Değerli ve düşçü birkaç arkadaşımın durumuna ve benimkine bakarak konuşursak,
tekdüze ve sıradan* gece düşlerinde ne olursa olsun, düş gören, geceden
esinlenen kişi, bile isteye dar bir sözcük dağarı kullanır, bununla her
şeyi ya da hemen hemen her şeyi anlatır.
Bu yolla yazılmış bazı iyi şiirler olduğu bilinir, yazar sınırlı sayıda
sözcük kullanmıştır: Bunlar esinleyici sözcüklerdir, sadece “anlam yüklü”
olanlar, insan bir şeyden derinlemesine etkilendiğinde, sadece onlar
farklı farklı yükler taşıyabildiklerinden, bildiği binlercesinin arasından
sıyrılıp aklına geliveren, çok anlamlı, toplu anlamlı, anımsatıcı sözcüklerdir.
Öte yandan, benim “gece düşçü”mün sözcük dağarının darlığı başka türlüdür.
Doğal olarak, varoluşun gösterişsiz ve zorlu koşullarının hüzünlü tarzında,
içler acısı olaylar yüzünden yapılmış bir seçimdir bu, kuşkusuz o olaylar
da anlam yüklüdür ama en adisinden, sıradanlık ve yoksunluğa bulanmış
anlamlarla yüklüdür, düşçümün her gece dönüp dolaşıp geldiği yer hep
aynıdır.
Hatta kendisiyle bir şekilde aynı fikirde olduğum durumlarda bile, söyleyeceğini
söylemek için, benim uyanık halimle ya da şöyle diyeyim ikisi de aynı
kapıya çıkar, gündüzleri aklımda kurduğum düşlerle hiç ilgisi olmayan
bir gösteri ve dekor sergiler.
Birçok açıdan gündüzki mizacımın karşıtı olan bu gece mizacı (aslında
gündüzleri de varolan bir karşıt mizaç ama sinmiş, pek yüz vermediğim,
ancak çoğu gizli kısacık süreler için ortaya çıkmasına izin verdiğim
bir mizaç), geceleri açığını kapar, hayır o öcünü patırtılı bir şekilde
almaz (hiç de onun tarzı değildir bu), varoluşu ve dünyayı, bayağı ve
yavan olarak göstererek alır asıl.
Orada, Sancho Panza’m, işinin başındadır, basit imgelerle, uzun zamandır
tanıyıp bildiği imgelerle yetinir, sadece onlara güvenir.
Gündüzleri ben onu tefe koyarım. Geceleriyse o beni. Dip dibe geçirilen
uzun bir alışma süreci bizi birbirimize bağladı.
Aksi gece yorumcumun dağarı temel olarak otuz, hayır yirmi imgeden oluşur,
bunların yarısıyla da yaşamımın büyük bölümünü izler.
On dekorlu sinemacı.
Bu dekorlar arasından, tren, oda en sık ortaya çıkanlardır, bunlarla
izler yaşamımı. Böylesi işine gelir. Benim tersime. İşine yarayan şeyleri,
en çok kullanılan, en gündelik imgeleri, daha doğrusu yıllardır gündelik
olan, karın ağrısı, sıradan, burjuva, sefil imgeleri sever. Kendimi yeniden
o yerlerde, o kadar uzun zaman önceki anlarda** görmekten korkuyor muyum?
İfadelerimiz birbirini tutmaz, tıpkı zevklerimiz gibi.
Onun dağarında, böcekler küçük aksilikleri, rahatsızlıkları, kafayı kurcalayıp
duran şeyleri, kurtulunması gereken sıkıntıları simgeler.
Benim dağarımda, yaşamımda ve zevklerime göre, böcekler, çıplak gözle
ya da büyüteçle incelemeyi en çok sevdiğim, bende hiç de korku uyandırmayan
ve kurtulmak istemeyi bırak özellikle aradığım şeylerdir.
Sergilediğimiz gösterilerde genel durum budur işte. Dil farklılığı. Yansıtma
güçlüğü. Aramızda varolan, asla gerçekten aşılamayacak engeller.
* * *
Geçen yıllar boyunca, elinde sadece öylesine sıradan kırıntılar tutan
bu yaşlı “zıddım”, yaşamıma ilişkin ne biliyor? Nelerden heyecan duyduğumu
biliyor, unutmuyor, bildiği, ana karnındaki dölüt gibi bildiği başkalarıyla
ilişkilendiriyor, anayı henüz görmemesine karşın tanıyor, çünkü ıslaklığını
hissetti onun ama dölüt burada asla dünya üstünde gün ışığı görecek bir
çocuğa, bir yetişkine dönüşmeyecek. Küskün denebilir ona kimi zaman!
Bir dileği var ve küskün...
Ben her ne kadar onlarca yıldır sanatla uğraşsam da, beni böyle bilmiyor
o ve sanatla hiç ilgilenmiyor. Düşlerimde sanatsal ya da yazınsal yaşama
asla değinilmiyor diyebilirim. Eğer, gündüz, geniş perspektifli bir araştırmaya
yoğun biçimde gömülmüş ve daha o zamandan en kısa sürede düzeltilmesi
gereken bazı hatalarla karşılaştıysam, o beni (yeniden) bir gara giderken,
ucu ucuna yakalayacağım bir trene doğru koştururken görüyor. Yaratım
süresinde başlangıçtaki hevesimi kıracak bazı engellerle karşılaşırsam,
o zaman da o, kendi tarzında beni izlemeyi sürdürerek, beni bir kompartımana
girerken görüyor, ya kompartımanın ya da koridorun kapısı açık oluyor
ve cereyan yapıyor. (Ben uyurken kalorifer kapansa belki yine aynı imge
çıkar ortaya.)
Bir çevirmenle sorunlarım mı var? O, beni bir kez daha “trende” görüyor,
bu kez zar zor yer bulmaya çalışıyorum kendime, ağır bavullarım için
de filede küçük bir yer bakınıyorum, “girmiyorlar”.
Bir keşif yaptığım ya da en azından ufak bir şey bulduğum ya da aklıma
bir şey geldiği için sevinip kendimden geçtiğim bir günün akşamında,
ben onun için gene trende oluyorum, kaydettiğim “ilerleme”yi şöyle görüyor:
Trende, ama bu kez rahatım yerinde, önümdeki ve yanımdaki yerler boş,
katar da son hız ilerliyor.
Trenle, tren aracılığıyla, trende anlıyor beni, elinden geldiği şekilde
izliyor! Ama onu o lanet olası bayağı ifade malzemesinden kurtarmak söz
konusu bile olmuyor.
Bırakalım bu eşlikçi sözünü söylesin, benim hataya düşüp anımsamadığım
imgelerini göstersin. Onları çok daha fazla sabırla incelemem gerekiyor.
Yirmi otuz yıl, hatta daha bile önce çevremde olup bitmiş olaylardan
oluşan bu eski malzemeye Sancho’m boşuna dayamıyor sırtını. O benimle
orada birlikteydi bir zamanlar. Orası kesin. Yaşam boyu. Kendisini ilgilendiren
şekilde. Ben değiştim, bunlardan uzaklaştım. Benim için, bir uçak –sık
sık biniyorum– bir trenden çok daha fazla anlam taşıyor ve birbirini
izleyen odalar –yani bir apartman dairesi– tek bir odaya göre çok daha
anlamlı, çok daha ilgi çekici, çok daha zorunlu oldu zamanla. Onun için
değil. O bir yenilik düşmanı ve geçmiş hayranı, hep yirmi ya da otuz
yıl geriden geliyor.
Ben unuttum. O unutmadı. Benim “gece geçmişçim” için güncelliklerini
hâlâ koruyan o trenlerin, o eski alçakgönüllü kompartımanların ne olduğunu
hiç merak etmeyen belleğimi zorlamam mı gerekiyor ille de? Doğrudur,
tren eskiden benim için önemli olsa gerek, beni çevreden, bulunduğum
berbat yer ve durumlardan kurtarmıştır. Öncelikle kaçamak yolunu, kaçışı,
kaçışın avunduruculuğunu, serüveni, ben olanın başlangıcında bilinmeyenin
izinde sıradan da olsa heyecanları barındırıyordu içinde. Herhalde bir
trende yer bulmak zor işti. Rahat, zahmetsiz, krallara layık bir yolculuk
(insan bir kez yerleşti mi, başka hiçbir şeyle ilgilenmek zorunda olmamalı,
başka bir yere gelmiştir artık ya da gelmek üzeredir...) şimdi düşünemeyeceğim
kadar iyi hissettiriyordur, krallar gibi hissettiriyordur.
Yolculuk edebilmek! Ne kadar da çok şey simgeliyor!
Çıkılan yoldaki, değişim yolundaki her şeyin yüreğe su serpen özelliği.
Gelecek. İlerleyip geliştiğinden daha çok yol alan yaşamımın imgesi,
vesaire vesaire.
Tren bir şekilde, önemsiz, her zaman güncelliklerini koruyan ve kuşkusuz
ölümüme dek sürecek durumlara uyarlanıyor basitçe. Özellikle ilerleyen,
hız kazanan tren, yakalamakta güçlük çekeceğim tren. Çünkü, defalarca
not ettim bunu, yitip gitmeye hevesli uçucu düşü anımsamak için not ettim,
aslında treni kaçırmıyorum. Peşinden koşuyorum. Acele ediyorum. Ya da
sadece adımlarımı sıklaştırıyorum, hâlâ uzakta görünen trenin beni almadan
kalkacağından korkuyorum. Bu tren, uyduruk biçimde, o sıradan ve tekdüze
tarzıyla, yaptığım bir yanlıştan kaynaklanan bir endişeyi yansıtıyor,
hatta çoğu kez “maddi” sorunlarda ve bazı başka şeylerde de, ötekilere
yetişemeyen ve işlerini gün içinde ancak geç saatte bitirebilen “yatağa
yapışıklar”, “uykucular” gibi geç kaldığımı söylemeye çalışıyor; sürekli
elli kadar mektuba yanıt vermekte, en az o kadar da insana, anımsamadığımdan
ya da iş işten geçtikten sonra anımsadığımdan telefon etmekte geç kalıyorum.
Bunların hepsi de her zaman doğru oluyor, gündelik açıdan doğru.
Gün içinde yazışmalarla, güncellemelerle, toplumsal zorunluluklarla ilgilensem
iyi olur. Bunlar bildiğim ya da pek önem verdiğim zorunluluklar değil.
Ama şurası da kesin, bir ses –gün içinde pek kulak verilmeyen, kendi
kendini gözetleyen, otoriter bir ses–, sıradan ödevlerin yerine getirilmesi
gerektiğini söyleyen bir ses, ısrarla düzeni sağlamaya çalışıyor. Geceleri
de konuşmasını sürdürüyor... imgelerle. Bu kez harekete geçmeye zorlamadan,
teşvik etmeden, sadece zararı gösteriyor belli belirsiz.
Fransızcadan çeviren: Orçun Türkay
Façons d’endormi, Façons d’éveillé
(Uykulu haller, uyanık haller) adlı kitaptan.
* Öte yandan, soğuk, memur anlayışlı, gün içinde hiç düş kurmayı bilmeyen
kişiler, geceleri belleklerinde kalan ve derin bir iz bırakan zengin
düşler görürler, bu da bir gerçektir.
|