| Sevgili Cinim, Arsız Perim, Hanimiş Ölüm?
|
| |
|
Cinlerle periler yok mu diyorsunuz? Bir de Dirmit’e sorun bakalım. Sorun ki,
ağzınızı bir karış açık bırakabilecek hikâyeler anlatsın size. Kişner Oğlan’ın
nasıl peşine düştüğünden başlasın, küllük cininin kolundan tuttuğu gibi kendisini
kamyona fırlatışından çıksın. Güzeller güzeli yengesini sırf kıskançlığından
dilsiz bırakan Sarıkız’ı, komünist ya da uçak kılığına giren cinleri, ellerine
zil takıp oynayanları, insanın ağzını dilini bir çırpıda bağlayanları da eklesin.
Hâlâ “Yok öyle şey” diyorsanız, elbette siz bilirsiniz. Ama bir de şöyle düşünün;
var deseydiniz eğer, gerçekten inansaydınız bu hikâyelere, cinlerle periler
sizin için de var olabileceklerdi. Çünkü inandıklarımız hayatımızı biçimlendirir.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’de anlattığı gerçeklik Dirmit’inkidir. Dirmit
için içtiği su ne kadar gerçekse Kişner Oğlan o kadar gerçek, cinler ne denli
gerçeküstüyse içtiği su o denli gerçeküstüdür. “Atom yiyen kudurur lan!” gibi
garip bir yorumun yandaş bulabildiği bir köyde doğmuştur çünkü o, ve bu köyde
duvar dibine işerseniz çarpılırsınız, küllükte eşinirseniz çarpılırsınız, kuyuları
taşlarsanız –alimallah– yine çarpılırsınız. “Ne alakası var?” diyecek olursanız
alacağınız yanıt şu şekilde olacaktır büyük ihtimal:
– Kar üşütür değil mi?
– Üşütür.
– Ya güneş ısıtır mı?
– Evet, ısıtır.
– E, anlamayacak ne var? Cin de çarpar işte.
Yine anlamadınız değil mi? Oysa siz mantıklı bir açıklama ümit ediyor, daha
doğrusu etmiyordunuz. Ancak beğenseniz de beğenmeseniz de yukarıdaki diyalog
aslında mantıklı bir açıklamadır.
Bundan yirmi yıl önce Sevgili Arsız Ölüm’ü aynı mantıklı açıklama beklentisiyle
okumuştum ben. “Derken Dirmit gözlerini açtı, rüyasında gördüklerine gülümsedi.
Çocukluğunda anlatılan cin, peri hikâyeleri nasıl da yer etmişmiş içinde meğer,”
gibi bir cümleyi bulacağıma ilişkin inancımı son cümleye dek kaybetmeden. Kitap
umutlarımı boşa çıkararak bitti. Kalakaldım. O güne dek yazarların boş inanlarla
savaşanlarına alışıktım, alıp onları da birer roman kahramanı yapanlarına değil.
Cinden periden rahmetli babaannem bahsederdi, o da masal anlatırken. Elimdeki
bir masal kitabı değildi oysa, bir romandı. Sonuçta o yıllarda sürüsüne bereket
okuduğum köyden kente göç eden bir ailenin dramını anlatıyordu. Ki, bu dramı
da pek çok kitapta okumuştum zaten. Kentin çelik pençesine düşüp mutsuz olan
eski köylü taze proleterler yok muydu kitapta? Vardı. Vardı ama, saçma sapan
inanışlar da onlar kadar vardı. Üstelik birinin gerçekliği diğerine baskın
değildi.
Toplumcu gerçekçiliğin biçimlendirdiği bir okuma arka planına sahiptim pek
çok yaşdaşım gibi. Sevgili Arsız Ölüm’ü çok sevdim ama nereye oturtacağımı
bilemedim. Sonra sonra, zaman değişti. Kemikler yumuşadı, geçişken oldu. Edebiyat
akımları birbirlerinden el aldılar, el verdiler; Sevgili Arsız Ölüm’ü de “büyülü
gerçekçilik” denilen bir deftere kaydettiler. Anladım.
Perilerle cinlerle örülü bir anlatı, masal formundaysa, biz o formun kalıplarını
baştan bilir, rahatça, sorgulamadan dinlemeye koyuluruz anlatılanı. O dünyada
anlatılan şeyler zaten kendi inanılırlık kalıplarını kendi içlerinde oluşturmuştur.
Oysa bir romanda cinlerle perilerden söz edilmesi, eğer yazar tarafından bunlara
gerçekçi açıklamalar getirilmemişse bizi rahatsız eder. Romanın sonuna dek
gerçeğin ortaya çıkmasını –örneğin Gulyabani’de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yaptığı
gibi– yazarın bir açıklama, cinlere, perilere mantıklı bir çözüm bulmasını
bekleriz. Fakat Latife Tekin’in burada sözü edilen ilk romanında, yazar gerçekliği
sorgulamaz, sadece anlatır. Bu durum okuyucuyu sürekli bir ikirciklik içerisinde
bırakır. Cin ve peri hikâyelerini de bilir okuyucu, köyden kente göçe ilişkin
romanları da. Sorun, cinlerle perilerin yoluyla o romanların yolunun birbirinden
ayrı oluşudur. Sevgili Arsız Ölüm’de ise yollar buluşur.
Örneğin, köylülerin Dirmit’in annesi olan Atiye’yi cinli zannedip ahıra kapamasına
“cahil insanlar, yanlış anlamış işte” diyebilir, gülüp geçebiliriz. Hadi, Atiye’nin
doğum yaparken yardımına Akkadın denilen bir kadının gelmesine de inandık diyelim.
Kadın Atiye’nin çığlıklarını duymuş olamaz mı yani? Fakat aynı kadının Atiye’ye
yardım ettikten sonra çıkıp gidişi, sonra da onu dünya gözüyle gören olmayışından
hareketle anlatılmak istenen “erdi de uçtu” anıştırmasını ne yapacağız? Aynı
Atiye’nin yıllar yılı Azrail’le neredeyse o elle tutulur gözle görülür bir
varlıkmışçasına cebelleşmesine ne diyeceğiz?
Hiçbir şey diyemeyiz. Onun için de sorgulamayı bırakır, sadece “okur”uz. Artık
biliriz ki, ne gerçekçi romanlarda ne de masallarda yaşamayı bir şekilde başardığımız
“tahmin edebilme” haliyle bu romanda karşılaşamayacak, bildiğimiz kalıpların
içerisinde okuyamayacağız bu romanı. Burada gerçeklikle gerçek olmayan iç içe
ve biri diğerine daha gerçek olma konusunda baskın çıkamadan aynı dille konuşur.
Bu aslında bir insanın dilidir. Konuştuklarımızın, söylediklerimizin, diğerleriyle
paylaştıklarımızın dışında kendimize sakladığımız boş inanlarımızı da aynı
düzlemde ele alınırken görürüz. Ortaya çıkarılanla çıkarılmasından utanılan
bu kez el ele vermiş birlikte konuşmuşlardır. Bu deneyim işte, okur açısından
gayet yenidir. Keyifle, tadını çıkararak okuruz. Gerçekliğin “gerçek”ten farklı
olduğunu, gerçekler üzerinde üç aşağı beş yukarı uzlaşılabilirken, gerçekliğin
uzlaşılabilir olmadığını, ne kadar insan varsa o kadar gerçekliğin bulunduğunu
düşünerek okuruz. Sonra nihayet karşımıza kent çıkar. O da cinler ve periler
kadar kendi başına bir karakterdir romanda.
Dirmit’in cinlerle perilerle örülü büyülü dünyası, kente gelişinin ilk günü
derin bir yara alır. Pencereden bakar, sokakta bir peri kızı görür. Annesi
ise onun peri kızı bulduğu yerde “saçları yoluk yoluk bir naylon bebekle, ağzı
ayrık sokakta dikilen” bir kız görür. Romanın bundan sonrasında ne Kişner Oğlan
peşine düşer Dirmit’in, ne başka cinler periler uğrar yanına. Köyden kalan
tek büyülü arkadaşı parkta bulduğu kuşkuş otudur. Sonra sonra da şehrin peşine
düşecektir Dirmit. Her ne kadar yazar bu konuda bir yorum yapmasa da anlarız
ki, cinlerin, perilerin de sınırları vardır. Kentlere ve büyük insanların yanına
pek uğramazlar. Yerleri kırsal alanlar ve çocukluktur. Şehir bu anlamda bizi
yaşça da bakış açısı olarak da büyütür. Büyüdükçe, dünyaya dair ayağı yere
basan bilgimiz çoğaldıkça, cinleri perileri unuturuz. Kent her iki anlamda
büyümenin yeridir.
Bildiklerimiz hep bilemediklerimizden azdır. Yine de bunu kabullenmez, bilemediklerimizi
de bildiklerimiz haline dönüştürmeye çalışırız. Cinlerle periler, boş inanlarla
el ele tutuşup bildiklerimizle bilemediklerimiz arasındaki o pırıltılı grilikten,
hayallere teşne boşluktan sızarlar hayatımıza. O boşluğu tahminlerimiz, çıkarsamalarımızla
doldurmaya çalışırız. Bilgi kefemiz ne denli hafifse, hayal kefemiz o kadar
ağır çeker.
Şimdi bilginin gücü adına bir kez daha gülebiliriz cinlerle perilere inananlara.
Fakat Dirmit’in gözünün, aklının, hayal gücünün yerine geçebilir miyiz? Ya
Atiye’ye görünen ölümün ne kılıkta geldiğinden emin olan var mı içimizde?
“Sevgili Arsız Ölüm”de Anılan
Cin ve Periler
Kepse: Huvat köye sık sık kimsenin bilmediği şeyler getirmeye başlayınca köylüler
onun “Kepse” yakaladığını düşünürler. Kepse “.. .. göze görünmeden önce, ilkin
bir ateşle yoklardı. Arkasından bir titreme, bir ter. Sonra da güp! diye gelir
insanın göğsüne çökerdi. Mercimek gözlü, elsiz ayaksız, kapkara yumak gibi
bir şeydi. İşte o an kolunu kıpırdatabilir, Kepse’yi tutabilirsen tutarsın
–kulun kölen olur, bir dediğini iki etmezdi–; tutamazsan kaçıp gider, bir daha
da o fırsat ele geçmezdi.”
Sarıkız: Buğlek ininde yatar. Çok güzeldir. Topuklarına değen saçları vardır.
Çırılçıplak, elinde bir kara kırbaçla gezer. Güzel kızları kıskanır. Erkekleri
baştan çıkarıp peşinden inine yürütür. Sonra da öldürür. Korunmak için erkekler
boyunlarına muska takar, karıları kırk “salatantünce” okuyup kocalarının yüzüne
üfler, öyle uyuturlar. Kendisiyle uğraşanların başına türlü bela getirir. Sevgili
Arsız Ölüm’de onu taşlayarak köy yolundan kovan kadınlara inat, köyün başına
eşekleri musallat etmiş, peşine taktığı Ayneli Memet’i köylü ölü bulup da kadınlar
Buğlek inini basınca, köyün başına kara bir dumanı musallat etmiş, bu dumanın
değdiği nişanlı kızları, taze gelinleri dilsiz bırakmıştır.
Kişner Oğlan: Asıl yeri Kahveci köyüne giden yolun yamacındaki ağaçlık bir
tepedir. Arada çevre köyleri dolanır. Erkeklere görünmeyip, kadınların yoluna
durur. At kişnemesi gibi sesler çıkararak pantolonunu sıyırır, kaçanın peşinden
koşturur. Kişner Oğlan her duayı ezbere bildiğinden kendisini kaçırmak için
dua okunduğunda, o da okunan duayı okuyup duanın etkisinden kurtulur. “Ama
‘Allahüla’nın bir yerini okuyamaz, orasına geldi mi dili dönmez, dilini bir
türlü çevirip duayı bitiremediğinden, ‘Allahüla’yı çiğneyip geçemez, küfrü
bastığı gibi kaçar, ancak duanın etkisi geçerse geri gelirdi.”
Küllük cini: Küllükte yaşar. Rahatsız edilirse külleri havaya savurur. Zil
takıp oynar.
|