Alain Robbe-Grillet ile Görüşme

Thomas Mcgonigle


Alain Robbe-Grillet’nin, avant-garde yazarların hiç de yabancı olmadığı paradoksal bir konumu var. Hem ünlü, hem de gözlerden saklı; düşünceleri iyi biliniyor, ama yapıtı pek de öyle değil. Yine de, savaş sonrası Fransız edebiyatı ve sineması alanından önemli bir kişi olarak kalmakta devam ediyor. Elli yıl önce Silgiler’i yayımladıktan sonra Yeni Roman diye bilinegelen türün en ateşli savunucusu oldu. Eleştirel denemelerinin toplandığı Yeni Bir Roman İçin (1963) adlı kitapta; Yolcu (1955), Kıskançlık (1957) ve Labirentte (1959) adlı örnek romanlarında, fiziksel gerçekliğin katkısız, nerdeyse çözümlemeli denebilecek bir betimlemesi lehine psikolojik güdülemeden sakınan bir romana giden yolu işaret etti. Düşünceleri Michel Butor, Marguerite Duras, Claude Simon, Robert Pinge ve Nathalie Sarraute gibi yazarlarca paylaşıldı. Kavgacı kişiliğiyle birçok yandaş kadar düşman da topladı çevresinde. (Vladimir Nabokov, en göze çarpan hayranlarından biriydi onun.) 1984’te, Robbe-Grillet’nin özyaşamöyküsü Aynadaki Hayaletler, II. Dünya Savaşı sırasındaki yaşamı üzerine açıklamaları ve Yeni Roman’ın bazı ilkelerini açıktan açığa reddedişi yüzünden yapıtına yeniden ilgi duyulmasını körükledi.
Altı film yönetmiştir, ayrıca Alain Resnais’nin yönettiği 1961 yılı sanat-evi klasiği Geçen Yıl Marienbad’da’nın yazarıdır. Yeni romanı, Tekrar, yirmi yıl aradan sonra İngilizcede ilk kez olmak üzere Birleşik Amerika’da yayımlanıyor yakında. Daha önceki romanlarının bir seçkisi olarak değerlendirilen Tekrar, bütün Avrupa’da büyük bir eleştirel ve popüler başarı kazandı. Paris’in lüks banliyösü Neuilly-sur-Seine’deki iyi döşenmiş apartmanında buluştuğumuzda, –fotoğraflarının ve eleştirel yazılarındaki kimi zaman dogmatik çizgiye bakarak yargılanırsa– kişi olarak, beklenildiğinden çok daha az ürkütücü olan seksen yaşındaki Alain Robbe-Grillet biraz endişeliydi. Yıllardır birlikte olduğu karısı Catherine o sabah bir göz ameliyatı olacaktı, ama konuşmamız başlarken kibarca beni rahat ettirmeye çalıştı.

Elli yıl öncesinden bugüne Silgiler’i okumanızda bir değişiklik oldu mu?
Yapıtta büyük bir süreklilik var, ama bir sürü değişiklik olmuş gibime de geliyor. İlk kitaplar sonrakilerle daha açık hale geliyor. Örneğin, Silgiler’i okumuşsanız, Kıskançlık’ın ona daha bir açıklık getirdiğini göreceksiniz.

Okur önce sizin roman kuramlarınızla karşılaşıyor – özellikle de tanımlamaların donukluğu, tekdüzeliği üzerine fikirlerinizle. Romanı okumaktan caydırıyor mu bu onları?
Büyük bir sorun bu.

Yeni Bir Roman İçin’i yazdınız siz, eğretilemeyi tümüyle suçlayan bir kitap; hemen hemen aynı zamanda, bir eğretileme cümbüşü olan Kıskançlık’ı yazıyordunuz.
Doğru. Ama benim izlenimime göre okur hem Yeni Bir Roman İçin’i hem de Kıskançlık’ı okuyordu. Ne yazık ki, durum böyle değilmiş. Yeni Bir Roman İçin’in Vietnamca çevirisini aldım yakınlarda, bu dile çevrilmiş ilk kitabım benim. Böylece, Vietnam’da yeni bir roman kuramı öne süren bir yazar olarak tanınacağım, fakat okurlar benim gerçek romanlarıma kapalı kalacak demektir bu. Dediğim gibi, büyük bir sorun.

Ününüze gelince, böyle garip bir durumdasınız –hem çok iyi tanınıyorsunuz, hem de, bazı yerlerde unutulmuş gibisiniz.
Tekrar’ın yayımlanışından bu yana, kitap imzalamak için kitapçılara gittim; yalnızca gençlerden oluşan bir kalabalık var. Yaşlı yok. İsterseniz şöyle diyelim: bir zamanlar modaydım. Oysa modayken kimse okumuyordu kitaplarımı. Örneğin, adımın gerçekten revaçta olduğu ilk yıl, Kıskançlık adlı romanım koca bir yıl içinde beş yüz adet sattı. Ama Tekrar elli bin adet sattı. Okur toplamaya başladığımda, moda olmaktan çoktan çıkmıştım. Ama moda iken, yazdıklarımla geçinemiyordum. Şimdi yazdıklarımla çok iyi geçinebiliyorum artık. Bu güzel apartman dairesi, köydeki şato. Bilirsiniz, çok alçakgönüllü bir kökenden geliyorum ben.

Edebiyat adamları sizin adınızı sakladı ve bugünkü yeniden doğuşunuzu sağlamış oldu.
Edebiyatın ne olduğu üzerine bir konferansa katılmak üzere buraya geldiğinde, hoş bir ortamda, William Styron ile bir noktada bir diyalogumuz oldu. Styron, profesörler için edebiyat ile okurlar için edebiyat arasındaki farklılık konusunu seçmişti. Sıradan okurlar için edebiyatın, sizin bedeninizden yükseldiğini, yani bağırsaklarınızdan çıktığını söyledi. Fakat çok geçmeden anladı ki, iki saatlik programı bu bağırsaklarınızdan ne geldiği konusu üzerinde sürdüremeyecekti. O zaman biraz soyut biçimde, sanki bir profesörmüş gibi bir hava vermeye başladı. Sorun ya da yararı şu: üniversitelilerin, profesörlerin yani, okuyacak zamanları var. Ortalama okurunuzun aynı türden zamanı var mı? Okuyacak ve gerçekten düşünecek zamanı?

Sizin üniversiteli okurlarınıza saldırmıyordum, daha çok, roman yayımlamadığınız yıllar içinde, pazarın değil de üniversitenin sizin ününüzü sürdürdüğünü söylüyordum.
Evet, profesörler hakkında çirkin şeyler söylemek popülistçe bir şey. Profesörler hakkında kötü şeyler söylemek, Le Pen’le aynı fikirde olmak gibi bir şey. Ama benim kitaplarım gerçekten satıyor. Çin’de, en fazla çevrilen Fransız yazarıyım ben. Tekrar Fransa’da ve Almanya’da en çok satanlar listesindeydi. Çok iyi yaşıyorum. [Odadan çıkıyor ve elinde çerçeveli bir posterle dönüyor.] Telif haklarımın bana satın aldığı şey bu, Normandiya’da Mesnil-au-Grain’deki Şato. Öldüğümde devlete kalacak, benden geriye kalanları saklayacak bir kurum olacak.

1984’te, anılarınız, Aynadaki Hayaletler çıktı. Sizin “Kendimden başka hiçbir konuda konuşmadım” dediğiniz alıntılandı o kitaptan. Böyle bir ifadenin ışığında, sizi ünlü yapan romanları ve kuramı nasıl okumamız gerekecek? Bütün romanlarınız, gizli bir özyaşamöyküsünden başka bir şey değil mi yani?
Bütün yazarlar için geçerlidir bu. Faulkner, romanlarının hepsinde vardır. Flaubert de öyle. Benim Kıskançlık romanım kesinlikle özyaşamöyküseldir. O evde yaşadım ben. O evden fotoğraflarım var. Romandaki üç karakterden biriydim. İşin garip tarafı, bu, eleştirmenler tarafından yazarı olmayan bir roman olarak algılandı, soyutun soyutu bir roman. Yolcu, benim doğduğum yer olan Bretanya’da geçer. Tek farkı şu: genç bir kızı öldürmedim ben. Ama böyle bir şey yapma düşüncesi, içimdeydi benim. Çok ünlü bir psikanalist şöyle dedi bana: “Bu romanı yazmanız iyi oldu, çünkü o sizin ruh çözümleme sediriniz oldu. Yazmamış olsaydınız, genç bir kadın öldürebilirdiniz.”

Yirmi yıl içinde bu ilk romanınız Tekrar’ın yayımlanması bana Gertrude Stein’ın bir alıntısını anımsattı, “Tekrar diye bir şey yoktur, yalnızca ısrar vardır.” Bu romanda neyin üzerinde ısrar ediyorsunuz?
Aynadaki Hayalet ve Angélique de...

Ama Angélique İngilizceye çevrilmedi. İngilizcedekilerden söz ediyoruz.
Özür dilerim; ama İngilizceye çevrilmemeleri yok oldukları anlamına gelmez. On yıl önce St.Louis’de bir konferans olacaktı, oradaki üniversite şöyle bir açıklamada bulundu, “Mr. Robbe-Grillet Fransızca konuşacak.” Edebiyata meraklı bir bakan üniversiteye telefon ediyor, bir profesör ona benim İngilizce bilmediğimi söylüyor. Bakan yanıt veriyor: “İngilizce öğrenmeye çalışmalıydı, Tanrı İncil’i İngilizce yazdı çünkü.”

Soruma döneyim ben: Neden bir roman daha yazdınız? Tekrar’ı niçin yazdınız?
Bilmiyorum. Ama ısrarlı olmakta ısrarlıyım. Edebiyat Hitler’den ve Stalin’den sonra da yaşıyor. Chirac’tan ve Bush’tan sonra da yaşayacak. Yaşar.

Çevirmeniniz Richard Howard, bu yeni romanın, bir genç kız düzme ara sahnesiyle birlikte, bütün önceki yapıtlarınızın bir seçkisi olduğunu söyledi.
Şey, Howard bir eşcinsel. Ona göre kadınlardan daha nefret edilesi bir şey yoktur. Yirmi yıl önce, içinde kadınlarla cinsel ilişki olan herhangi bir romanı çevirmeyeceğini de söylemişti o. Kendini bütünüyle eşcinsel edebiyata verecekti. Hatta Baudelaire çevirisinde, fazla cinsellik olduğunda, Baudelaire’in taşaklarını bile kesmiş. Neyse, saçma bir şey bu. Çünkü Yolcu yazıldığından bu yana, benim kitaplarımda düzülen on üç yaşında kızlar olmuştur hep.

New Yorker ya da New York Times gibi yayın organlarında, “zor” yazı, edebi yazı denen şeye saldırılar olmakta. Bazı eleştirmenler, edebiyat çeşnicilerinin James Patterson’ın yazdıklarına benzer romanlara neden uzak durduklarını merak ediyor.
Yorum yapamam. Tekrar’ı okuyacaksanız, felsefe eğitiminiz olması gerekir, Kierkegaard’ı bilmek işinize yarardı. Bu eğitimi olmayan okurların onu bir başka düzeyde de okuyabileceğinin farkındayım, ama biraz felsefe temeli olan insanlar benim kitaplarıma özellikle daha kolay yaklaşabilir.

Öğretme nedeninizin genç insanları yüksek kültüre inanma konusunda cesaretlendirmek olduğunu söylediğiniz için soruyorum. İmdi, okuduklarına göre, James Patterson’ın romanları, örneğin William Goddis’inkilere eşit ya da ondan daha iyidir belki de.
İğrenç bir şey bu söyledikleri. Benim işim çok-satan kitaplar yazmak değil; uzun-satan kitaplar yazmayı umut ediyorum. Öyle görünüyor ki, genç yazarlar aslında kültüre aldırmıyor. Onlar, bunun yerine, edebiyatta kariyer peşinde. Eğer bir kariyer peşindeyseniz, o zaman başka şey elde etmeyebilirsiniz. Kültürün bu kayboluşunun bir tehlikesi de var, çünkü kaybolan yalnızca edebi kültür değildir, bilimsel kültür de kayboluyordur. İnsanların yalnızca düğmelere basmayı bileceği bir toplum olmaya doğru gidiyoruz. Benim büyükbabam bir öğretmendi. Onun zamanında bir profesör değil bir öğretmen olmak fikri vardı, bir ilkokul öğretmeni. O zaman düşünülen şey, halkı seçkinler düzeyine yükseltmekti. Bugün, tabii, “seçkin” sözcüğü küçültücü anlamda kullanılıyor. Pompidou başkan olduğunda, bir türdeşleşme tehlikesi gördüğü için, Fransız dilini savunacak bir komite kurmuştu. Bir generale, bir din adamına ve avant-garde yazara ihtiyacı vardı, bu komiteden ayrıldım. O zaman yakındık birbirimize, ona dedim ki, “Fransız Dilini Savunma” iyi bir ad değil bu komite için. Pompidou’ya bu adın ya da fikrin, “Fransız Dilinin Yayılması ve Arılığının Savunması” olması gerektiğini söyledim. “Haklısınız,” dedi, “ama arı kaldıkça yayamayız onu.” Şöyle yanıt verdim, “Temel İngilizceyle savaşmak istiyorsanız, temel bir Fransızcanız olması gerekir.” Fransızca –arı Fransızca ve sözdizim şıkkını attım ortaya. Fark etmişsinizdir, benim öykülerim karmaşıktır, ama onlardaki sözdizim basittir. Bir romancı olmak, sözcüklerle görmektir, sözcüklerle bakmaktır, tam sözcükleri bulmaktır.

1966’da, erotik fotoğrafın erotik filmden daha büyük bir geleceği olduğunu söyledinizdi.
Olabilir. Budalaca bir şey değil; söylemiş olabilirim.

Videoda ya da internette erotizmin çoğalmasından memnun musunuz?
Bilemem, çünkü interneti kullanmıyorum.
O zaman erotik olana ilginizi yitirdiniz.
Hayır. Teknolojiye ilgiyi yitirdim. Erotizmle ilgilenmek için internete bağlanmak zorundaysanız, başınız dertte demektir.

Çocuk sahibi olmamayı seçiyorsunuz. Şimdi sekseninizde olduğunuza göre, bunun bir yararını görüyor musunuz?
Evet, çok. Bütün çocuk sahibi olan dostlarımı görünce. Anababa olmak onların hastalanmalarına vesile oluyor. Çocukları ilaç kullanıyor, okulda derslerine çalışmıyorlar, başları dertte yani.

Benim kızım Nantes’da bir lisede okuyor, Fransızca öğreniyor. Yaşlılığımda, ben yulaf ezmemi yerken, o bana Céline’in Bagatelles pour un massacre’ının İngilizceye yaptığı çevirisini okuyacak umarım.
Eğer uygun bulursa, ama gençlerin işine akıl ermiyor. Céline’i tanıdım, onun da Kafka gibi büyük bir humor duygusu vardı. İki büyük kitap yazmıştır, ama ondan sonra, ahmaklığı nesi varsa alıp götürdü ondan.

Julian Greene ile yaptığım bir konuşmada, doksan dördündeydi o zaman, gelecekten ne beklediğini sordum, Arafatta acı çekmeyi, dedi.
Hıristiyandı o, bu da bazı şeyleri değiştirir. Tarot kartı okuyucusu değilim ben. Geleceğin ne getireceğini bilmiyorum. Yaradılıştan iyimserimdir ben.

Geçen yüzyılın dehşet verici bunalımlarına rağmen?
Sanırım genetik bu – bir genetik sorunu. Belki de geni ya da kromozomu bulurlar.
Ama yapı olarak kötümser olmanın Kelt olmaktan geldiğini sanıyorum, sizin gibi.
Keltlerde bir humor duygusu vardır, Yahudi humoru gibi bir şey. Yahudi ruhunun üzgün bir yanı olduğunu da söyleyebilirsiniz, ama Keltler ve Yahudiler umuttan yoksun değildirler.

Karınızdan söz etmiştiniz. Elli yıldır evlisiniz.
Benim genç sevgililerim vardı, onun da genç hanım sevgilileri vardı, hâlâ da var, çünkü o benden genç. Benim oldukça gösterişli genç sevgililerim olduğunda, filmler yönetiyordum çünkü o zamanlar, onları hafif meşrep bulduğu için pek hoşnuttu. Yine de beğenilerimi paylaşırdı, şimdi ben onun beğenilerini paylaşıyorum.

Book Forum, Bahar 2003
İngilizceden çeviren: Mehmet H. Doğan