Patlamaktan Korkan Şiirler

Hüseyin Peker


Soner Demirbaş 1998’den beri yazıyor ve yayınlıyor. Yaklaşık yedi yıldır şiir dünyasının içinden sıyrılmıyor. Çarpıcı olmayan bir şiiri deniyor. Ama sık yayınlayışıyla, şiirin peşini bırakmayışıyla, şiddetli şiir sanrısı görüp, dize inancı içinde yaşamasıyla varolan bir şair kimliğine getiriyor kendini. 2002’de ilk kitabı Dinginlirik’i yayınlarken bile şiirinde görülmeyen savı; şairlerde az görülen bir şiir tutkusunu görmüştüm onda.
Şiirleri bir kuşun yere bastığı zaman, toprağı ve yer tabakasını incitmek istemeyen bir kanat çırpmasından düşüyor sanki; bir kuşun ayak basışlarını yazıyor, o kadar narin, incitmeyen bir ses. Tüy gibi hafif, tedirgin ve içerlemiş bir söylem bu.
‘kumru valsi sabahlara uyandın’ (s. 11)
Şiirleri sanki bu dünyadan değil de, acı çekilmeyen öte dünyadan sesleniş gibiler, bir bulutun üstünden yazıyor. Yerlere tüy döküyor: ekserisi beyaz, hiç kir taşımayan tüyler bunlar. Dünyalı değil. Acısının, çilesinin rengi beyaz. Siyah rengi tersinden görüyor.
Eski, yeni ozanlara bir özen taşıyor çoğu dizesinde. Onlardan kısa alıntılarla dillendiriyor bu hayranlığı. Kimi kez “kuş ister süreya gibi” ya da hemen ardından “çöl göçebeden bilinir” (s. 12) diyerek Cemal Süreya’yı anıyor, kimi zaman “Büyük Saat”ine uğruyor Turgut Uyar’ın. (s. 18) Bazen Haydar Ergülen, bazen Veysel Çolak oluyor, duyduğu büyük şairlere özen sıralaması.
Şiirlerinde uğradığı duraklar pek bilinen, ayırdedilen mekânlar da değil. Dedim ya; bir bulut üstünden bakıyor dünyaya. Dünyadan ürker gibi. Kimi isteklerinden kaçar gibi konuşuyor. Batırdığı iğne sivri değil. Bir tüy sapı ile dokunuyor dünyanın ucuna. Mor adalarda, kelebek kanatlarıyla dolaşıyor. (s. 14) Kent solgunu bir duruş bu. (s. 60) Eriyen bir mum yatağının sesindeki hafifliği yansıtıyor. Hiç bağırgan değil. Kelimelerin cızırtısını duyamazsınız onda. İç cebindeki susamları mürekkep diye kullanıyor. Gülün içindeki gülden söz ediyor. (s. 37) Engebesi yok; düzlük. Dağların ucu sert değil. Yuvarlanıp gitmiş doruklar. Okyanuslar taşıp, ırmağa dönmüş onda. Naif, duyarsızlaşmış sert cisimler, öfkeyi ters çevirmiş bir ozan o! Bahçedeki suyun debisinde akıyor. Gürültüsüz. Patlamaktan korkuyor. Papatya saçlarında saklandığı sevgililerini arıyor.
“sizi susuyorum” (s. 73)
“Sorusunu arayan Yanıt” şiirine böyle başlıyor. Tıpkı Necatigil’deki uzamını yitiren kelimelerden yola çıkarak. Uzun zamandır susuyormuş gibi yapıyor. Üzmeyen bir şiiri deniyor. Hani ne demişti ilk kitabında. Hem dingin, hem lirik.
“Kıyı” adlı (s. 78) düzyazı şiirinin şöyle bitişi var Soner Demirbaş’ın:
“Serçeler çalılıkta toplanmış, inecekleri su birikintisinin haritasını çiziyorlardı. Gidilecek bir orman arıyordu tenha ağaçlar, ya da ıssız bir ada. Serim dizesinde buluşacakları bir şiir yazdılar sonra. O en uzak kıyıda.” (s. 78) İşte bu alıntıladığım dizeler, S. Demirbaş’ın şiirini iyi özetliyor. Onun da dilinin bir tarafı serçe. Yazmak, tutturmak istediği şiir de; tenha ağaçların, ıssız adanın, uzak kıyının içinden çıkagelmiş bir orman arayıp duruyor.
Soner Demirbaş’ın şiiri bana çekici bir ıssızlığı hatırlatıyor hep. Huzurlu bir vahadan yazıyor. Ama ne çöl var ortada, ne de sıcak. O ılıman çölünden, bilinmez görünmezliğinden sesler taşıyor içimize. Sesi de kendini göstermeyen, bir perdenin aralığından seslenen bir kavalın iniltisi gibi ipince seriliyor önümüze.

SEYİR DEFTERİ
Soner Demirbaş
YOM, 2004
80 sayfa