| Nancy Huston ve Tzvetan Todorov ile İstanbul’da
|
| |
|
Esasında, İstanbul’a ilk geldiği günlerde, İstanbul Üniversitesi’ndeki
toplantıda sorulara verdiği cevaplarla meselenin özünü ortaya koymuştu
Tzvetan Todorov. Edebiyatta biçimle ilgilenmeyi bırakalı çok olduğunu,
artık insan davranışlarının (ve bu arada edebiyatın) içeriğiyle ve yönelimleriyle
uğraştığını, söylemişti. Üstelik, onun özellikle seksenli yıllardan sonra
ciddi bir ahlaksal değişim geçirdiğini bütün dünya gibi biz de biliyorduk.
Ama Todorov’un Fantastik’ini daha yeni okumuştuk. Öte yandan, Türkçede
topu topu iki kitabı daha vardı ve onlar çıkalı da çok olmamıştı. Dolayısıyla,
örneğin Poetikaya Giriş’teki birtakım kavramları kurcalamamızdan daha
doğal ne olabilirdi? Ne var ki, “edebilik, edebiyat ve edebiyat bilimi
kavramlarını açar mısınız?” sorumuza verdiği cevapla, kitaplar üzerine,
edebiyat kavramı ve biçimi üzerine odaklanmış bütün soruları bir anda
geçersiz kıldı. “Bu soruya cevap veremem,” dedi. “Ben o kitabı yazalı
otuz beş yıl oldu. Şimdi politika kitapları yazıyorum. Artık edebiyat
hakkında konuşamam.”
Peki, köprülerin altından hangi sular akmıştı da, Türk entelektüellerinin
yeni tanıştığı kitaplarında hakkında konuşmayı istemeyecek hale gelmişti
Todorov? “Bulgaristan’dayken, edebiyat hakkındaki bütün araştırmalar
politik baskı altındaydı. Dolayısıyla ben de biçime yöneldim. Fransa’ya
gidince de, yaklaşık on beş yıl aynı yolda devam ettim. Ama bu on beş
yıl içinde hayatım değişti. Fransız vatandaşı oldum. Beni, kitapların
anlattıklarından çok biçimleriyle uğraşmaya iten nedenler ortadan kalktı.
Öte yandan, çocuk sahibi oldum. Çok şiddetli bir deneyim oldu bu benim
için. Değiştim. Peki ben değişirken çalışmalarım ne olacaktı? Yaptıklarımla
kişiliğim arasında hiçbir zaman bir zıtlaşma, keskin bir ayrım olmadı.
Gündelik hayatında ahlakla, düşüncelerle, politikayla, kısacası bütün
hayatla ilgilenen bir insan haline gelince, çalışmalarıma da yansıdı
bütün bunlar. Yaklaşık otuz yıl öncesine kadar süren ilk dönem çalışmalarımı
yadsıyor değilim; ama bunlar sonuç olarak hepsi bugün birer araç: Edebiyat,
gösterge çözümlemeleri vs. hepsi, metinlerde beni asıl ilgilendiren düşünceyi
ortaya koymamı sağlayan birer yöntem şimdi. Şu an üzerinde durduğum konuları
yazmaya beni iten şey, kendi hayatım. Örneğin, ‘yabancı olmak’. Başka
bir ülkede yaşamak. Sizin olmayan bir kültürle ilişki kurmaya çalışmak.
Rusya’daki ve Almanya’daki toplama kampları hakkında da yazdım. Son kitaplarımdan
biri olan Mémoire du Mal (Kötülüğün Anısı) ise, yirminci yüzyıl tarihi;
özellikle de totalitarizm-demokrasi çatışması üzerine. 1973’te Fransız
vatandaşı oldum. 1974’te ise ilk çocuğum doğdu. Böylece başka bir insan
olmaya başladım. O ilk kitaplar kötü müydü, peki? Hayır, ama belli bir
bakış açısıyla yazılmışlardı. Bugün sahip olmadığım bir bakış açısıyla.
Onlar sayesinde belki kitapların nasıl okunacağı hakkında bir fikir edinilebilir.
Okumayı yeni öğrenen çocukları düşünelim. Evet, bunu nasıl yapacaklarını
öğrenirler, ama hayatlarını böyle geçiremezler. Öğrendiklerinden faydalanarak
dünyayı keşfederler. Okurlarım için de böyle olmasını dilerim.”
Bütün bunları konuşurken, bir taraftan da dolaşıyoruz. İstanbul’un çarşılarından,
yüzyıllarca Batı’ya hafif bir sarhoşluk verdikten sonra, Cumhuriyet’in
ilk dönemlerinde Doğu’nun imgelerinden kurtulmak isteyen Türklerin evlerindeki
halıları, el yazmalarını haraç-mezat sattıkları bedestenlerden geçiyoruz.
Arada bunları da konuşuyoruz, ve ister istemez bir kültürün içinde sürgünlük
duygusundan kurtulma çarelerine geliyor konu. Nancy başlıyor bu kez.
Nancy Huston, romancı, denemeci; ve Todorov’un eşi, hayata bakışını değiştirdiğini
söylediği çocukların annesi. Kanada’da doğmuş, annesi tarafından manastıra
bırakılmış, küçük yaşta Amerika’ya gönderilmiş. Hayatına damgasını vuran
şey de çocukluğundan beri bitmeyen hareketlilik: Sürekli ev değiştirmiş;
hatta üvey annesinin Katolik olması nedeniyle Protestanlıktan Katolikliğe
geçirilmiş ve bu nedenle iki kez vaftiz edilmiş. Fransa’ya gelip Roland
Barthes’la çalışmaya başlamadan önce, uzun süre intiharın eşiğinde bir
nihilist olarak yaşamış. Fransa’da Marksist harekete katılması, nihayetinde
reddettiği determinizmi bir yana, onu hayata bağlayan, bir anlam aramaya
iten şeylerden biri olmuş. Todorov, Bulgar kökenli, Nancy ise ana dili
İngilizce olan bir Kanadalı. Nancy, iki dilde yazıyor; kitaplarının çevirilerini
de kendisi yapıyor.
“Çeviri yaparken, metni elden geçirmiş oluyorum. Yani, başta fark etmediğim zayıflıkları
görüyorum. Bunlar çok göze batıyor çeviri yaparken. Yazarken insan kendini kaptırıyor
bazen, çok hızlı oluşuyor metin. Benim için çeviri önemli bu anlamda. Üzerinde
çok durduğum yazarlardan Romain Gary farklı bir yol tutmuş. O, okurları düşünüyordu.
Fransızca metinle İngilizce metin arasında bazen bütün bir paragraf yok olabiliyor,
espriler değişebiliyordu. Onun için orijinal metin kutsal değildi. Benim için
de kutsal değil, ama gene de her iki metin birbirinin aynısı olmak zorunda.”
Kitaplarını önce birbirlerine okuyup Fransızca hatalarını düzeltiyorlar. Kendilerini
rahat hissettikleri, olabildiği kadar özgür yaşadıkları, günlük hayatına karışmaktan
keyif aldıkları ülkenin dilini de kendi aralarındaki ortak dil olarak benimsemişler.
Belki de sürgünlük duygusunu kırmanın bir yolunu bulmuşlar böylece.
Nancy’yi nihilizmden uzaklaştıran asıl sebep? “Evet, çocuklar,” diyor Nancy.
“Çocuklar olduktan sonra her şey değişti. Hayır, onları çok sevimli bulduğumdan
değil. İnsan’ın ne olduğunu çok yakından gözleme olanağına kavuştuğumdan. Bembeyaz
bir sayfa gibi dünyaya gelen bir çocuğun nasıl oluştuğunu, çevresiyle nasıl ilişki
kurduğunu, nasıl herhangi bir şey haline geldiğini gördüğümden. İkinci Dünya
Savaşı sonrasındaki Avrupalı yazarlara baktığımda; örneğin Thomas Bernhard, Cioran,
Elfriede Jelinek, Imre Kertezs, Kundera; aralarındaki ortak noktalar beni çarptı
gerçekten: Baskıcı ya da düpedüz kötü davranan bir aile, kendinden uzaklaşmak
için her yolu deneme ve genellikle anadilini de reddetme ve Schopenhauer okuma.
Bana öyle geliyor ki, bu insanların bir aileleri, çocukları olsaydı dünyaya çok
farklı bir noktadan bakabilirlerdi. Daha iyi, daha kötü değil. Başka bir pencereden.”
Ya çocuk deneyimini yaşamasaydın neler olurdu, diye sorunca, “Birincisi, ölmüş
olurdum,” diyor. “Samimi nihilizmin varacağı nokta budur bence. Ayrıca roman
yazamazdım herhalde. Çünkü, romanda ayrıntılar vardır. Pislikten, ölümden, vücutların
yıpranmasından, hastalıklardan korkan biri roman yazamaz. Çocuklarım olunca bütün
bunlarla yüz yüze geldim.”
Nancy Huston’un romanlarında hep entelektüeller var. Ama genellikle bunalımlar
içinde kıvranıyorlar. Örneğin, Şeytanın Çalgıları’ndaki Nada. Daha ilk sayfada
çiçeklerden ve bu tür ayrıntılarla ilgilenen insanlardan nefret ettiğini söylüyor,
fakat bütün bu ayrıntıların ağırlıklı olduğu bir roman yazıyor. “Sorunlu olduğu
buradan belli. İnsan daha ilk başta, derdinin ne olduğunu düşünüyor. Nada tam
olarak ben değil, ama bir ilişkisi var tabii. O kitabı yazdığımda tamamen farklı
bir yoldaydım. Ağır Ölüm’de de var Nada gibileri. Orada bir araya gelen entelektüeller,
aslında New York’tan ayrılıp Paris’e gelmemiş olsam önümde uzanacak olan geleceği
hatırlatıyorlar bana. Sanki, o Nancy’yi ziyaret ediyorum kahramanlarımın üzerinden.
Aslında kahramanlarımı hayatı benimkinden bağımsız değil zaten. Biraz rüyalardaki
gibi. Psikanalistlerin dediğine göre, rüyalarımızdaki herkeste aslında kendimizi
görürmüşüz. Kahramanlarımın hepsinde ben varım; yani benim yaşayabileceklerimi,
içimdeki potansiyelleri yaşıyor onlar. Ama belki de abartıyorum. New York’ta
kalsaydım belki de öğretmen olmuş, idare ediyordum. İnsanı koruyan pek çok şey
var. Tutunacak bir şeyler bulabilirdim. Yapısalcılık örneğin. Todorov okurdum,
ya da Derrida.”
Şimdi Büyük Valide Han’ın çatısındayız. İstanbul’un en güzel göründüğü yer burası.
Süleymaniye’den, Adalet Kasrı’ndan, Galata Kulesi’nden ve Boğaz’ın sislerinden
gözleri kamaşan Tzvetan Todorov, Bulgaristan’ı hatırlatan bir şeyler bulduğuna
memnun, benzerlikleri çoğaltıyor. “Bizde de ‘han’ derler” diyor. Sonra “sokak”
diyor. “Koca Sinan” diyor. “Neyse, neyse” diyor sonra. Todorov’la Huston’u dünyanın
ayrıntılarına yönelten çocuklarsa, bir kenarda sessizce İstanbul’u, Nancy’yle
Tzvetan’ı seyrediyorlar.
|