarak gösterirsem, bilmem yanlış
yapmış olur muyum?)
En büyük mizah yazarımız Aziz Nesin, İngilizler için “en zeki ulus” dermiş.
Mizahı, yani İngilizcesiyle “humor”u İngilizlerin adını koyup geliştirmesi
bir raslantı gibi görünmüyor. Yazın tarihçileri daha iyi bilirler: Ben
Jonson’un 1599’da yazın ve anlıksallık alanına yerleştirdiği bir deyim
mizah. İngiltere adasından kıta Avrupası’na geçmesi hayli zaman almış.
Örneğin, Fransa’da Ben Jonson ancak 150 yıl sonra ayrımsanmış. Fransız
Akademisi’nin “humour”, yani mizah sözcüğünü resmen kabul edişi de 1932’de
olmuş.
Andre Breton’un ünlü Kara Mizah Antolojisi’nin çıkışı 1939. Bu tarihten
250 yıl öncesinden, Jonathan Swift ile başlayan bir kara gül(mece)deste(si).
Elbette, karşılaştırmalı yazın anlayışına göre hazırlanmamış bu antoloji.
Avrupa yazınlarının birbirini etkileyerek tek bir dinamik haline geldiğini
söyleyenlere dayanak oluşturabilir, çünkü ulusallıklar arasındaki ayrımlar
gözetilmemiş. Gene de çoğunlukla Fransız yazarlara yer verilmiş. Sanki
Fransız yazın tarihinde resmiyetin, sahte ciddiyetin perdelediği bir
geleneği ortaya çıkarmak hedefi de güdülmüş. Gerçeküstücülerin, geçmişiyle
şimdisiyle gerçekliğin (özellikle Fransız kentsoylu gerçekliğinin) üstüne
çıkmak girişimini bütünlüyor bu antoloji.
Değişik bir açıdan bakıldığında, gerçeküstücülüğün, klasik Fransız usçuluğunu,
Freud’un bilinçdışı ve usdışıyla ilgili bulgularını hesaba katarak yeniden
kurma çabası olduğu savlanabilir. Nitekim, Breton’un antolojiye yazdığı
önsözde, yine Fransız kültürüne özgü bir refleksle, kara mizahın kuramını
yapmaya çalıştığı görülür. Breton’un çıkış noktası Freud’un mizah ile
ilgili olarak özellikle 1927 yılında yayımlanan denemesinde geliştirdiği
düşüncelerdir (Bu denemeyi Payel Yayınlarında Şubat 1999’da Emre ve Ayşe
Tekşen Kapkın’ın Türkçeleriyle çıkan Freud’un Sanat ve Edebiyat yazıları
toplamında okuyabilirsiniz.)
Breton, “kara” olarak nitelendirdiği tek bir mizah türü üzerinde durur.
Sözlüklerde, rahatsız edici bir etki yaratmak için sağlıksız, yıkıcı
öğelerin güldürücü öğelerle yanyana getirilmesi gibi tanımlarla anlatılmaya
çalışılan tür. Breton bu türün örneği olarak Freud’un denemesinde anılan
şu sahneyi gösterir: “....bir Pazartesi günü idama götürülen bir mahkûm
‘Eh, hafta iyi başlıyor.’ dediğinde...” Aslında Freud bu örneği kara
mizahın değil, mizahın betimi için kullanmıştır. Buradan kalkarak, mizahın
aslının, kaynağının kara olduğunu savlamak yanlış olmayabilir. Nitekim,
İngiltere’de Swift ile başlayan mizah zamanla hafifleyip genleşmiş. Swift,
mizahı “insanlığı eğlendirmek için değil acıya boğmak için” yaptığını
söylermiş. Mizahın, kara dediğimiz türünün dışında Swift’in bu sözüne
pek denk düşmediği bir gerçek. Yaşama şöyle biraz geriden bakarak tuhaflıkları
karşısında gülümsemek, giderek gülüp geçmek anlamına doğru zamanla genişlemiş
mizah kavramı. Kara mizahçılar gülseler de geçemiyorlar elbette. Coşumculukla
ilgisi burada kara mizahın. Gerçekliği kabul edemeyiş var temelinde.
Ancak, özellikle Fransız coşumculuğunun genel çizgsinden ayrımlı olarak,
kara mizahçının hayatı kendine zehir etmek gibi bir tavrı da yok. Tersine,
gerçekliği aşmak, ondan olumsuz anlamda etkilenmemek istiyor.
Breton’un kara mizah kuramını temel aldığı denemesinde Freud çok güzel
açıklar bu tavrı. Ben, yani ego, mizah yoluyla bir yandan gerçekliği
değiller, öbür yandan bu değillemenin hazza dönüşmesini sağlar. Mizah,
türü ne olursa olsun, egonun kendini ve haz alma yetisini savunmasıdır.
Açıkçası, insanın ve yaşamın savunulmasıdır. Freud, Breton’un da dikkat
çektiği gibi, bu egonun basit bir birim olmadığını, üst-beni, yani süper-egoyu
barındırdığını söyleyecektir. Aslında beni yeden üst-bendir. Yaşamın
olumsuz gerçekliği karşısında çocuğuna “Takıp kafana üzme kendini, sıkı
dur!” diyen yetişkin gibidir. Bir ruhbilimcinin söylediği gibi, Freud
için “mizah terapötiktir.”
Ancak, beni gerçekliğin üstüne böyle çıkartan üst-ben nedir? Ruhbilimcilik
taslayacak değilim. Kendi sözcüklerimle bu soruya şöyle yanıt verebilirim:
özneyi mizah, özellikle kara mizah yoluyla gerçekliğin üstüne çıkaran
şey usdur. Freud’un söz ettiği üst-ben, bana kalırsa, Akıl Baba’dır.
Vladimir Jankelevitch’in tanımı en iyisidir: “Mizah usun gülümsemesidir”.
Kara mizah bunun üst düzeyde yapılmasıdır.
Freud’un kendisi de kara mizah geleneğine bence çok önemli bir katkı
yapmıştır. 1938 yılında Gestapo, Freud’u ülkesini terketmeye zorunlu
kılar. Taşınır mallarını yanında götürmesine izin verir. Ayrılmasından
önce Gestapo memurları evine gelirler, yanında götüreceği ne varsa, kitap,
giyim eşyası, dosya hepsini teker teker belirleyerek kusursuz bir tutanak
hazırlar ve bunu Freud’a imzalatırlar. Freud bu olayı anlatırken “Eğer
özenle dikkatle hiçbir şey atlamadan yapılan iş görmek istiyorsanız,
Gestapoyu size hararetle tavsiye ederim” der.
Gerçekten de Nazi rejimi ussallığın araçsallaştırılarak kullanımı bakımından
Batı uygarlığının nerdeyse en üst düzeyine çıkmıştı. Dolayısıyla Freud’un
Gestapo’nun özenli mesaisine ilişkin saptaması teknik açıdan yanlış değildir.
Ancak insanı ilerletmek için geliştirilen us ve ussallık, Nazilerin elinde
ölüm aracına dönüşmüştü. Us bilinçdışı yıkıcı yabanıl güdülerin eline
geçerek insanlıktan çıkmıştı. Freud’un kara mizahı, Nazi düzeninin biçimsel
ussallığıyla özündeki canavarlık arasındaki çelişkiyi açınlamaktadır.
Bu sözü söyleyerek Freud, bir yandan Gestapo’nun ruhunu ezmesine izin
vermemekte, öbür yandan insan usunu Gestapoların elinden kurtarmaktadır.
Bu durumu ruhçözümlemesi nasıl açıklar bilemem. Bence çok önemli bir
kara mizah örneği olan bu öyküde us yaşama yukarıdan bakmaktadır. Kendini
yoldan çıkmış insana karşı korumaktadır. İnsanın usu insan varlığının
en büyük güvencesi, çeşitli boyutlarının dengeleyici öğesidir.
Bergson, ironiyle mizahı karşılaştırır ünlü Gülme başlıklı yapıtında.
“İroni” der, “söylevsel nitelikteyken, mizahın daha bilimsel bir yönü
vardır. İroniyi vurgulamanın yolu, belli bir konuda iyi olan neyse onun
düşüncesi tarafından gittikçe daha yukarıya kaldırılmaya kendini bırakmaktır:
bu nedenle ironi, bir bakıma (bir buharlı makinedeki gibi - O.D.) bastırma
altında belagata dönüşme kertesine değin içten ısınabilir. Mizahı vurgulamanın
yolu ise, tersine, belli bir konuda kötü olanın içine girmek ve kötü
olanın özelliklerini daha soğuk bir kayıtsızlıkla kaydedebilmek için
gittikçe aşağı inmektir.” Bu işlemi ancak us gerçekleştirebilir.
Us ve ussallık insan uygarlığının özüdür. Us kayıtsız mekanik bir aygıt
değildir. İyiyle kötüyü ayırmanın yolu da ustan geçer. Ancak insanın
kendini aşarak, bir bütün olarak usun düzeyine çıkması daha çok uzun
sürecektir. Bu süreç boyunca us yukarıdan bize bakarak, onun adına yaptıklarımızın
yanlış yönlerini gösterirken mizahı kullanacaktır. Her zaman bizi bağışlayacak,
adım adım ona yaklaşmamızı sağlamaya çalışacaktır.
Usluluk adına mizahın unutulmaması gerekir! Çünkü, yineleyelim, mizah
“usun gülümsemesidir.”
|